Tiryaki

Tiryaki

'Çünkü gürül gürül saçları vardı sevdalısının. Ve o hiç gücenmezdi. Yılmazdı, taş çeker, çamur karar, çalışırdı.'

Tiryaki
...
Ben üç yer tasarlamıştım üçü de sana bana uygun
Biri günebakanlarda biri otuz yaşta birini sorma
Birini sorma gün gelir ben söylerim
Daha usta olurum daha yiğit o zaman söylerim
Bu kırgın karanlığı bir ışıtalım ilkin
Yeniden şehirler kuralım şimdikilerine benzeyen
Baştan başlayalım susamlara ekmeklere 
                                                                    Denizaşırılarına sevmelere
Gelip dönelim
Belki bir yerde bir tohumda bir durumda belki
Belki o ses o yudum o yumuşak döşekler yeşil yeşiller
Ben taş çekerim yılmam çamur kararım yol döşerim
Bakarsın göneniriz gidip dönelim
Ben yılmam taş çekerim çamur kararım ben
Senin de gürül gürül saçların var nasıl olsa. 

Turgut Uyar

Gökmen ÖZCEYLAN

Nasıl geçecek bu kahrolası yaz geceleri hiç bilmiyordum. Öyle sıcak ve bunaltıcı bir havaydı ki; konteynerden bozma yatakhanede sabahı kovalıyorduk altı delikanlı. Üç tane çift kat ranza sığdırılmış daracık konteynerde altlı üstlü yatıyorduk. Ayak kokuları, ter kokuları, içerinin sıcaklığıyla birlikte deli gibi ağırlaştırmıştı havayı. Gün boyu konteyner, Marmaris’in güneşini sömürmüş içine bir cehennem yaratıyordu gece için. Çevre barlardan gelen kesilmeyen müzik sesleri de biz uyumayalım diye planlanmıştı sanki. Sabah güneş doğar doğmaz kalkacak ve geceleri eğlencenin doruğuna vurmuş, alkolün ve müziğin etkisiyle kendinden geçmiş insanların darmadağın ettikleri barı tekrar akşama hazırlayacaktık. Uyumamız lazımdı. Her gece aynı kaygıyla yatağa giriyor, uyuyamıyorduk. Gündüzün ve akşamın bütün yorgunluğuna rağmen uykuya dalamıyorduk. 

Marmaris, ülkenin ekonomik durumu iyi olan azınlığının yaz tatillerinde doldurduğu, sabahlara kadar eğlencenin hiç bitmediği bu güzel ilçe kimileri için yaz aşklarının, güzel bir dinlenmenin veya muhteşem bir tatilin ifadesi. Ancak bizim için cehennem bir ekmek teknesine dönmüştü. O muhteşem mavi denizi, dağlara doğru yemyeşil ormanları, tertemiz havasıyla insan böyle bir yerden nefret edebilir mi? 

Üç hafta olmuştu bu barda işe başlayalı. Üç çocuğun ortancasıydım. Üç kardeş de üniversite okuyordu. Emekli olmuş babamın okullarımızın tüm harcamalarına yetişmesine imkan yoktu. O yüzden her yaz üç kardeş de kendine göre işlere tutuluyor. Kışın okul masraflarına biraz katkı sunuyorduk. Ben de buraya gelmiş, bu barda barmenlik yapıyordum. Aynı barda çalışan diğer dört kişi ise üniversitenin güzel sanatlar bölümünün müzik alanında okuyorlardı. Onlar da her akşam çıkacak ünlü sanatçılardan önce bir program yapıyor, seyircileri hazırlayıp ortamı neşelendiriyorlardı. Bu konteyneri paylaştığım son kişi ise Bingöl’ün Genç ilçesinden gelmiş, garsonluk yapıyordu. Tiryaki ismiyle yeterince ilgi çekiyordu tüm konteynerde. Patronun tanıdığı olduğu söyleniyordu. Çok sessizdi. Çok sigara içerdi. Ağzına içki koymazdı. Ama çalışkan çocuktu. Bir saniye durmaz. Deli gibi çalışırdı. Onu böyle deli gibi çalışırken gördükçe bu çocuk bir şeyleri unutmak için böyle çalışıyor diye düşünürdüm. Diğer müzisyenler ise hep bir takım gibi dolaşıyor, birlikte yiyor, içiyor ve çalışıyorlardı. Zaten konuşmaya, birbirimizi tanımaya pek zamanımız olmuyordu. İş o kadar yoğundu ki biraz gevezelik edip kendimizi anlatacak veya birbirimizi anlayacak zamanı bırakmıyordu bize. Sadece hepimizin tek ortak fikri vardı biliyorum o da; şu kahrolası sıcak hava, hepimizi perişan ediyordu. 

Barda her akşam ünlü bir müzik grubu veya sanatçı canlı performans sergiliyordu. Öyle güçlü sanatçılarla anlaşma yapmıştı ki bar sahibi, o yaz Marmaris’te en fazla konuşulan bardı. Cem Karaca, Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü, Hüseyin Turan, Yavuz Bingöl, adını şu anda hatırlayamadığım ünlüler planlanmıştı. İki geceliğine çıkan da vardı. On beş akşam çıkan da. Ve her gece tıklım tıklım doluydu. O yaşıma kadar hiçbir işten bu kadar keyif alıp, aynı zamanda da yorulduğumu hatırlamıyorum. Bu sanatçıları o zamanki ekonomik durumumla dinlemek istesem imkansız dinleyemezdim. Ama bu iş sayesinde hem onları dinleyebiliyor, hem de biraz para kazanıyordum. Benim için sadece şu yattığımız konteyner kabusu ve yorgunluk sorun oluyordu. Tahminim müzik öğrencileri arkadaşlar da benim gibi düşünüyorlardı. Düşünsenize Cem Karaca’yla kaçımız aynı sahneyi öğrenciyken paylaşabilir ki?

Tiryaki başkaydı. Onun susuşunda, gözlerinin derininde bir şeyler vardı. Deliler gibi çalışıp, hiç durmayan, deliler gibi sigara içip, hiç konuşmayan, uzaklara daldığında ise hiç geri dönemeyen bir türkü vardı. Görüyordum, hissediyordum, onun bana açılmasını bekliyordum. Çünkü bu kadar derine dalan bir insanın derinliğine girmeye kalkışmak saygısızlık olurdu. O isterse sizi alırdı oraya. Bunu bilecek kadar hayatı öğrenmiştim. Zaman aynı yoğunlukta ve hiç durmadan akıyordu. İlk kez o ay paramızı ödememişti patron. Çok zor durumdayım falan, hep aynı hikaye, ödemeleri yapamıyorum beni idare edin halledeceğim diyordu. Biz öğrenciler tolere edebiliyorduk. Biraz söylenip susuyorduk. Okul başlamadan önce paralarımızı alsak sorun olmayacaktı. Ancak Tiryaki her gün patronla gidip kavga ediyordu. O kadar sert tartışıyorlardı ki odadan çıkan bağırtı sesleri barın bütün duvarlarında yankılanıyordu. İçten içe de hepimizin Tiryaki’ye saygısı artıyordu. O bizim patrona söyleyemediklerimizi söylüyordu. Belki kendisi için söylüyordu ama bu bizim de hoşumuza gidiyordu. Fakat o tartışmaların ayrıntısını duyamıyorduk. Paraya ihtiyacının bizden fazla olduğunu anlıyorduk ama nedenine gelince patronla bile tartışırken sesi kısılıyor, biz duyamıyorduk. Benim içimdeki merak da gün geçtikçe artıyordu. Benim merakım arttıkça Tiryaki’nin de sessizlikle imtihanı artıyordu. Gözleri artık daha uzun dalıyor. Sigarasını içmiyor, yiyordu. Barda en fazla benle haşır neşirdi. İş icabı devamlı geliyor benden ‘Abi iki bira, bir çerez masa on ikiye’ diyordu. Son günlerde kafası o kadar dalgındı ki bana bir sabah ‘Abi şu masa hesaplarını benim yerine birkaç gün kontrol eder misin? Ben bu kafayla batırabilirim barı’ demişti. Oradan bana artık güvendiğini anlıyordum. Hesaplarını direkt bana bırakmasıyla bile aslında hiç konuşmadan sadece tavırlarımıza bakarak bayağı bir yol aldığımızı görebiliyordum. Alışkanlığa mı döndü sonra bilmiyorum ancak masalarının hesaplarını artık hep ben tutuyordum. Gece iş bitince beraber bir sigara yakıp ona adisyonlarını veriyordum. Masalara neler götürdüğünü oradan alıyor patrona öyle gidiyordu. Ben de bunu başka hiçbir garsona yapmadım o barda çalıştığım sürece. 

Bir gece hesapları topluyordu. Ben de barı toparlıyordum. Geldi yanıma ‘Abi şu hesaplardan sonra yatmadan bir mantı yemeye gidelim mi? Bir de çay içeriz istersen’ diye sordu. Biz barı toparladıktan sonra çıktık. Mantımızı yedik yemek boyunca hiç konuşmadı. Çok kararsızdı. Sanki içinde tonlarca yük vardı. Bir açılsa, bir ucunu bıraksa karşıdakinin üzerine yıkılacakmış da ondan susuyormuş gibi. Bu suskunluğunu şimdi ancak böyle hatırlayabiliyorum. 

‘Gideceğim abi az kaldı. Gemiye binip gideceğim Fransa’ya, Paris’e. Orada abim var, bir süpermarketi var oraya gidip orada insanca çalışıp yaşayacağım. Siyasi ilticaya başvuracağım. Kabul edilirse hanımı ve çocukları da yanıma alacağım.’ Sonra sustu. Yeni bir sigara yaktı. İkimizin de gözleri denizin ay ışığıyla aydınlanan uzaklarına dalmıştı. Büyülü bir andı benim için. Yeni bir dostunuzun olduğunu ilk hissettiğiniz o sıcak ilk an vardır ya. Herhangi birisinin kilitli bir kapısını, gizlenmiş bir yarasını ilk kez size hatta sadece size açtığı o an vardır ya. İşte öyle bir büyüydü. Ve bu büyüyü yine Tiryaki’nin o şiveli sesi bozdu. ‘Abi! Benim çok güzel bir eşim, iki de çocuğum var memlekette. Onları bırakıp gurbette çalışmak çok ağırıma gidiyor. Çok güzeldir benim eşim’ dedi. ‘Abi buralara o kadar süslü püslü kızlar, kadınlar geliyor. Şöyle bir bakıyorum. İnan abi hepsi makyaj, elbise güzeli. Benim eşimi bir görsen dünya güzeli. Uzun saçları, o gözleri...’ Derin bir nefes daha çekti ciğerlerine. Sustu. Derin bir susuştu. ‘Abi ben işten falan gocunmam ne iş olsa yaparım. Ama bizim oralarda iş yok. Paris’e abimin yanına gidecek parayı bulamam oradaki işlerle. Hem onlara para gönderip hem de bu yolculuk için parayı bulamam. O yüzden uzağım onlardan. Bizim patron bu para vermeme işini daha fazla uzatırsa bir gün delireceğimden korkuyorum abi. Bilmiyorum ne yapmam lazım? Seni tanıdım sakin bir adamsın. Yıllardır da bu işleri yapıyor gibisin bana akıl ver ne yapayım? Ben o gemiye gidecek parayı bulmam lazım.’

Ben resmen şaşırmış, afallamıştım. Ben ki daha hayata tam atılıp eline mesleğini almamış genç bir adamdım. Hayat tecrübemi düşününce bana sorulan sorunun içinde evli bir adamın eşini çocuklarını büyük bir riskle bırakıp gitmesi, kaçak mültecilerle yollara düşmesi, bir geminin gizli bölmelerinde saklanarak yolculuk etmesi, bir kurtuluş yolu olarak görülüyor. Buna sahip olmak için de önünde ödenmeyen parasını nasıl alacağının akli danışmanlığı isteniyordu. Bir Turgut Uyar şiirinde bu kadar belki bir umuttur ancak, bana gelen bu sorunun içindeki bu kadar belkiler olsa olsa korkuyu barındırıyordu. Ne desem nasıl bir yol göstersem Tiryaki’ye bilmiyordum. Denizin maviliğinden içeri girip kaybolmak ve böyle bir soruyla hiç karşılaşmamak istiyordum. Gidip dönenlerin bire indirgenen üçlüğünde ben üçüncü tekil şahıs çaresizliğimle öznenin sorununa çaresiz kalan yüklem gibiydim. O geceden aklımda kalan duygular sadece buydu. Belki o gece aklıma bu şiirin Marmaris akşamında gelmesinin tek açıklamasıydı.

Tiryakiye öğüt falan verememiştim tabii ki de. O akşam uzun uzun sevdalısından, çocuklarından sohbet edip, patronun paramızı ödemezse nasıl yollar izleyeceğimize kadar birçok konuda konuştuk durduk. Tiryaki’nin o çaresizlik barındıran ortamdaki taşıdığı öz güven, umut bana o kadar çok şey öğretmişti ki o geceye dair. Sonraları geçen zamanda biz müzisyen arkadaşlarla beraber patrondan güzel bir kazık yemiştik. Paralarımız çarçur edilip anca hak ettiğimizin yarısını koparmıştık. Tiryaki almayı başarmıştı parasını. Sonra yola da çıkmıştı Bingöl’e. Duydum Paris’e de mülteci olarak sığınmış ve gitmeyi de başarmıştı. Bir gece evde otururken ağabeyine beni anlatmış. Ağabeyi de verdiğim destekten dolayı teşekkür etmek için aramıştı. Tiryaki Paris’te ağabeyinin yanındaydı. Çocuklarını ve sevdalısını daha alamamıştı yanına. Sonra da bir daha görüşmedik. Ama ben eminim o genç, gözleri cengaver delikanlı mutlaka bir yolunu bulup almıştır onları da yanına. Çünkü gürül gürül saçları vardı sevdalısının. Ve o hiç gücenmezdi. Yılmazdı, taş çeker, çamur karar, çalışırdı. Bir yolunu bulurdu gidip dönmelerin. 

www.evrensel.net
ETİKETLER Turgut Uyar