Sabuncu: Bizim birlikte yaşama manifestosuna ihtiyacımız var

Sabuncu: Bizim birlikte yaşama manifestosuna ihtiyacımız var

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu, Fatih Polat'a konuştu: Bizim bir birlikte yaşama manifestosuna ihtiyacımız var...

Fatih POLAT

Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının yargılama konusu yapıldığı dava kapsamında, henüz 2 aylık yayın yönetmeniyken gözaltına alınıp arkadaşlarıyla birlikte tutuklanan ve 495 gün tutuklu kalan Murat Sabuncu, tahliyesinin hemen ardından iş başı yaptı. Bir yandan geçmiş olsun dileğinde bulunmak için gelenleri ağırlarken, bir yandan da gazetesindeki görevini yapmaya çalışıyor. Güne sabah 6’da başlayan ve hayatı habercilik olan Murat Sabuncu ile Cumhuriyet’teki odasında gazeteciliğini konuştuk.  

‘GAZETECİLİĞE KUPON SAYMA SERVİSİNDE BAŞLADIM’

Gazeteciliğe ilgin nasıl başladı? Oradan başlayarak gazeteciliğe nasıl adım attığına doğru yürüsek...

Gazetecilik bende 17-18 yaşlarında bir aşk yaratmıştı. Hürriyet gazetesinde rahmetli babamın tanıdığı bir müessese müdürü vardı. Ona başvurdu babam. O da dedi ki, gazeteciliğe en alttan başlanır. O zaman Hürriyet Cağaloğlu’daydı ve orada bir kupon sayma servisi vardı. Gelen kuponlar sayılır, hani araba, ev için, onlar damgalanırdı. Ben onlara damga vurulan yerde başladım. Ara sıra yazı yazanların yanına uğrar, nasıl yazılıyor diye bakardım. O sırada getir götür işlerini de yapardım. Gazetecilik aşkı ise okuma aşkı ile başladı. Bizim eve her mali koşulda gazete girerdi. Milliyet girerdi. En büyük zevkimiz okumaktı. O zaman pazardan alınan portakalın, patlıcanın konduğu kese kağıtları gazete kağıtlarından yapılırdı. Ben o kese kağıtlarını bile açar okurdum. Gırgır dergisini okurdum. Kitap pahalıydı o zaman bizim ekonomik değerlerimize göre. Bir sahaf bulmuştum, sahaf Ahmet, o bana kitap kiralardı. Ondan çok kitap alıp okudum. Bir okuma hastalığı, arkasından okuduğumuz gazetelerden gördüğümüz kişilere duyduğumuz hayranlıklar ve daha sonra da gazetecilik mücadelesinin aslında ülkelerin kaderini değiştirebileceğine duyduğum inançla gazetecilik yapayım diye düşündüm.

 Murat Sabuncu

O zamanlarda seni etkileyen gazeteciler kimlerdi?

İlhan Selçuk, Mehmed Kemal, Oktay Akbal, Altan Öymen, Çetin Altan. Özellikle annem çok hayranıydı Çetin Altan’ın. Yıllar sonra anneme “Hayran olduğun Çetin Altan’ın oğullarıyla senin oğlun aynı cezaevinde, yan yana koğuşlarda yatıyor” dedim. Ben Oğuz Aral’ın hayranıydım. O politik Gırgır kapakları da hayatımızı etkiledi. Karikatürler tabii. Turhan Selçuk’un Abdülcanbazları... Sonra üniversite sınavlarına girdim. Ve Indiana Jones’un da etkisiyle arkeoloji bölümünü kazandım. Şöyle düşünüyordum: Arkeoloji, bu mesleği yaparken hayatı, sanatı, geçmişi öğrenmek için çok önemli bir bilgi kaynağı. Onların izinin de içinde olduğu bir bilgi seti. Ben medya üzerine yüksek lisans yaptım. Ben şöyle düşünüyorum, medyanın lisans bölümleri kapatılmalı. Tezim de bunun üzerineydi. Çünkü medya bölümleri her şeyin azını veren bölümler. Yani az siyaset, az hukuk. Bence medya bölümlerinde sadece yüksek lisans programları olmalı. Hukuktan mezun bir evladımız, yüksek lisansını medya üzerine yaparsa burada adliye haberlerini o yapmalı diye hayal ettim her zaman. Arkeoloji ve sanat tarihi mezunlarının gideceği yer, kültür ve sanat sayfaları olmalı. 

 

Bir taraftan da amatör gazetelere, dergilere 19-20 yaşımda haberler yapmaya başladım. Üniversite bittikten sonra ekonomi gazeteciliğine merak sardım. O zaman Boğaziçi Üniversitesinin bir ihtisas programı vardı, 1 yıllık. Bir sertifika programıydı bu, ekonomi üzerine. Ona gidip geldim ki ekonomi gazeteciliği yapmak için elimde bir bilgi kaynağım olsun. Onu bitirdim. Sonra askere gittim, döndüm, ekonomi gazeteciliğine başladım. Şaziye Karlıklı ile başladım, sonra Ayşe Önal hayatıma girdi. Sonra da Milliyet’e girdim. Ufuk Güldemir çağırdı beni. Orada muhabirlik dönemi... 

Kaç yılında Milliyet’e başladın?

1994 yılında. 25 yaşında. Ufuk Ağabey beni o yaşta yazı işleri masasına da oturttu. O zaman Hikmet Bilalar, Doğan Heperler, çok geniş bir masa vardı. Orada çalıştım. Sonra da Derya Sazak geldi, ben yine ekonomi servisindeydim. Sazak gitti, Umur Talu ile Yalçın Doğan geldi. O ekip beni 29 yaşımda Milliyet’in ekonomi müdürü yaptı. Ekonomi sayfasında da daha çok hak haberleri yapmaya çalıştım. Sonra 35 yaşında Tempo dergisinin genel yayın yönetmenliğine geldim. 

‘CUMHURİYET’E DAVET EDİLMEM HAYATIMIN EN ÖNEMLİ HAYALLERİNDEN BİRİNİN GERÇEKLEŞMESİYDİ’

Bir de, bir dergide yöneticiyken senden bir grup gazetecinin işine son vermen istenir, sen gidip sadece kendi ismini verirsin... Bunu da anlatır mısın?

(Mahçup bir ifadeyle) Tabii bunlar insanı utandıran şeyler ama... 2008 krizi dönemiydi. O zaman bir dergide yayın yönetmenliği yapıyordum. Bir grup isim istediler benden. Onlar çıkarsa iş bulamayacaklarından endişe ediyordum, çünkü kriz dönemiydi. Onların kalmasının daha iyi olacağını düşündüğüm için ben ayrılmıştım. Ama tabi her yöneticinin yaptığı, hepimizin yaptığı şeyler bunlar yanında çalışan arkadaşlarla ilgili.

Her yönetici yapmıyor gerçi..

(Mahçup bir tebessümle devam ediyor) 35 yaşında Tempo’nun yayın yönetmenliği ve dergi kapaklarında genelde kadın fotoğraflarının olduğu dönemlerde Tempo’da haber kapakları yapmaya başladık biz. O dönemki siyasi olayların üzerinden kapaklar yaptık. O kapaklar iyi sattı. Sonra Fortune dergisinin kurucu yayın yönetmenliğini yaptım. Sonra tekrar Milliyet’e döndüm. Sonra Sky Türk’te Doğan Akın ve Uğur Gürses ile programlar yaptım. Sonra bir işsizlik süreci. Ardından 4-5 ay Artı 1 Tv’de çalıştım. Sonra yine işsizlik dönemi. Her işsizlik döneminde T24’te yazılarım çıkıyordu. Sonra Cumhuriyet’e davet edilmem hayatımın en önemli hayallerimden birinin gerçekleşmesiydi. Önce yayın koordinatörlüğü, sonra haber koordinatörlüğü dönemi, sonra 46 yaşında, Eylül 2016’da Cumhuriyet’in genel yayın yönetmenliği. Hayatımın en mutlu günüydü. 40 gün sonra doğum günüm. 25 Ekim’de 47’ye girdim. 6 gün sonra tutuklandım. 2 ay masamda oturabildim. Çok hayalim vardı ama 16.5 ay cezaevi. Öyle arkadaşlarım var ki burada, benim adım 16.5 ay hep yayın yönetmeni diye durdu, çok iyi bir gazete yaptılar, sadece ben nadiren birkaç şey söylemişimdir. Hiç adlarını söylemediler, hep geri durdular. Bülent Özdoğan bunların başında geliyor. Aydın Engin’in ağabeyliği... Orhan Erinç zaten hep vakıf başkanı olarak buradaydı. Ve bütün çalışma arkadaşlarım. Onların dayanışması da bizi başka bir yere getirdi. 

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu, gazetenin Yazı İşleri Müdürü Bülent Özdoğan ile...

Geriye baktığında en çok mutluluk duyduğun işlerin neler oldu?

 Haber bazında değil belki ama, siz de onu çok yapıyorsunuz, ister darbeciler olsun, ister bugünkü iktidar olsun, onların göstermek istemediği her ne ise, demokrasi konusunda, insan hakları konusunda, ekonomi konusunda, onu göstermek. Türkiye’de tabii özellikle Kürt sorunu çok yakıcı bir sorun. O konuda, senin de koordinasyonunda olduğun Haber Nöbeti’nde o bölgeye gitmek, orası ile sık sık bir iletişim içinde bulunmak... Türkiye’ye demokrasi gelecek ise Kürt sorunu çözüldüğü zaman gelir, başka nasıl gelecek? Ne kadar insan silahın dışında, barışı savunursa ki onu da bir sürü insan söyledi, bedel ödüyorlar şimdi mahkeme kapılarında akademisyenler. Bir de engelli hakları benim için çok önemli. 

‘BİR MESLEKTAŞIM TUTUKLUYSA BEN ONUN PEŞİNDEN GİDERİM’

Mesleki dayanışma konusuna da girmişken, hassas bir tartışmaya dair görüşünü sormak istiyorum. Gazetecilik ile aktivizm arasındaki ilişki ve dengeye dair. Burada nasıl bir ilişki doğru bir ilişkidir sence?

Ben şöyle düşünüyorum. Biz haberlerimizle ve yaptığımız gazetelerle konuşan insanlarız. Ama benim bir meslektaşım haber yaptığı için tutuklu ise, davası varsa ben onun peşinden giderim. O benim mesleki borcum. Ama dediğim gibi bu gazetecilikle ilgili bir şey olur. Genel çerçevede eğer Türkiye’de milletvekilleri tutukluysa, hak savunucuları tutukluysa, avukatlar tutukluysa bu konuda fikirlerimi bir gazeteci olarak söylerim ama benim için ana eksen gazetecilik davaları olur. 

‘24 SAAT YAŞIYORUM HABERİ’

Senin bir özelliğin de güne çok erken başlaman. Bir gazeteci olarak güne başlamandan itibaren programını anlatır mısın?

Ben sabah 6 gibi evden çıkıyorum. 6’yı 10 geçe Zincirlikuyu’daki cici bir gazete kulübesi var, oradan gazetelerimi alıyorum. Bebek’te yıllardır gittiğim kahve var, oraya gidiyorum. Bütün o gazeteleri yayıyorum. Yanıma Ipad’imi de alıyorum. Notlar çıkarıyorum. 7.30-8.00’e kadar bütün gazete okumalarım bitmiş oluyor. Sonra internet taramalarımı yapmaya başlıyorum. 8.30 gibi gazeteye geliyorum. Gazeteye geldikten sonra da günün planı üzerine çalışmaya başlıyorum. Mutlaka günde bir saat kapanıp kitap okuyorum. Bazen bu bir roman oluyor, bazen de siyasete dair bir kitap oluyor. Bir de muhabirlik çok önemli. Ben muhabirim hâlâ aynı zamanda. Biliyorsun yöneticiliğin zorunlu kıldığı başka şeyler de oluyor. Gelen oluyor, giden oluyor, perspektif, reklam toplantısı... Onlara da bakıyorum. Cezaevinde de okuyarak geçti zamanım. Bütün toplantılara girmeye ve arkadaşlarımla konuşmaya çalışıyorum. Zaten birinci sayfayı hep beraber çiziyoruz biliyorsun. Akşam saat 20.30-21.00 gibi gazeteden çıkıyorum, evde mesai devam ediyor. Çok sıkıcı bir adam değilim ama haber benim hayatım. 24 saat yaşıyorum haberi. Eşimin de gazeteci olması tabii benim için bir şans. O da beni çok anladı gazeteci olarak. Bu çerçevede haberle geçen bir hayatım var. Ama dostlarım var. Annem, kardeşim, oğlum... Şunu yapıyorum son dönemde, hapisten çıktıktan sonra özellikle, cep telefonumu belli saatlerde görmeyeceğim bir yere koyuyorum. Çünkü muhtemelen sende de oluyordur, Twitter’da ne var, önemli bir haber geldi mi, dünya ne oluyor bakmadan edemiyorsun. Ama artık hayatımdaki insanların gözüne bakmak istiyorum biraz da. Şu olmuş hayatımızda, çıkınca daha çok anladım, çok az gülüyor insanlar Fatih. Yani yaşama sevincimizi kaybetmişiz biz. Çünkü hep ölümü kutsayan, tutuklamalar, operasyonlar, gözaltıları konuşan bir iktidar var. Ama bir yaşam var! Yaşamı kutsamak... Yaşam üzerinden bir gelecek kurgulamak. Barışı, demokrasiyi, insan haklarını yücelten, umut veren demokratların, yöneticilerin olduğu bir ülkeye özlem duyuyorsun. Hep söylüyorum, bir birlikte yaşama manifestosuna ihtiyacımız var. İçerideyken hep şunu söyledim ben gelenlere, benim için bir lahmacun yer misiniz? Ben yemek seçmem. Ama içeri girdim, bir lahmacun isteği. Avukatlar sağ olsunlar, ‘senin için lahmacun yedik, limon sıktık’ filan diyorlar, çok mutlu oluyorum. Sonra 10’uncu ayda mektup yasağı kalktı. Halam bir mektup yazdı bana. Dedi ki, oğlum sen dışarı çıktığın zaman, çocukluğunda olduğu gibi içi evde yapılmış lahmacun yapacağız, fırına yollayacağız. Ve konu komşu, kim varsa tanıdık, tanımadık, her görüşten insanları çağıracağız. Çünkü bizim evimiz öyleydi. Herkes olurdu o sofrada. Ben o beraber oturduğumuz sofraları özledim. Şimdi o kadar ötekileştirdiler ki insanları. Sen yerlisin, sen millisin, sen solcusun, sen osun, sen busun... Türkiye’nin iç politikası düzelir, dış politikası, ekonomisi düzelir... Ama bu ayrışma! Değer mi ya, hep bunu sordum kendime. Değer mi Fatih, o koltuklarda oturabilmek için, biraz daha oy alabilmek için insanları bu kadar ötekileştirmeye değer mi? Bu kadar mı yani? İnsanların özgürlüklerini çalıyorlar. Bizim çaldılar. Hep bunlar üzerine düşündüm. Bir manifesto, hep beraber yazacağımız bir manifesto. İnsan hakları, demokrasi, özgürlükler... Farklı olabiliriz ama bunu yapamazsak Türkiye’den endişelerim var. Ben aslında iyimser bir insanım ama bu endişeleri de yaşıyorum. 

‘BİZİM İÇİN SES VEREN HER İNSAN BENİM AİLEMİN BİR PARÇASI ARTIK’

495 gün kaldın cezaevinde. Geriye baktığında sende kalanlar neler oldu? 

Kendim için değil, herkes için bir şey istedik. Gelen milletvekillerine ve gazeteci arkadaşlara söyledim. Fikir özgürlüğü sadece bizim sorunumuz değildi. Bunun biraz karşılığı da oldu. Bir sürü demokrat insan, kendisi gibi düşünmeyenleri de anmaya başladı. Benim mahallemdeysen arkadaşsın, benim gibi düşünüyorsun sen burada ol, benim gibi düşünmüyorsun sen burada olma, senin için mücadele veririm, senin için vermem… Bundan kurtulmak gerektiğini çok düşündüm. Bir de bir kitapta bir cümle gördüm, ‘Hayatının efendisi olabildin mi?’ diyordu. Yazar, kendi kendine bunu soruyor. Ben bunu şöyle sorguladım, Türkiye’de ve dünyada bizim mesleğimizi yapanlar, ya da bu mesleğin dışında olanlar hayatlarının efendisi olabildiler mi? Ben x kişinin özgürlüğünü çalma karşılığında yüksek mahkemede başka bir yere geliyorum. Veya bakanlık koltuğuna oturuyorum. Veya milletvekili oluyorum. Veya gücün, iktidarın sahibine yakın olduğum zaman, onun uçağına bindiğim zaman... Hayatının efendisi olmak bu değil. Bu bir sürüklenme hali. 

Bize atılan iftira, Cumhuriyet gazetesi çalışanları olarak bize atılan iftira, çok ağır bir iftiradır. Bütün örgütlere yönelik de itham edildik biz. Bizim için her ses veren insan benim ailemin bir parçası artık. Ve bu büyük aile 16.5 ayın acısını bana hemen unutturdu. Gece yarısı yarımda çıktık cezaevinden, sağ olsun dostlarımız geldiler, sarıldılar... Evladım, eşim, arkadaşlarım... Bir kafamı kaldırdım, tam karşımda Cumartesi Annleri’nden Hasan Ocak’ın annesi ve kardeşi Maside Ocak (Gözleri doluyor). Çok tuhaf hissettim kendimi. 

Bu arada belirtmek istiyorum ki Akın Atalay’ın verdiği mücadele de asla unutulmayacak.

‘DÜNYAYI DEĞİŞTİRME GÜCÜ OLAN İNSANLARDAN BİRİYDİ’

Son soru. Bu sabah, hayatı insanlık açısından büyük bir başarı hikayesi olan Stephen Hawking’in öldüğünü öğrendik. Neler hissettin duyunca? 

Hayatını, filmini de bildiğim için, kitaplarını da okuduğum için, şöyle düşündüm, hatta Bülent Özdoğan ile de sabah onu konuştuk, geniş çalışalım diye. Hep bilimin ve gerçeğin peşinden gidip doğruları anlatmış ve engeline rağmen tüm dünyayı, hepimizi dünyayla ilgili bilgilendirmiş bir insandı. Ben Stephen Hawking ile ilgili şunu düşünürüm, bugün daha da fazla düşündüm. İçinde bulunduğun şartlar her şey olabilir. Engelli olabilirsin, tutuklu olabilirsin ama dünyayı değiştirme gücün var. Stephen Hawking de, dünyayı değiştirme gücü olan insanlardan biriydi. Hep aydınlatacak olan bir insan.

Son Düzenlenme Tarihi: 16 Mart 2018 09:44
www.evrensel.net