Haseki notları: ‘iyileşmek’ kayda  değer bir başarı oldu

Haseki notları: ‘iyileşmek’ kayda değer bir başarı oldu

İhraç edilen sağlık emekçisi Hüseyin Ercan, kendi yaşadığı hastane süreci üzerinden sağlık alanında yaşanan sorunları yazdı.

Hüseyin ERCAN
İhraç edilen sağlık emekçisi
İstanbul

Ülkemizdeki sağlık sistemi hakkında çok şey söylendi, hükümetler değiştikçe sağlık hizmeti alanında dönüşüm-değişim rüzgarları esti durdu ama bu alanın iki önemli aktörü olan sağlık emekçileri ve hastalar için çok da olumlu yönde bir gelişme olmadı. Asıl belirleyici, alt ve üst toplumsal sınıflar arasında sağlık hizmetine ulaşımda para faktörü oldu çoğu zaman. Sağlık hak olmaktan çıktı, cebimizdeki para kadar satın alınabilen bir metaya dönüştü. Bugüne kadar sağlık hizmeti üreten pozisyonundan, sağlık hizmetine ulaşmaya ve ondan yararlanmaya çalışan birey konumuna geçişim farklı bir deneyim oldu gerçekten. Hele hele İstanbul gibi bir kentte sağlığa ulaşmak başlı başına bir sorun iken, “iyileşmek” kayda değer bir başarı olabiliyor. Paylaşacağım hikayenin benzerleri eminim yaşadığımız ülkede her gün milyonlarca kez tekrarlanıyordur. 

Şöyle ki; bir yakınınız ani bir sağlık problemi yaşıyor, siz de en yakın hastanenin acil birimine başvuruyorsunuz, ilk müdahale yapılıyor, ardından hastanızın serviste yatarak tedavisinin uygun olacağı bildiriliyor ve beklemeye başlıyorsunuz. Beklediğiniz ise boş yatak elbette.

Beylikdüzü  Devlet Hastanesi acil servisinde 12 saat bekleyişimiz ancak kendi çabalarımız sonucunda son bulmuştu. Nöroloji servisinde boş yatağı olan bir hastane ayarlanmış ve beyin damarını bir pıhtının tıkaması sonucu geçici felç geçiren hastamız ile birlikte 112 acil servis emekçilerinin çabalarıyla, sivil araç şoförlerinin her türlü engellemesine rağmen, yaklaşık 20 dakikalık bir sürede İstanbul Haseki Eğitim Araştırma Hastanesine ulaştık ve hayatımızın en süratli kara yolu yolculuğunu da yaşamış olduk.

5 YATAK 5 DE SANDALYE

Haseki nöroloji kliniğine girmemizle birlikte zaman makinesine girmiş gibi olduk bir anda. 1960’lı yıllardaydık sanki. Anladığım kadarıyla, hastane inşa edildikten sonra pek de bir şey yapmaya gerek duyulmamış bunca yıl geçmesine rağmen. Kırk metrekarelik odaya beş yatak sığdırılmış, beş de sandalye refakatçi için. Odada aynı anda on kişi var. Yarısı iyileşmek, yarısı da iyileşme sürecine yardım etmek için bir aradalar. Üstüne bir de ziyaretçiler gelince oda, bir hastane odası özelliğini tamamen yitiriyor haliyle. 

Uzman ve asistan hekimlerin özenli ve detaylı muayenesinden sonra hastamızın tedavi süreci başlıyor sonunda. Aradan geçen birkaç günün ardından ben ve benim gibi diğer hasta yakınları, hastalarımızın sağlık durumları hakkında bilgi toplama uğraşına giriyoruz. Çünkü hekim arkadaşlarımız bizimle göz göze bile gelmemeye, sorularımıza kısa ve yüzeysel cevaplar vermeye gayret gösteriyorlar. Ve hastamız hakkında bilgi toplamak çaba gerektiren bir iş oluyor. Yaşamak lazım derler ya; işin iç yüzünü bilmemizin getirdiği farkındalık aslında sorunun kaynağını görmemizi kolaylaştırıyor. 32 saat süren çalışma süresine, hastane stresini de eklerseniz asistan arkadaşların yüzlerinin gülmeyişini, sürekli yorgun ve durgun oluşlarını da anlıyorsunuz. Belki de en zorlu öğretim alanlarından biri olan tıbbın uzmanlaşma sürecinin daha bir zor olduğunu, uzun çalışma sürelerinin hekim-hasta-hasta yakını arasındaki iletişimi olumsuz etkilediğini maalesef deneyimlemiş olduk.

TUVALETLER TAM BİR FACİA

Hemşire arkadaşlarımızın da durumu pek farklı değil. Çalışanların mutlu olmadıklarını yüzlerinden anlayabiliyoruz pekala. Bunun bir nedeni de işlerine hasta yakınları tarafından fazlasıyla karışılıyor olması. Yapılan tedavi sırasında gereksiz sorularımızla hemşire arkadaşlarımızı daha bir boğuyor olduğumuzun farkında değiliz sanırım.

Serviste taşeron olarak çalışan hasta bakıcı ve temizlik işçileri ise kendilerine verilen sayılı ve sınırlı malzeme ile hasta ve hasta yakınlarına yardımcı olmaya çalışıyorlar. Örneğin eğer hastanızın çarşafı ya da yastığı kirlendi ise yarını beklemeniz gerekiyor, çünkü depoda yok cevabı alıyorsunuz. Servisteki ortak kullanım alanları olan tuvaletler ise tam bir facia. Sağlık hizmeti üreten kurumlar olan hastanelerin tuvaletlerinin hastalık yayan yerler olmaları yaman bir çelişki.

Taşeron işçiler arasındaki diyaloglara da tanık oluyorsunuz haliyle. Bu konuşmaların en önemli maddesi maaşların hâlâ ödenmemiş olması ve kadro belirsizliği. Kadro konusunda çok da fazla umutlu olmadıkları, tedirgin oldukları anlaşılıyor. Beni çok üzen, hatta kahreden bir konuşma geçiyor bir taşeron işçi ile aramızda. İşçi arkadaşa güvenlik soruşturmasının amiyane tabirle yedi sülalesine kadar varacağını söylüyorum. O da buna karşılık tek bir şeyden endişelendiğini ifade ediyor; Alevi olması. Bu ifade bile toplumdaki ötekileştirmenin ne derece içselleştirildiğini tekrar gözler önüne seriyor maalesef.

NEFES BİLE ALMADAN ÇALIŞTIĞI HALDE

Önemli bir konu da yine biz hasta ve hasta yakınlarının sağlık hizmeti verilişi sırasında, tamamen sistemin bozukluğundan kaynaklı aksaklıkları sağlık emekçileri ile çözmeye çalışmamız. Röntgen sonucu veren bir görevliyi, neredeyse nefes bile almadan çalıştığı halde oluşan gecikmelerden sorumlu tutmak, hatta şikayet etmek, hizmeti üreten ile hizmeti alan arasında kopukluğa ve tatsız kavgalara neden oluyor. Haliyle sağlık emekçileri eve vardıklarında, bir de ev işlerinin getirdiği yorgunlukla hayata karşı yabancı, yaptıkları işe karşı da isteksiz oluyorlar doğal olarak.

Sonuçta hastamız, sağlık sisteminin her türlü aksaklığı üretmesine rağmen sağlık emekçilerinin gayretleriye sağlığına kavuşuyor ve hastaneden taburcu oluyor. Ama ülkemizde paran kadar sağlık hizmeti, sağlık emekçilerini hasta eden yönetim anlayışı ile hasta ve hasta yakınlarının devlet hastanelerinde insan üstü bir gayretle iyileşme mücadeleleri devam ediyor.

Son Düzenlenme Tarihi: 09 Mart 2018 05:30
www.evrensel.net
ETİKETLER sağlık