AB daha fazla savaş istiyor

AB daha fazla savaş istiyor

Avrupa'nın Gündemi'nde bu hafta Münih Güvenlik Zirvesi, Fransa ordusunun bulunduğu Mali'den asker ölümü haberi ve İngiltere'deki grev yer alıyor.

Almanya ve Fransa geçen hafta yapılan Münih Güvenlik Zirvesi’nden memnun ayrıldı. Almanya ve Fransa, ortak bir ağızdan konuşur gibi AB ülkelerinin Avrupa savunma politikasına daha ilerden katılmaları fikrini savunurken, süreci de artık hızlandıracaklarının sinyalini verdiler. Daha fazla silahlanma, daha çetin sürtüşme ve çatışmalara hazırlanılmalıydı. 

Geçtiğimiz çarşamba günü Fransız ordusunun bulunduğu Mali’de iki askerin daha öldüğü haberi geldi. Uzun yıllardır Mali ve tüm Sahel kuşağında “terörle mücadele” bahanesiyle konuşlanan Fransız ordusunun kaybettiği asker sayısı böylelikle 22’ye çıkmış oldu. Ülke düzeyinde milliyetçi rüzgar estirilse bile tabutların gelmesi, Fransız ordusunun Mali’de bulunmasının meşruiyetini de giderek daha ilerden sorgulanmasına neden oluyor. Fransız emperyalizmi açısından Avrupa savunma politikasının yürürlüğe girmesi ve Afrika’daki yükün bir kısmını üstlenmesi giderek daha da acilleşiyor. 

İngiltere’de ise gündem Üniversite ve Kolej Sendikası, UCU, eğitim sektöründeki çalışanların emeklilik maaşlarına yönelik saldırılara karşı geçtiğimiz perşembe başlayan ve 16 Mart’a kadar sürecek grev kararı aldı. Öğrenciler de öğretmenlerinin grev alanlarda destekliyor ve önemli bir dayanışma örneği sergiliyor.


AB VE ALMANYA’NIN SAVAŞ ÖZLEMİ

German Foreign Policy

Münih Güvenlik Zirvesi, Avrupa’nın yeni savaşlara daha güçlü hazırlanması ve AB’nin dünya çapında süper güç haline gelmesi içerikli mesajlarla sona erdi. Almanya Savunma Bakanı Ursula von der Leyen, Avrupa ülkelerinin ortak bir iradeyle daha fazla silahlanma ve ortak ordusunu kurma yolunda ilerlemesinin zorunluluğuna dikkat çekti. Dışişleri Bakanı Gabriel, dünya gücü olmanın askeri yönden de güçlü olmayı gerektirdiğini belirtti. Tabi ki şimdiki koşullarda NATO’nun etkisi ve ABD’nin askeri gücü bir kenara atılamazdı ama hedef ABD’nin takipçisi değil, göz hizasında bir müttefiki olmaktı. Fransız savunma bakanı, AB’nin en kısa zamanda ABD’nin yardımına ihtiyaç duymayacak derecede silahlandırılmasının önemine dikkat çekerken Gabriel, Batı’nın sistem rekabeti içinde olduğu Rusya ve Çin’i otokratik ülkeler olarak mahkum etti. 

ÖZGÜRLÜK VE DEMOKRASİ

Sigmar Gabriel, AB ve Almanya’nın savaş hazırlığı yapması gerektiği açıklamasını nedenlendirirken otokratik yönetilen ülkelerle sistem rekabeti içinde olunduğunu söyledi. Otokratik ülkeler Çin ve Rusya. Moskova ve Pekin’in dünya dengesini bozma girişimlerine karşı özgürlük ve demokrasi için savaşa hazırlıklı olunması gerekiyordu. Gabriel, belki isteyerek belki de istemeyerek ‘Soğuk Savaş’ döneminin terminolojisini kullanmıştı: Özgürlük ve demokrasi için savaşmak! 

Bunun nasıl bir demagoji olduğunu ise özgür ve demokratik Batı’nın, Ortadoğu’daki farklı otokratlarla iyi ilişkisi gösteriyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası da Batılılar dünyaya özgürlük ve demokrasiyi getirmek için harekete geçmişler ama hiç utanmadan Latin Amerika,  İspanya ve Portekiz’deki diktatörlükleri desteklemişlerdi. 

AVRUPA’NIN GÜCÜNÜN YANSIMASI

Münih Güvenlik Zirvesi’nde Ursula von der Leyen ve Sigmar Gabriel’in yaptığı açıklamalar, Almanya’nın emperyalist güç mücadelesinde ikili bir yol izlediğini gösteriyor. Savunma bakanının da dediği gibi, üye ülkelerin AB’nin askeri bir süper güç haline gelebilmesi için ortak irade ve istekle silahlanması ve ortak orduyu kurması zorunlu. Dışişleri bakanı ise ortak bir AB dış politikasından söz ediyor ve dünyada güç olmak için bunun yetmeyeceğini belirterek silahlanmanın bunun bir parçası olarak ele alınmasını istiyor. Kısacası ikisi de AB’nin Almanya’nın önderliğinde dünya savaşlarına hazırlanmasından yanalar. Gabriel daha da somutlaştırarak, Doğu Avrupa’dan Orta Asya’ya, Afrika’ya kadar alt yapının AB parası ve AB değerleriyle inşa edilmesinin gerekli olduğunu söylüyor. Bu açıklamasıyla Çin’in Afrika’daki ticari-ekonomik girişimlerini ve ‘Yeni İpek Yolu’ projesini de hedef almış oluyor.  Ancak AB’nin bu türden girişimlerinin neden iflas etttiğine cevap getiremiyor. 

ABD İLE EŞİT GÖZ HİZASINDA

Fransa Savunma Bakanı Florence Parly, AB’nin, uzun vadede dünya gücü olarak varlığını kendi askeri araçlarıyla dayatmayı hedef almasının önemine dikkat çekti. AB’nin stratejik özerkliği, Brüksel’in gelecekteki savaşlarda NATO ve ABD’ye ihtiyaç duymamasını esas alıyordu. Gabriel ise,  “tabi ki şu an NATO ve ABD’den bağımsız bir güç  olarak savaşlara müdahale edecek durumda olunmadığını ama zaten ABD’nin de tek başına bunu başaramadığını” söyleyerek, Kuzey Kore ve Çin’le baş edebilmek için ABD’ye ihtiyaç duyulduğunu vurguladı. Yine de, kendine güvenen ve dünya gücü olmaya doğru ilerleyen AB, ABD ile eşit göz hizasında ve karşılıklı güvene dayalı bir ilişki sürdürmekteydi. ABD’nin kararları tek başına alıp Avrupa’nın onu takip ettiği zamanlar geride kalmıştı. 

DAHA FAZLA SAVAŞ TANKI; DAHA AZ BEYİN TAKIMI

Bu temelde Almanya, NATO’nun gücünü arttırmak için harekete geçti. 2020 yılında NATO Genel Sekreteri olması beklenen Ursula von der Leyen, Avrupa’nın NATO içindeki bağımsızlık ve kendi sorumluluğunu üstlenmesi çabalarının hızlandırılacağını açıkladı. Bu tür açıklamaların alkışlarla karşılanması Berlin’i NATO’yu güçlendirme çabalarında teşvik etme anlamına geliyor. Ancak Almanya’nın bunu somut olarak da göstermesi ve askeri bütçesini gayri safi milli hasılasının (GSMH) yüzde 2’si oranında arttırması zorunlu. Berlin, 2017 yılında ordusu için 37 milyar avro harcadı, GSMH’nin yüzde 2’si oranındaki artış bu bütçenin 65 milyar avroya çıkarılması anlamına geliyor. Fransa’da ise bu yolda adımlar atıldı. Geçen yıl orduya 32.4 milyar yerine 51 milyar avro bütçe ayrıldı. Yüzde 2’lik artış ise 2020 yılında hayata geçirilecek. Avrupalı NATO üyeleri arasında yaygınlaştırılması gereken anlayışı Polonya Başbakanı Mateusz Morawiecki formüle etti; “Daha fazla savaş tankına ve daha az beyin takımına ihtiyacımız var!” 

(Çeviren: Semra Çelik)


‘AVRUPA SAVUNMA POLİTİKASI’ KENDİSİNİ NATO’YU TAMAMLAYICI OLARAK TANIMLIYOR

La Forge 

Avrupa savunma politikası ile NATO arasındaki bu bağ, Lizbon Sözleşmesinde çok açık bir şekilde belirtilmiş ve Avrupa savunması konusunda en çok öne çıkan AB devletlerinin başkanları, yani Merkel ve Macron tarafından da sürekli dillendiriliyor. 

Göreve başladığı andan itibaren (Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel) Macron, “Avrupa inşasını tekrar canlandırma” sürecine atadığı role vurgu yaparken, Avrupa savunmasını da bunun motoru ve benzini yapmak niyetinde olduğunu sergiliyor. Fakat, halkların giderek “Avrupa inşası”na daha fazla karşı çıkması meselesinin yanı sıra, Birliğin en önemli devletlerden birisi olan Birleşik Krallık’tan koparan Brexit’in sonuçlarıyla da uğraşmak zorunda kalmıştı, zira bu ülkenin Fransa ile birçok askeri sözleşmesi, -özelikle de nükleer alanda- bağları bulunuyor. 

NATO’nun müdahale alanı, 1949’da kurulmasının merkezinde olan Avrupa’dır. Fakat “terörle mücadele” stratejisiyle bu alan çok genişletildi. 2001 (11 Eylül ABD İkiz Kuleler) saldırılarından sonra, NATO şartının 5. maddesinde bulunan “üye devletlerin ortak savunması”nı hayata geçirmeye karar verdi. Teröre karşı savaş, NATO’nun Avrupa sınırlarının ötesine askeri müdahalelerde bulunması için kullanılan temel gerekçe oldu. 

NATO’NUN AFRİKA KITASINDAKİ MÜDAHALELERİ

2004’ten itibaren NATO, Afrika kıtasında müdahalelerde bulunmaya başlardı, Afrika Birliği ile ittifak halinde Darfur’dan sonra Sudan’a (2005), Somali’ye (2007) müdahalelerde bulundu. 

2001’den itibaren, Akdeniz’i askeri denetleme cihazlarını devreye sokulmuştu. 2008’den sonra ise bu mekanizma Doğu Afrika’ya (Somali, Etiyopya bölgesine) yerleştirildi. 2014 yılında, “daha ilerden bir askeri iş birliği” için NATO-Afrika Birliği irtibat bürosu Addis-Abeba’da (Etiyopya’nın başkenti) kuruldu. 

Bu müdahaleler esas olarak Pentagon tarafından kararlaştırılmış olsa da 2011 yılında Libya’ya ABD’nin onayıyla müdahale etme kararı veren Fransız (Nicolas Sarkozy) ve İngiltere (Tony Blair) hükümetleri oldu. Bu müdahale kısa süre içerisinde NATO tarafından koordine edilmeye başlandı ve somut olarak NATO üyesi birçok Avrupa devletinin; ABD’yi, Kanada ve bunların yanı sıra Birleşik Arap Emirlikleri, Katar vs.nin de... katılmasına yol açtı. Hava operasyonları NATO’nun İtalya’da Bologne yakınlarında bulunan genelkurmayı tarafından yönetildi. 

Libya savaşı, NATO’nun Afrika’ya müdahalelerinde önemli bir aşamayı temsil ediyor.

Fransa da Afrika’da özellikle de Avrupa kadar geniş olan Sahara bölgesinde teröre karşı denilen savaşa güçlü olarak atıldı. Mali müdahalesinden (2013 operasyonu) “Barkhane Operasyonu”na kadar, Fransız yöneticileri bu savaşı sürekli daha da genişlettiler ve AB’li partnerlerini de daha ilerden katılmaya çağırdılar.   

ALMANYA ASKERİNİN EN FAZLA OLDUĞU YER MALİ

Şu ana kadar AB’nin ve NATO’nun diğer üye devletleri, Mali’de Minusma (Birleşik Milletler misyonu, 14 bin asker katılıyor) çerçevesinde katılıyorlar. Almanya’nın yöneticileri bin asker, taşıma ve savaş helikopterleri ile katılmaya karar verdiler, bu da Mali’yi, Alman askeri güçlerinin yurtdışında en güçlü olduğu yer yapıyor.


Fransız yöneticileri uluslararası bir askeri koalisyon oluşturdular. Sahel’in G5’i (Mali, Moritanya, Nijer, Çad, Burkina Faso: 5 bin asker). 
Buradaki amaç, Barkhane Operasyonundan “çıkmak”, zira cihatçı grupların çok aktif olduğu ve kendi aralarındaki iş birliğini artırdıkları göz önünde bulundurulduğunda, bu operasyonun başarısız olduğu çok açık olarak görülüyor. Üstelik operasyon hem asker, hem de malzeme açısından çok pahalıya patlıyor. Fransız yöneticiler (Hollande’dan Macron’a kadar) Afrikalı askerilerin daha fazla katıldığı ve “uluslararası yardım”ın, özellikle de Avrupa’dan daha fazla geldiği bir müdahalenin devreye sokulmasını istiyorlar. 

Şu ana kadar Fransız yöneticileri BM’nin G5-Sahel’e tam desteğini sağlayamasa bile (bu olduğu durumda bunun maliyetini BM karşılar), en azından Minusma’nın “lojistik destek”te bulunmasını kabul ettirdiler. 

“Avrupa savunma politikasının” yürürlüğe geçirilmesinin önemli boyutlarından birisi de Afrika’yı ilgilendiriyor. Bu ise Fransa ve Almanya’nın yöneticilerinin önderliğinde yürürlüğe sokulacak, özellikle de Mali ve Sahel bölgesine askeri müdahale sayesinde. Afrika kıtası, zenginliklerini ve pazarını ele geçirilmeyi amaçlayan büyük güçler arasındaki uluslararası çatışma alanlarından birisidir. Bu da yoksulluk, kaos ve milyonlarca insanın hayatlarını kurtarma amaçlı kaçmalarına neden olan savaşların patlak vermesine, sistematik olarak askeri müdahalelerin devreye sokulması olarak yansıyor. NATO’nun Libya’ya müdahalesi sadece bu ülkenin değil, genel olarak tüm Sahel bölgesinin istikrarsızlaşmasına neden oldu. NATO’nun Akdeniz’deki askeri yapılanması Afrika, Suriye ve Irak’tan, tam da NATO’nun savaşlarından kaçan göçmenleri engelliyor. AB, Fransa ve Almanya’nın yöneticilerin sürüklemesiyle, Afrika’daki mevzilerini, ekonomik, siyasi ve jeostratejik çıkarlarını savunmak istiyor. Bunu NATO ile iş birliği içinde yapıyor. İşte bundan dolayı, NATO’nun feshedilmesi için yürüttüğümüz kavga aynı anda, ister Rusya’ya, isterse Afrika halklarına karşı olsun, “Avrupa savunma politikasına” karşı da olmalıdır.

(Çeviren : Deniz Uztopal)


ÜNİVERSİTE GREVCİLERİ TÜM DESTEĞİMİZİ HAK EDİYOR

The Morning Star 

Üniversite öğretim görevlilerinin emekli maaşlara yönelik saldırılara karşı yükselen grev programı, halkın şartsız desteğini hak ediyor ve çoğunlukla da bu desteği alıyor. Bu grevden en çok etkilenecek öğrenciler olmasına rağmen, grevin gerçekleştiği 60 üniversitedeki öğrencilerin, en çok da onların, öğretmenlerine destek olması bir tesadüf değil.

Tabi ki, genel olarak öğrencilerin yüzde 61’nin grevi desteklemesi etkileyici ama grevin gerçekleşeceği üniversitelerde bu oran yüzde 66, yani daha da yüksek.

Tony Blair yanlısı, bitik Lord Adonis (grevi) onaylamadığını gösteren bit tweet atmış ve grev eyleminin mesleğin saygınlığına zarar verdiğini söylüyor ama öğrencilerin böyle düşünmediği çok açıkça görülüyor.

Uzun süredir ülkemizin yapısını bozan, maaşlarda, emeklilik ve hayat kalitesinde dibe doğru iniş yarışına son vermek istiyorsak meslekler ve nesiller arası dayanışmanın önemini gittikçe daha iyi anlamamız gerekiyor.

Emeklilik maaşlarına karşı bu son saldırının sorumlusu olan Universities UK’nin (Britanya’daki üniversitelerin sözcülüğü yapan kurum), aynı zamanda üniversite harçlarının yükseltilmesi için sürekli hükümete lobi yapması da öğrencilerin gözünden kaçmamıştır.
Üniversite ve Kolej Sendikası (UCU), eğer Universities UK’nin  talebi kabul edilirse, ortalama bir öğretim üyesinin emeklilik maaşından yılda 10 bin sterlin kaybedeceğini söylüyor.

Eğer mevcut belirlenmiş fayda modeli yerine belirlenmiş yatırım modeli yürürlüğe girerse daha genç akademisyenler emeklilik maaşlarının neredeyse yarısını kaybediyor olacak.

İnanılmaz maaşlar alan rektör yardımcıları bu değişiklikleri destekliyor ve özel sektördeki abartılı maaş alan baş yöneticiler gibi, kurumların itibarı için büyük önem taşıyan binlerce eğitim ve araştırmacının yaptığı iş için de övgü alıyor.

Yüksek eğitim sektörü, Britanya’nın ekonomisinin genel yapısında olan ortak sorunları yansıtıyor; belirli süreli güvencesiz iş sözleşmesi ve sıfır saat kontratlar, düşük ücretler ve eğitim görevlilerin öğrencileri için beklentinin üstünde performans gösterme isteğinin alaycı bir şekilde sömürmek. 

İşverenler şimdi de güvencesiz bir yaşlılık dönemini bu zehirli kokteyle eklemek istiyor. Eğer emeklilik maaşı piyasanın gidişatına bağlı olursa, insanların güveneceği, plan kurabileceği ve hayatını yöneteceği bir “emeklilik maaşı” olmaktan çıkıyor. Universities UK uzlaşması olanaksız bir kurum olmaktan çıkmalı. Muhafazakarların (iktidardaki Muhafazakar Parti) İşçi Partisi Lideri Jeremy Corbyn gibi akademisyenlere destek olmasını beklemek çok güç, ama hükümet bile üniversite işverenlerinin sendikayla yeniden masaya oturmasını istiyor.

İşverenlerin bu tavsiyeye uyarak Üniversite ve Kolej Sendikası ile bu konuyu ciddi bir şekilde görüşmesi gerekiyor ve çalışanların cebinden para çalmak için bir fırsat olarak görmemesi gerekiyor.  

(Çeviren: Çağdaş Canbolat)

www.evrensel.net