Şiirin Nepal’de ne işi var?

Şiirin Nepal’de ne işi var?

Ayşegül Tözeren, Nepal Şiir Fanzini çevresinde bir araya gelmiş şairleri ve şiiri yazdı: Şiirin Nepal’de ne işi var?

Ayşegül TÖZEREN

Şiir, öykü ve romandan farklı biçimde, birinci ve ikinci olarak, tekrar tekrar yeni sıfatıyla dönemselleştirilebilmiş bir türdür. Seksenli yıllardan sonra da, şiir yeniden “yeni” sıfatları ile yan yana getirilmek istense de, birliktelikleri uzun sürmedi. “Yeni şiir mümkün müdür?” sorusu, şiir üzerine düşünenlerin zihninde hep asılı kaldı. 

Seksen kuşağı, döneme hakim olan ”huzur ve güven ortamında”,  hem sansür gerçeğini, hem de bunun bir sonucu olarak oto-sansürü deneyimlemişti. Ancak dönemin belirleyicisinin sadece seksen darbesi sonucu oluşan baskı ve sansür ortamının olmadığı, aynı zamanda 1980 sonrasında karma ekonominin yerini 24 Ocak 1980 kararları ile serbest piyasa ekonomisine bırakmış olması olduğu da açıktır. Seksenlerin ilk yarısındaki ağır baskı koşulları, ilerleyen yıllarda bir nebze hafiflese de, doksan sonrasında hem radikal sağ popülizmin hem de onu besleyen medyanın etkisiyle, edebiyatta, önce ‘anlaşılmak’ filli değerli kılınmış, çok geçmeden anlaşılmaktan da vazgeçilmiş, ‘kabul görmek, beğenilmek’ gibi fiiller, yazanın arzu kulesinin tuğlası olmuştur. Medyanın hükümranlığında ‘Çok satabilecek ve kolay tüketilebilecek olan’ öne çıkarılarak, nitelikli edebiyata karşı yeni bir tür sansür ortaya çıkmıştır. 

GÜNÜMÜZ ŞİİRİNDEKİ BÜYÜK YARILMA

Bir yüzü ‘yas’ ve ‘yasak’, diğer bir yüzü özel hayatın önce inşasına sonra ifşasına dayalı bir ‘söz patlaması’ olan seksen ve doksanların, iki binli yılların şiir ortamına mirası, sakınımlı bir dilin olmazsa olmazı sözcük oyunları ve mutlak başarı ölçütü olarak da ‘Çok satmak, çok beğenilmek’ olarak aktarılmıştır. İki binlerin başında, popülizmin beslediği bu mirasa itiraz filizlenmişse de, sesi, radikal sağ söyleme sahip şairlerin yarattığı gürültüyle bastırılmıştır, yeni şiir halktan uzak olmakla damgalanmıştır.

Günümüz şiirinde büyük bir yarılma yaşanmaktadır. Bir yanda, çoksatar dergilerde yayımlanan, toplumcu gerçekçi şiirin parodisi olmanın ötesine geçemeyen, his pornosundan ibaret, lirik soslu aforizmatik metinler, diğer yanda topluma yeni gerçekçi bir bakış taşıma iddiasına sahip şiirler.

NEPAL’DEN MECİDİYEKÖY’E ŞİİR

Nepal Şiir Fanzini çevresinde bir araya gelmiş şairler, metroların, metrobüsün Şirinevler’den sonraki duraklarının, 500T otobüsünün, akbilden gelen yetersiz bakiye seslerinin şiirini, aslında, içinde bulunduğumuz çağı kaplayan, büyük Mecidiyeköy şiirini yazıyorlar. Sadece işinizi bitirip gitmek istediğiniz yedek parçacılardan ibaret Mecidiyeköy’ün arka sokaklarının, İnstagram’da paylaşamayacağınız yerlerin… “istanbul’un sanki başka bir şehre dökülen / akarsu sokaklarında, sıvasız korku anıtları, / sabah servisleri, binlerce kanal televizyon / ve sınırsız internet ve fatura / ve karşı balkonun mehtap taklidi yapan lambası” (Ozan Can Türkmen, Mecîdyeköy Skyline) Mecidiyeköy, metafor olmanın ötesinde, sanki gösterilmek istenmeyen ne varsa onunla yüklü olduğundan şiire doğru taşmıştır: “III. Mecidiyeköy Metro / Peki /Ben ve Cortazar bu metro istasyonunda mümkün müyüz? /Düşük bütçeli ve mümkün müyüz?” (Fatih Çünkioğlu, Mümkün müyüz?)

DÜNYASIZLIKTAN KAÇAN ŞİİR

Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz, Psikiyatr Yazar Engin Geçtan, “Hayat” başlıklı kitabında, yabancılaşmayı dünyasızlıkla eş tuttuğunu belirtir. Nepal’de toplanan şairlerinde, kent cehenneminde gözlerini hep açık tutmalarının bir nedeni olarak yabancılaşmaktan, yani dünyasız kalmaktan kaçınmaları olduğunu düşünüyorum. Hakikatin erk tarafından sakatlandığı bir çağda… 

“Eski camilerin arkasında alçalan gökdelenler / Eski sevgilisine kadar alçalan bazı insanlar” (Cihat Duman, DNA Şeriata Dâhil Değil)

EFEKTSİZ ŞİİR YAZILABİLİR Mİ?

Sosyal medyanın sokaklarında piyasa yapmanın, olmazsa olmazı kendisini olduğundan farklı, olmak istediği gibi göstermek olduğu düşünüldüğünde, sonsuz bir maskeli baloda yaşadığımız söylenebilir. Peki, bu çağda efektin şiiri nasıl yazılır? “truva atını ellerimle beslediğim bir gece / sen yanağını cama dayamış telefonla konuşuyorsun (...) filtreler seçelim / dudaklarını pembelt/ mesainin başladığı, bittiği ve kahve kupaları / sesini duyuyorum sende, atım huzursuzlanıyor” (Özgür Ballı, Filtreli)

DÜNYANIN EN GÜZEL METROBÜSÜ MÜMKÜN MÜDÜR?

Toplumsal olana dokunan bu şiir anlayışı biricik olanı da ihmal etmemektedir. İnanç Avadit’in Borges’in Bahçesi’nde belirttiği gibi, “Kelimelendirmekten, bir / isme hapsedilmekten, vaftiz / babasından kurtulmayı başarmış / o şeyi” şiir yordamıyla aramaktadırlar: “işlemiyor o müstehcen terazi / ve yolda kalmış dostlar için o aciz retorik / bu yüzden sen / öldüreceğin adamı / yakından tanımak mecburiyetindesin.”(Ufuk Akbal, İzola)

Kentin şiirden ve edebiyattan bir süredir uzak kalan yaşamları, kentin görünmezlerini, yoksulları, çalışanları, canı sıkılanları, “sokak lambasını mehtap sananları”, hızla yaygınlaşan kitle iletişim araçlarıyla, aşırı iletişimden dilsiz kalan yığınların duyulmayan soluğunu şiire taşıyorlar. Şiir tarihinde toplumla bakışan hareketlenmeler olduğunda, çoğunlukla bir talihsiz, “böyle şiir olmaz,” der ve o şiirin sesi daha da yükselir, gözlerini daha da sonsuzluğa diker. “ben suçluyum, /sonsuzluğa gözlerimi kısarak bakmaktan.”, (Mihrap Aydın, kovuğun içinden ruhumu çıkarıyorum)
En eski suç ortağını, şiiri, ara ara unutanlar… Şiir size Nepal’den, dünyanın en güzel metrobüsünden göz kırpıyor.

www.evrensel.net