Büyük koalisyon Avrupa için ne anlama geliyor?

Büyük koalisyon Avrupa için ne anlama geliyor?

Avrupa'nın gündeminde bu hafta Almanya'da sosyal demokratlarla Hristiyan birlik partileri arasındaki 'büyük koalisyon' vardı.

Almanya’da sosyal demokratlarla (SPD) Hristiyan birlik partileri (CDU/CSU) hazırlanan koalisyon sözleşmesi üzerinde mutabakata vardı. Alman Freitag gazetesi büyük koalisyonun kaybedenlerinin işsizler, mülteciler ve genel olarak solcular olduğunu yazdı. Her ne kadar Sosyal Demokrat Parti (SPD) tabanı mart ayı başında sözleşmeye onay verip vermeyeceği konusunda oylamaya gidecekse de partinin Dışişleri ve Maliye Bakanlıklarını almasının üyeleri ikna edeceği belirtiliyor. 

Aylar sonra nihayetinde AB’nin en büyük devleti Almanya’da bir koalisyonun oluşması diğer ülkelerde de yankı buldu. Fransa’da sosyal demokrat Liberation gazetesinin deneyimli Brüksel Muhabiri Jean Quatremer, kurulan yeni Alman hükümetinin AB politikasına dikkat çekiyor. Gazete, SPD’nin dayatmalarının Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un savunduğu AB politikasına yakınlık taşıdığını söylüyor.

İngiltere’de ise The Guardian gazetesi “büyük koalisyon” anlaşmasının bir ilerleme olduğunu fakat Almanya ve Avrupa genelinde büyüyen popülist milliyetçi partilere karşı yeterince güçlü politikalar ve seçim stratejileri üretilememesini eleştiriyor.


VATANA YENİDEN DEĞER KAZANDIRMAK

Martina MESCHER
Freitag

Hristiyan Birlik Partileri (CDU ve CSU) ile sosyal demokrat SPD, büyük koalisyon sözleşmesi üzerine mutabakata vardı. Kaybedenler çoktan belliydi: İşsizler, mülteciler ve SPD Başkanı Martin Schulz!

Seçimin üç mağlup partisi koalisyon kurmak için bir araya gelirlerse cesaretli adımlar atacaklarını beklemek saflık olur. SPD ve Birlik partileri ileriye bakıp kendi doğrultularında cesur olmaktan görüşmeler başladığında vazgeçmişlerdi, koalisyon sözleşmesinde de aynı çizgilerini korudular. Çevre korunması, bakım hizmetlerindeki kriz ve yaşlılıkta yoksulluk konularında çözüme götürecek herhangi bir karar alınmadı. Koalisyon sözleşmesi süzgeçli bahçe sulama kovası prensibine göre hazırlandı, herkes için bir şeyler var. Silah ve otomobil tekelleri kârlarına kâr katmaya devam edecekler, birikmiş parası olan ailelere kendi evlerini inşa etme olanağı tanınacak, şimdiye kadar etkisiz kalan kira zamlarının frenlenmesi daha etkili hale getirilecek, orta gelirliler biraz daha az yük taşıyacaklar ama işsizler ve mültecilere verilecek bir şey yok...

Aslında SPD masaya otururken iki konuda taviz vermeyeceğini açıklamıştı; sağlık alanında oluşturulan sınıf farkına göre muayene ve iş piyasasındaki sözleşmesiz işçilerin çalışma süresinin uzatılmasına karşı mücadele edecekti. Sonuçta sözleşmesiz çalışma süresinin 2 yıldan 1.5 yıla indirilmesi konusunda anlaşmaya varıldı. Doktor ücretlerinin dengeli hale getirilerek iki sınıflı sağlık hizmetinden kurtulunması ise kurulacak bir komisyona havale edildi. SPD’nin büyük koalisyon GroKo görüşmelerinde  parti çıkarlarını, özellikle de kaç ve hangi bakanlığı alacağını dikkate aldığı söylenebilir. Bunda da başarılı oldu. Aralarında kilit bakanlıklardan Maliye Bakanlığının da olduğu altı koltuk SPD’ye gitti. Bu sayede mart ayı başında yapılacak üye oylamasında sözleşmenin içeriğine değil alınan bakanlık sayısına bakılarak GroKo’ya evet denmesi sağlanabilir.  Bu durum CDU’ya çok ağır gelmiş olabilir ama maliye bakanlığını, Hartz 4 yasalarını gönülden savunan, servetin dağılımında yoksulların dikkate alınmasını neredeyse safsata olarak gören bir sosyal demokratın, Olaf Scholz’un  üstlenecek olması acıyı azaltıyor. SPD bu sayede başkanlık sorununu da çözdü. Şimdiki Başkan Schulz Dışişleri Bakanı, Andrea Nahles de parti başkanı olacak. 

Seçimlerden CDU’nun zayıflayarak çıkması, azınlık hükümeti kurulması korkusu ve önümüzdeki dönem Bavyera’da yapılacak seçimlerde kardeş parti CSU’ya kıyak yapma arzusu Angela Merkel’i taviz vermeye, SPD’ye aralarında Dışişleri ve Maliye Bakanlıkları gibi iki kilit bakanlığın da olduğu altı bakanlığı teslim etmeye ikna etti. İçişleri Bakanlığı Bavyera partisi CSU’ya verildi ve kapsamına ‘vatan’ ve inşa da alınarak İçişleri ve Vatan Bakanlığı olarak isimlendirildi. Vatan Bakanlığı ismi, George Bush’u hatırlatarak, kanun ve düzen sözlerini duyunca kalbi hızlı atmaya başlayanları ve ırkçı Almanya için Alternatif (AfD) partisinin ilham verdiği sınır dışı etme politikasının taraftarlarını sevindirdi. Böylece AfD sempatizanlarına ödün verilerek, CSU’nun AfD’ye kaptırdığı seçmenlerin geri alınması hedeflendi. CSU, kendi sağında hiçbir partiye izin vermeme ilkesini bu sayede koruyabilecek mi bilinmez.

İçişleri bakanlığının adı ve kapsamının değiştirilmesi, öncü kültür konusunda yeni tartışmalar yaşanacağı nedeniyle, sadece federal meclisteki sol muhalefet için endişe verici değil, parlamento dışı muhalefet için de ürkütücü. CSU, her zaman aşırı sola karşı mücadeleyi öne çıkaran bir parti oldu. Örneğin 2017’nin temmuz  ayında G20’ye karşı Hamburg’da yapılan eylemleri bahane ederek antifaşistlerin yaşadığı Roten Flora’nın kapatılmasını talep etti. Aralık ayındaki parti kongresinde gençlik örgütü Junge Union, antifaşistlerin teröristlerle aynı kefeye konup mücadele edilmesini istedi. Çevre koruma eylemcilerine karşı sert tedbirler alınması da talepler arasındaydı. Bunlar şimdiye kadar Bavyera’dan gelen etkisiz gürültülerdi ama İçişleri, ve de Vatan Bakanlığının CSU’ya verilmesi sonrası sol protestonun kriminalleştirilmesi tehlikesinin daha da büyüyeceği açık. 

(Çeviren: Semra Çelik)


BÜYÜK KOALİSYON, MACRON’A KÜÇÜK DESTEK

Emmanuel Macron
Emmanuel Macron

Jean QUATREMER
Liberation 

Emmanuel Macron, cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasının merkezine Avrupa konusunu  yerleştirerek ülkede var olan yirmi yıllık Avrupa korkaklığıyla koptu. Fakat, aceleye getirilmiş genişlemeler ve 10 yıldır süren krizlerden dolayı hassaslaşmış bir Avrupa entegrasyonunu Alman partneri olmadan tekrar canlandıramayacağını ta baştan çok iyi biliyordu. Oysa ki Alman Başbakan Angela Merkel, Avro Para Bölgesi’nin yaşayabilmesi için kriz esnasında zorunlu olan reformları gönülsüzce ve son anda kabul ederek sergilediği gibi, büyük bir Avrupalı olmaktan çok uzak. Fakat, salının çarşambaya bağlandığı gece beklenmedik CPU-CSU-SPD (GroKo) büyük koalisyonu sayesinde Macron Avrupa hayalinin hayat bulmasını artık umabilir. Ya da en azından buna ulaşabilmek için tüm kartları artık elinde bulunduruyor. 

26 Eylül’de Sorbonne’da, Alman genel seçimlerinden 3 gün sonra, Avrupa üzerine bir konuşma yaparak Berlin’in ajandasını etkilemeye çalışması karşısında birçok yorumcu dalga geçmişti. Fakat tam da bu oldu. Ta o zaman bile CDU-CSU-FDP’li liberaller ve Yeşiller arasında görüşülen “Jamaika koalisyonu” tartışmalarında bile Avrupa konusu gündemin en üst sıralarında yer alıyordu. Merkel, ülkesinde büyük reformlar hayata geçiremediği sürece, siyasi “babası” Helmut Kohl misali, adını tarihe sadece AB ve Avro Para Bölgesi’ni güçlendirmeyi başarabildiği koşullarda yapabileceğini biliyordu. 

Fakat, Avrupa konusunun gerçek anlamda merkezi bir konuya dönüşmesi ancak sosyal demokratların dansa girmesiyle başladı. 2017’den bu yana eski Avrupa Parlamentosu ve gönülden federalist Avrupa savunucusu olan Martin Schulz tarafından yönetilen SPD de, Eski Maliye Bakanı ve Avrupa da çok sempatik bir imajı olmayan Wolfgang Schäuble’ın temsil ettiği kemer sıkma politikalarını tamamen gömerek Avrupa tarihini etkileme konusunda kararlı. Bu konunun merkezi önemine vurgu yapmak için (İki partner arasında ocak ortasında imzalanan) GroKo (büyük koalisyon) ön anlaşmasının en başlarında gelen konu iç sorunlar değil, Avrupa konusudur. Böylesi bir denge oyunu bir ilktir. Böylelikle kurulacak koalisyon Fransa ile el ele çalışmaya hazır olduğunu baştan ilan etmiş oluyor. Macron’un çağrısı öyle yankı bulmuş ki, koalisyon AB içinde daha az “liberal” ve daha fazla iş birliği eğilimi gösterecek olan bütçe, vergi ve sosyal alanlardaki birçok öneriyi kabul ediyor. 

Ve her şeyden de öte, yeni koalisyon Alman tabularından birisini, yani Avrupa bölgesinde mali dayanışmayı reddetme eğilimini tamamen terk edecek. Macron’un Avro Para Bölgesi’nde bir bütçe oluşturma önerisini, SPD diğer gönülsüz partnerlerine dayatabilmiş. Bunun karşılığında ise şu ana kadar krizde olan ülkelere borç para veren Avrupa istikrar mekanizması, IMF modeli misali, kamu borçlarının yeniden yapılandırabilmesine yönelik (Bunları kısmen ya da tamamen iptal etme olasılığıyla) Avrupa Para Fonu’na (FME) dönüştürülecek. Yani Berlin dayanışmayı kabul ediyor, fakat Almanya’nın avro para bölgesinin kasası olmamasını garanti altına alacak sağlam bir sopayı elinde bulundurma koşuluyla. 

Buna rağmen, GroKo, FME’nin Avrupa hukukuna yazılmasını da kabul ediyor, bu ise Berlin’in veto hakkının sonu ve Avrupa Parlamentosunun denetim hakkının yolunu açıyor. Fakat, Macron’un bir Avrupa mali bakanlığı ya da avro para bölgesine has bir parlamento oluşturmaya yönelik önerilerinin hiçbiri CDU-CSU ve SPD arasındaki koalisyon anlaşmasında yer almıyor. Ancak bunların hiçbiri açıktan da reddedilmiyor. Böylesi bir kırmızı çizginin olmaması aslında anlaşmanın en ilginç yanlarından birisi. Böylelikle Fransa, kalıplaşmış bir hükümet anlaşması tarafından reddedilme riski olmadan önerilerinin hâlâ tartışılmasını umabilir. Fransa-Almanya motoru için geriye partnerlerini ikna etme kalıyor. Özellikle de merkez ve Doğu Avrupa’da demokratörlüklerin* gelişmesiyle bu hiç de kolay olmayacaktır 

Demokrasi ve diktatörlüğün bir arada olduğunu ifade eden kavram

(Çeviren: Deniz Uztopal)


ALMANYA’NIN BÜYÜK KOALİSYON RİSKİ

Theresa May ve Angela Merkel
Theresa May ve Angela Merkel

The Guardian 
Başyazı

Brexit, Birleşik Kraliyet’in en büyük sorunuyken, okyanusun bu tarafından bakınca Brexit’in AB’nin de en büyük sorunu olduğunu düşünmek çok kolay. Ama öyle değil. AB liderleri tek para biriminin (avronun) yapısal sorununa hâlâ çözüm bulmaya çalışıyor. Avrupa kıtasında, yabancı düşmanı, milliyetçilikle boğuşan siyasi bir hastalık var. Bunun da nedeni Avrupa dışından, yığınla gelen, mülteci sorunu nasıl çözülecek konusunda ortak bir fikir görüşünün olmayışından kaynaklanıyor.

Geçtiğimiz sene seçimlerden bu yana Berlin’de hükümet kurulamaması bu durumu daha fazla komplike ediyor. Bu yüzden Angela Merkel’in Hristiyan Demokratlar ve Martin Schulz’un başkanlığını yaptığı Sosyal Demokratlar arasında geçici bir “büyük koalisyon” anlaşmasına varılması bir ilerleme. Fakat Berlin’de işlerin normale yakın bir hale dönmesi geçici bir rahatlama sağlasa da, kutlama sebebi değil. Sosyal Demokrat Partisi bu anlaşmayı reddedemez. Bayan Merkel’le beraber çalışmak, Alman orta-solunu dinamizmden ve kimlikten yoksun bıraktı. Schulz seçimler sırasında kendine özgü bir mesajı olmadığı için dalga konusu edilmişti. (Schulz parti liderliğini bırakıp dışişleri bakanı olacak).

SPD’nin güçsüz halinin yanı sıra Merkel’in 12 yıllık Almanya Başbakanlığı görevinin yorgunluğu, sağcı AfD’nin bir güç olmasına fırsat sağladı. AfD’nin, Alman parlamentosundaki en büyük muhalif parti olması ihtimali var. Birkaç sene önce böyle bir şeyin olması imkansız gibi görünüyordu. Halkın çıkarlarına karşı hareket eden düzen yanlısı elitlere karşı, eski görünümlü bir koalisyon pek etkili olamayacak. Almanya’nın korkunç tarihi aşırı milliyetçiliğe karşı kültürel bir koruma aşısı etkisi yaratıyordu, ama artık bunun etkisinin azaldığını gösterecek kanıtlar var.

SPD üyeleri koalisyonu halen reddedebilir ve muhalefette olarak bir diriliş yolu arayabilir. Ama hükümette de yer almak, partinin finans ve dışişleri bakanlığını kontrol edebilmesini sağlar. Bu da önemli bir ödül. Bir önceki durumdan daha fazla bir etki yaratacağı kesin değil. Merkel’in, küçük ortaklarına üstünlük sağlamakta yeterince deneyimi var.

Avrupa bazında, Alman yönetiminin oluşumu, en azından teoride, tek para biriminin ve daha geniş AB reformunun yolunu açacak. Brüksel, Berlin ve Paris’te neyin gerekli olduğu konusunda çelişkili fikirler var. Sayın Schulz, Merkel’le kıyaslandığında entegrasyona daha fazla sıcak bakıyor. Avro Bölgesi’nin en büyük üçüncü ekonomisi İtalya’da gerçekleşecek seçimler sonucu Avrupa’daki güç dengesi de sarsılabilir. Roma’nın, finansal ve siyasi dağınıklığı yüzünden, AB konusunda nasıl kararlar vereceğini tahmin etmek mümkün değil ama önemli bir güç. Ülkede büyüme var ama merkez sol koalisyonu ödüllendirecek seviyelerde değil. Popüler ve ultra milliyetçiler seçim anketlerinde iyi gidiyorlar. Seçim kampanyası mültecilere yönelik kesintisiz saldırılar içeriyor. Akdeniz’i aşan mültecilerin ilk durağının İtalya olması, bu tartışmayı diğer ülkelere göre daha fazla çirkinleştiriyor.

(İtalya’da) bu huzursuzluktan yararlanan 81 yaşındaki iş adamı ve vergi kaçakçılığından sabıkalı Silvio Berlusconi, geri dönüş yaptı. Kötü geçmişi yüzünden yasal olarak başbakan olamasa da bir koalisyonda yine güçlü olabilir. İç karartıcı bir manzara, üstelik birçok Avrupalı lider onun dönüşünü neredeyse nostaljik bir şekilde karşıladı. Tüm kusurlarına rağmen,onun rüşvetçi yabancı düşmanlığı Atlantik’in öbür tarafındakinden daha ılımlı. Ilımlılık ölçüsünün Donald Trump’ın biraz altında olarak ölçülmesi, Batı demokrasilerinin vardığı durumu da gösteriyor.

Britanya AB’den ayrılma kararı verdi diye bu sorunlardan uzak duramaz. Avrupalılar halen bizim komşularımız, müttefiklerimiz ve ticarette ana ortaklarımız. Her ülkenin iç politikasında kendine özgü sorunları olsa da, hepsinin ortak yanı milliyetçiliği reddetmek için basit ve ikna edici sebepler sunabilmesi gerek.  

(Avrupa’da) popülizmin boş vaatlerine ve kültürel tehlikesine karşı etkili hiç bir seçim stratejisi sunulmuyor ve yeterince güçlü siyaset üretilmiyor. Britanya’da Avrupa yanlılarının yıllarca yaşadığı sorunlardan birisi de buydu ve şimdi ağır bir bedel ödüyor. Avrupa’nın geri kalan ılımlı siyasetçileri de bir çözüm bulmuş gibi görünmüyor.

(Çeviren: Çağdaş Canbolat)

Yücel Özdemir yazdı: 7 maddede Almanya'daki koalisyon hükümeti

 

www.evrensel.net
ETİKETLER Almanya