Nükleerin karnesi kırık

Nükleerin karnesi kırık

ODTÜ Kimya Bölümü Öğretim Üyesi  Prof. Dr. İnci Gökmen, kuruldukları günden bu yana nükleer santrallerin karnesinin kırıklarla dolu olduğuna dikkat çekti. Akkuyu’da kurulmak istenen santralin sadece insan sağlığı için değil, Türkiye’nin turizm ve tarımı için de ciddi bir tehdit olduğuna dikkat

Cem Gurbetoğlu

İnci Gökmen, Japonya’daki nükleer santral kazasına, Başbakan Erdoğan’ın nükleer santralları savunduğu sözlere, Türkiye’de kurulmak istenen nükleer santrallara ilişkin sorularımızı yanıtladı:  

İlk kuruldukları dönemden Japonya’da Fukişima’da yaşanan felakete kadar geçen sürede nükleer santrallerin karnesi sizce nasıl?

Maalesef çok parlak değil. Ben kendi yaşamımda 3 büyük kazaya şahit oldum. Bunun yanında duymadığımız bir yığın daha kaza var. Dolayısıyla nükleer santral riskli bir şey. Nükleer kazaları diğer kazalardan ayıran en büyük özelliği, çok büyük alanları ve milyonlarca insanı etkilemeleri. Örneğin Japonya’daki radyoaktivite yüklü bulutlar ülkemize ulaştı bile. Hatta aynı bulut tekrar Asya üzerine geldi.

Nükleer enerji insanlığın gündemine nasıl girdi?

İkinci Dünya Savaşı’nda nükleer bombalar kullanılıyor. Bu teknoloji, daha sonra “Barış için nükleer” programı kapsamında enerjiye kaydırılıyor. Çünkü nükleer reaksiyonlar sonunda büyük bir enerji açığa çıkıyor. Çekirdeği parçalıyorsunuz, çekirdek parçalanınca da çok büyük miktarda enerji elde ediyorsunuz. Bunu önce insanları yok etmede kullandılar. Yine talihsiz bir şekilde Japonya’da Hiroşima ve Nagazaki’de kullanıldı. Ama onun vicdan azabıyla sanırım ‘Barış için nükleer’ kampanyasıyla da bu yöne kaydı.

İlk düşünüldüğünde şöyle bir hayal vardı: ‘Binlerce reaktör yapılacak. Elektrik sayacı kullanılmayacak”. Çünkü binlerce reaktör olduğu için elektrik çok ucuz olacaktı. Gelinen noktada 440 civarında reaktör var. Özellikle Asya’da yapımı sürmekte olan reaktörler var. Ama Batı artık nükleer santral yapmıyor.

Nükleer enerji Türkiye’de ne zaman gündeme gelse ‘Enerjiye çok ihtiyacımız var’ deniliyor. Bu ne kadar gerçeği yansıtıyor?

Benim takip ettiğim kadarıyla nükleer enerji Türkiye’de 70’lerde Akkuyu ile gündeme gelmiş. 74 yılında yer lisansı alınmış. “Enerjide dışa bağımlıyız. Nükleer santral kurarsak sanki bütün enerji sorunu çözülecek” deniliyor. Nükleer santral yapıldığında elektrik enerjisi için kullanılacak. Bu arabamızın petrolünü karşılamıyor. Kurulacak santral, gücüne bağlı olarak ihtiyacın en fazla yüzde 5’ini karşılayacak.  

Peki Türkiye’nin alternatifleri ne?

Birincisi kayıp ve kaçakların giderilmesi. Hâlâ yüksek düzeylerde dağıtım kayıpları var. Bunları düzeltmezsen, nükleer de kursanız bir miktarını etrafına boşuna saçıyorsunuz demektir.

İkincisi, verimliliği arttırmamız lazım. Bunu hepimiz yapabiliriz. Örneğin evimizdeki elektrikli aletlerin enerji tüketimine dikkat etmiyoruz. Rengine, boyuna, hacmine bakıyoruz, ama hiçbir zaman elektrik tüketimini sormuyoruz. Oysa evimizdeki buzdolapları 24 saat çalışır. Pek çok ülkede artık oldukça düşük düzeylerde enerji tüketen ev aletleri kullanılıyor. Sanayiinin verimi gözden geçirilmeli. OECD ülkeleri arasında verimlilik bakımından alt sıralardayız.

Türkiye’de bir birim enerjiyle üretilen değer çok düşük. Hem sanayide, hem kendi yaşamımızda, evimizde, işyerimizde enerji verimliliği konusunda bir şeyler yapmamız lazım. Mesela milyonlarca bilgisayar kullanılıyor. Kullanmadığımız zamanlarda bunları kapattığımızda bir santrale eş değer tasarruf yapılabiliyor. Evimizdeki aletlerde kırmızı ışıklar var. Bu aletleri tamamen kapattığımızda kırmızı ışıklar yanmıyor. Ama evimizde en az 5-6 tane bu tür alet var. Bunlar belki minik minik, ama kapattığımızda oradan da bir santrallik tasarruf edebiliyoruz. Dolayısıyla önceliğin eğitimle bu yönlere verilmesi lazım.

Yani bir yanda çevreyi, ülkeyi, insan sağlığını riske edecek nükleer reaktörler var, öbür tarafta da buna gereksinimi ortadan kaldıracak önlemler var. Öncelik ikincisine verilmeli. Hâlâ bir enerji açığı varsa rüzgar var, güneş var.

Nükleer atıklar ne yapılıyor?

Nükleerin riskleri ciddi, atıklarının riski çok daha ciddi. Nükleer reaktörden çıkan atık yakıttan çok daha radyoaktiftir. Atık misliyle kirlenmiş olarak çıkar, çok yüksek düzeyde ışınım yapar. Mesela yanında duramazsınız. Nitekim Fukişima’da reaktörlerden birinin yakıtları havuza alınmıştı. O havuz bile tehlike. Atıkları, “işim bitti, kenara koyayım” diye başıboş bırakamıyorsunuz. Örneğin reaktörün çalışması sırasında bir miktar plütonyum üretiyorsunuz. Plütonyum bomba yapım malzemesi. Bu teknoloji bilinen bir şey ve insanların bu amaçla kullanması söz konusu. Atıklar uzun süre ışınıyor. Hem fiziksel olarak soğuması lazım, hem de içindeki radyoaktif maddenin bozunması lazım.

Mesela Amerikalılar nihai bir mezarlık arayışı içindeydiler. Nevada yakınlarında Yuka Dağı’nda ciddi paralar harcanarak nihai bir mezarlık yapılmaya çalışıldı. Milyar dolarlar harcandı. Amaç çıkan bütün atıkları oraya gömmekti. Yerin metrelerce altında olacaktı. Ama bunu öyle bir güvenli yapacaksınız ki, atıklar sizden sonraki nesillerin de suyunu, toprağını kirletmeyecek. Ama yapılan çalışmalarda ve deneylerde görüldü ki, böyle bir şey şu an için mümkün değil. Ve oradaki insanlar da “Biz bunu burada istemiyoruz” dediler. Harcanan para fiilen oraya gömülmüş oldu.

Başka ülkelerde az sayıda ayırma tesisi var. Yani içinden o plütonyumu çekip alan, atıktan ayırım yapan tesisler var. Almanya’da var mesele. Her sene oraya atıkların nakli sırasında insanlar zincir oluşturup trenleri engellemeye çalışıyor. Bunun dışında atıklar hala birikmekte.

Bir de Çernobil tanıklığımız var...

Türkiye’de belli bir yaşın üstündeki herkes tanık oldu. Oradaki insanlar da, kendi insanlarımız da acı çekti. 25 sene geçti ama hâlâ “Ailemde insanlar kanserden öldü” diyenler var. Çernobil’in etrafındaki insanların akıbetleri ne oldu hiç bilmiyoruz. Japonya’da “şu kadar kahraman insan, insanlığı kurtarmaya çalışıyor” deniliyor. Bu tabi takdir edilecek bir şey. Çernobil’de de, 500 bin, belki daha fazla insan o yangını, patlamaları, radyasyonun etrafa saçılmasını engellemek için çalıştılar, hayatlarını riske ettiler. Kimlerdi bu insanlar? Bunların içinde bir kısmı belki kanser. Bunu bilmiyoruz. Çernobil’in arkasından SSCB parçalandı, insanlar dağıldı ve şu an o insanlar izlenmiyor. Hatta Çernobil’den sonra kanser olup ölenlerin sayısını da bilmiyoruz. Kimilerine göre 4-6 bin kişi, ama bazı kaynaklara göre de 60 bin -100 bin kişi. Tabi o insanları tanımayınca kağıt üzerinde rakamlar gibi duruyor. Halbuki bu yakınındaki insanlar için çok büyük bir acı kaynağı. Belli bir jenerasyonun çocuk yapmaması gerekti mesela. Çünkü etkilerin diğer nesillere geçirilme, sakat doğum yapma riski vardı. O insanlara “Bunu göze alırsan çocuk yap” denildi. Düşünebiliyor musunuz insanlara “Senin neslin burada sonlanmalı” diyorsunuz. Bunlar 5-10 kişi değil, çok sayıda. Çernobil’in etrafında belli bir alan hâlâ boş. Şimdi Fukişima civarında 200 bin kişiyi boşalttılar ve hâlâ radyasyon kontrol altına alınamadı. Büyük bir ihtimalle bu 200 bin kişi geriye dönemeyecek. Yani üstleri başlarıyla evlerinden çıktılar ve başka bir şehre gitmek durumundalar.

Peki Akkuyu’da nükleer santral yapılması iddia edildiği gibi Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılığını azaltır mı?

Yapacak olan Ruslar, çalışacak olan teknik ekip büyük olasılıkla Ruslar. Bizim insanımıza büyük bir ihtimalle inşaat işçiliği, bekçilik gibi işler kalacak. Yakıt tamamen dışarıdan gelecek. Atık konusunda da ortada bir plan yok.

Akkuyu’ya yapılması planlanan santralle ilgili proje görüşülürken Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu bir bilgilendirme toplantısı yapmıştı. Atıklarla ilgili soru soruldu. Kurum temsilcileri, “Türkler çok zekidir, eminim bunu da bir şekilde halleder” diye yanıt verdiler. Anladığım kadarıyla atıklar konusunda bizde de uzun erimli plan yok. Hatta insanların “Acaba başka yerlerin atıkları da buraya mı gömülecek” diye kaygıları var.

Akkuyu’da santralin kapanma dönemine ilişkin ortada bir plan da gözükmüyor. İlk başta yer lisansı alınırken Türkiye’nin gündeminde olmayan şeyler de var bugün. Birisi deprem. Akkuyu’nun 25 kilometre ötesinden fay geçiyor. Güneyinde Kıbrıs yayı denilen Yunanistan’la Türkiye arasındaki bir deprem hattı var. Bunlar o tarihte bilinmiyordu.

O dönemde var olmayan başka bir şey de turizm. Santral, güneydeki turizmin sonu anlamına gelebilir. Çünkü reaktörlerin normal çalışması sırasında da zaman zaman dışarıya radyoaktivite veriliyor. Bu düzey yüksek olduğunda ya da “Sızıntı var” dediğinizde Ege ve Akdeniz’in turizmi durur. Akdeniz’in tarım potansiyeli de olumsuz etkilenir, ürünleriniz para etmez. (Ankara/EVRENSEL)


‘AKKUYU YENİDEN ELE ALINMALI’

Bir de soğutma sorunu var. Nükleer santraller dere, nehir ya da deniz kenarına kuruluyor. Çünkü soğutma için çok miktarda su gerekiyor. Bunu daha soğukça bir suyla yaptığınızda reaktörün verimi çok daha fazla oluyor. Ama Akdeniz’in suyu sıcak. Akkuyu’da denizden alınan su da sıcak olacağı için verim kaybı olacak.

En önemlisi de orada yaşayan insanların hayatını riske etme sorunu var. Yer seçiminde nüfusun az olduğu yerlere bakılır. Ama olan kazalara baktığımızda santrallerin etrafında kuş uçuşu yüz binlerce insan yaşıyor. Benzer bir şey Akkuyu için de geçerli. Kuş uçuşu mesafede çok sayıda yerleşim yeri var. Bütün bunlar üst üste konulup yeniden değerlendirilmeli.


‘GÜNEŞ VE RÜZGAR DEĞERLENDİRİLMELİ’

Mesela Almanya bir program çerçevesinde nükleeri hayatından çıkartma kararı aldı. Japonya’daki kazayla beraber buna hız verdi. Ama bunu yaparken rüzgar, güneş gibi yenilenebilir kaynaklara ilişkin de çok ciddi planları, programları var. “Belli bir tarihe kadar bizim enerjimizin şu kadarı yenilenebilir kaynaklardan oluşacak” diyorlar. Biz de bunu da göremiyoruz. Üstelik bizim Almanya’ya kıyasla güneşimiz de rüzgarımız da çok bol.


KAVRAM KARGAŞASI YARATILIYOR

Nükleer enerji Türkiye’de çok bilinen bir konu değil. ‘Cep telefonu, televizyon da radyasyon yayıyor. Bunları da mı kullanmayalım’ denilerek nükleer santral savunuluyor. Bu kıyaslama bilimsel gerçeklere uyuyor mu?

Radyasyon deyince, çok geniş bir aralıkta radyasyondan bahsediyoruz. Nükleer reaktör dediğimizde ise biz ‘İyonlaştırıcı radyasyonu’ kastediyoruz. Alfa, Beta, Gama gibi enerjisi yüksek radyasyondan konuşuyoruz. Tabi ki, cep telefonlarının riskiyle ilgili de endişeler var. Ama cep telefonundaki dalga ve onun riski birinci derecede konuşanla ilgili bir şey. Ama nükleer santralden saçılan radyoaktivite hem daha yüksek enerjide, hem de sağlığa etkisi çok daha ciddi. Örneğin Alfa taşıyan bir kirlilik vücudunuza girdiğinde çok fazla bozulmalara sebep oluyor. Dolayısıyla iki radyasyon birbirinden farklı. Burada kavram kargaşası yaratmamak lazım. Nükleer kazada sözü edilen ‘İyonlaştırıcı radyasyon’. O da hem dışarıdan ışın olarak bizi etkilediğinde, hem de vücudumuza girdiğinde etkileri ciddi oluyor. Kanser yapabiliyor mesela.


SANTRALİ KAPATMAK DA DERT

“Diyelim ki nükleer reaktör kazasız belasız ömrünü doldurdu. Artık kapatmak istiyorsunuz. O zaman kilit vurup çıkamıyorsunuz. O reaktörü ayırmanız lazım. Radyoaktif kısımları ayrı saklamanız lazım. Bu bile oldukça yüklü bir maliyet doğuruyor. Yani santralin kapanması da, maliyet hesaplarında ele alınması gereken bir konu.

www.evrensel.net