Ekonomik liberalizm, siyasi gericiliği besliyor

Ekonomik liberalizm, siyasi gericiliği besliyor

Avrupa'da haftanın gündemi Emmanuel Macron’un özgürlükleri kısıtlayan düzenlemeleri, Almanya'daki koalisyon görüşmeleri ve Carillion'un iflası vardı.

Fransa’da Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un özgürlükleri kısıtlayan düzenlemelerinin yoğunlaşması, uyguladığı politikaların bütünlüğü üzerine bir tartışmanın artmasına vesile oldu. Özellikle de ülkenin en zenginleri lehine uyguladığı ekonomik reformlar ile yoksulların siyasi özgürlüklerinin giderek daha fazla kısıtlanması arasındaki bağ tepki çekiyor. Çevirdiğimiz yazı ekonomik liberalizm ile siyasi saldırganlık arasındaki bağı Fransa örneğinde sorguluyor.  

ALMANYA’DA SEÇİM VE AFRİN GÜNDEMLERİ

Almanya’da SPD ile CDU/CSU arasında yapılan görüşmeler sonunda yeni bir büyük koalisyon kurulması konusunda parti yönetimleri prensip olarak anlaştı ama SPD tabanı buna karşı çıkıyor. Bu pazar günü Bonn’da yapılacak genel kurul da sosyal demokrat delegeler ikna edilmeye çalışılacak.

Öte yandan Türkiye’nin Afrin’e saldırı planı da Almanya’da da tartışılan bir konu. Konuyu önemli yapan operasyonun ABD askerleriyle çatışmayı, Trump’la arayı bozmayı göze almak anlamına geliyor olması.

İFLAS EDEN İNGİLİZ ŞİRKETİ CARILLION

Bu hafta İngiltere’deki ana gündem, pazartesi günü iflas eden Carillion şirketi oldu. Carillion şirketi, “Yarınları daha iyi yapmak için” sloganıyla devletten milyarlarca sterlinlik ihaleleri aldı ama binlerce işçinin yarınlarını gasbetti. 

İnşaat sektöründe ve diğer alanlarda hızlı büyüme gösteren ve yüksek oranda devlet ihaleleri alan şirketin iflasının, devlet kurumlarını ve piyasayı nasıl etkileyeceği tartışılıyor. Şirketi bu duruma getiren kişilerin yüklü miktarda ödemeler alarak şirketten uzaklaşmaları halkın kabul edebileceği bir durum değil.


EMMANUEL MACRON YA DA ÖZGÜRLÜKLERE KARŞI LİBERALİZM 

Clementine AUTAİN*
Liberation

Emmanuel Macron (Fransa Cumhurbaşkanı) hızlı bir ekonomik liberalizmin savunucusuydu, herkes hemfikirdi. Servet vergisini yok ederken ya da iş yasasını yok etmede son noktayı koyarken belki de Cumhurbaşkanının acımasız ve radikal tavrı kimilerini şaşırtmıştır, fakat bunları yapması zaten bekleniyordu. Ancak Macron artık ekonomik liberalizminin diğer yüzünü de göstermeye başladı: Bireysel ve kolektif özgürlüklere karşı, demokrasiye karşı, sağlam bir saldırı ve insan haklarının ikincil plana itilmesi... 

Sakin tavrıyla, “hoşgörüsüyle” ve göstermelik modernitesiyle, aday Macron özgürlükler rüzgarının en ileri savunucu olarak onu, insan haklarının büyük ülkesi üzerinde estirecekti. Fakat bunun yerine parlamento ve meclis tartışmasının yerine kararnameleri tercih eden, ebedi bir olağanüstü hal durumunu savunan, iltica hakkına saldıran, sendikal hakları baltalayan, uluslararası düzeyde otokratik ve özgürlük düşmanı rejimleri sempatiyle karşılayan birisini bulduk. 

Basın mensuplarına yönelik düzenlediği toplantıda yeni bir yönü daha ortaya çıktı: Basında merkezileşmenin yaygınlaşması ve enformasyon endüstrisinde artan sosyal güvencesizlikten memnun olmama yerine, Macron ‘fake news’leri (yalan haberleri) hedef aldı. Mahkemeye başvurma konusunda gerekli tüm yasaların mevcut olduğu göz önünde bulundurulduğunda Cumhurbaşkanının aslında yalan haberlere karşı değil, geniş bir bilgilendirme ve basında siyasi çoğulculuğa karsı saldırdığı görülecektir.   

Fransız gazetecilik tarihinin çanak soruları eşliğinde Elize Sarayı’nda gezerek, ikinci devlet kanalında ustaca bir propaganda sahnesi sergilemesi Emmanuel Macron’u tatmin etmedi. Artık neyin doğru neyin yanlış olduğuna kendisi karar vermek istiyor. Demokrasiye hoş geldiniz... 

Beni en çok şaşırtan ise Macron ve hükümetinin özgürlükler aleyhine bu kadar mesafeli tavır almasının doğurduğu şaşkınlıktır. Sanki bu parlak düşünceli kişiler başka türlü olabileceğini, ultraliberal Macron’un özgürlükler ve insan hakları savunucunu olabileceği safça düşünüyorlardı. 

Siyasi mantık inatçıdır: Ekonomik liberalizmin kopmaz diğer yüzü toplum üzerinde denetimi arttırma ve demokrasiyi zayıflatmadır. Sermayenin özgürlüğü demokrasiyi de birlikte ilerletir hikayesi, 20. yüzyıldaki çocuklara yönelik bir masaldır. 

ABD bu konuda bizlere Donald Trump’la birlikte iyi bir ders veriyor: Ekonomik liberalizmin en ileri ülkesi özgürlükleri yok eden, cinsiyetçilik ve ırkçılık konusunda erdem fışkıran, ve insan hakları açısından dünyaya düşman olan bir devlet başkanı tarafından yönetiliyor. 

Avrupa’da bu formüle canlılık veren Margaret Thatcher oldu. Onun egemenliğinde en zenginlerin vergilerinin düşürülmesi ve kamu hizmetinin zincirleme gerilemesi, sendikal özgürlüklerin kısıtlanması ya da Güney Afrika’daki ırkçı rejiminin mahkum edilmesinin reddedilmesiyle birlikte hayata geçirildi. Unutmamak gerekir ki Thatcher, Mandela’yı bir terörist olarak görüyordu ve İrlanda Davasının Önderi Bobby Sands’ın ölmesine göz yumdu. 

Son 40 yıl içinde büyük acılara yol açmakla ünlü bu politikalar, yani ekonomik liberalizm ile artan toplumsal denetim ikilisinin hayata geçirilmesine, (bugün) Macron’un Fransası öncülük ediyor. 

Hükümet bir yandan şirket yönetimlerine bir yandan toplu işten çıkarma izni, gerekçe bildirmeden işten çıkartma olanağı ve süresiz iş sözleşmesiyle çalışan işçileri çıkartarak güvencesiz süreli sözleşmeye çalışan işçileri alma özgürlüğü veriyor. Diğer yandan ise “geçerli” gerekçe olmadan “makul” iki iş teklifini reddeden işsizleri işsizlik kurumundan siliyor. 

Bir yandan işçi mahkemelerinde şirketlerin alabileceği cezalar hafifletilirken, diğer yandan ise bir işçi, patronun bürosunda konfeti atmaktan 17 bin avro para cezasına çarpıtılıyor. 

Hükümet servet vergisine son veriyor ve sermaye rantçılarına kıyak geçiyor, aynı esnada Suriyeli mülteciler ve evsizlerin sefaletine göz yumuyor. 

(...) Ekonomik liberal politika, yaşam koşulları kötüleşen alt sınıfların çıkarlarına somut olarak ters. Bundan dolayı özgürlüklerin kısıtlanması, ekonomik alanda elinde bulunanları çıkartan devletin gücünün teyit edilmesi ve isyan alanlarının sınırlandırılması ve her türlü başkaldırma olanağının yok edilmesi için bir gereklilik haline geliyor. (...)

*”Boyun Eğmeyen Fransa” Grubu Milletvekili

(Çeviren: Deniz Uztopal)


DELEGELERE ATILAN YEM

angela merkel

Aert van RIEL
Neues Deutschland

SPD delegeleri sahte vaatlerle avlanacak. Birkaç hafta önce SPD yönetimi, Hristiyan Birlik partileriyle sonucu tartışmaya sunulacak sondaj görüşmeleri yaptıklarını bildirmişlerdi. Açıkça yalan söylendi. Görüşmelerde azınlık hükümeti alternatifi ciddi olarak  gündeme bile getirilmedi. Şimdi sosyal demokratlar, pazar günü Bonn’da yapılacak delege toplantısına bağlı olarak, sondaj sonunda üzerinde hemfikir olunan sözleşmedeki belli konuların daha sonra da partiler tarafından tartışılacağını söylüyorlar. Bu ciddiye alınacak bir açıklama değil. Görüşmelerde ortaya çıkan sözleşme SPD yöneticilerinin çoğunluğu tarafından onaylandı. Belirlenen hatta bir değişiklik olması imkansız. Ne iş piyasası, ne artan kiralar, ne de Almanya’nın dış politikada askeri gücüyle kendi çıkarlarını savunması konusunda tartışma ve değişiklik yapma olanağı var. Mülteciler de geldikleri ülkelerin diktatörlerinin desteğiyle Avrupa’nın kapılarından geri çevrilecek.   

SPD yönetimi, parti delegelerini avlasa bile büyük koalisyonun kurulması sallantıda. Koalisyon sözleşmesinin tüm SPD üyelerinin onayına sunulması zorunlu. Tabanın ikna edilmesi ise delegelerin ikna edilmesinden oldukça zor. 

(Çeviren: Semra Çelik)

 


ERDOĞAN ABD İLE ARAYI BOZMAYI GÖZE ALIR MI?

recep tayyip erdoğan ve donald trump

Gerd HÖHLER
Neue Presse

On yıllardır Türkiye, ABD’nin vazgeçilmez müttefikiydi. Ortadoğu’ya uzanan en önemli köprü olarak görülüyordu. Recep Tayyip Erdoğan’la bu ilişki değişmeye başladı. Suriye’de tehlikeli bir çatışma tehdidi var. Erdoğan, Kuzey Suriye’deki Kürt milislerine karşı askeri bir operasyon planlıyor. İşin tehlikeli yanı ABD’nin bu Kürt milisleriyle birlikte IŞİD’e karşı 30 bin kişilik bir sınır koruma gücü oluşturmak istemesi. Türkiye Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, iki müttefik arasında düzeltilmesi imkansız zararlar oluşacağı uyarısında bulundu. Erdoğan ise daha da ileriye giderek NATO’nun ABD’nin oluşturacağı sınır koruma gücüne karşı çıkmasını istedi. 

Özellikle 2016 temmuzundaki darbe girişiminden beri Ankara ve Washington arasındaki ilişkiler eskisi gibi hiç olmadı. Türkiye Pensilvanya’da yaşayan Fethullah Gülen’in teslim edilmesini talep etti. Şimdiye kadar herhangi bir sonuç çıkmadı. Erdoğan darbe girişiminin ardında Gülen’in olduğunu iddia ediyor. Ayrıca İran’a yönelik yaptırımları çiğnediği gerekçesiyle Hakan Atilla’ya karşı açılan davanın da Gülen’in inisiyatifinden kaynaklandığına inanılıyor. Erdoğan davayı, Türkiye’ye yönelik bir komplo olarak değerlendiriyor. Bu dava onu  bizzat ilgilendiriyor; çünkü tanıkların ifadesine göre, yaptırımlara rağmen İran’la ikili ekonomik ilişkilerin sürdürüldüğünden sadece haberdar olmakla kalmıyor, bu tür tehlikeli ilişkilere izin veren kişi de Erdoğan aynı zamanda.  

Böylece 2013 sonunda Erdoğan hükümetini sarsan İran’la bağlantılı rüşvet skandalı tekrar alevleniyor. Bilindiği gibi, o zamanlar Erdoğan’ın oğlu da hedefte olunca soruşturmalar durdurulmuş, soruşturmaları sürdüren yüzlerce polis, savcı ve hakim görevden alınmıştı. 

ABD ile Türkiye arasındaki uzlaşmazlıkların listesi giderek uzuyor. Örneğin Erdoğan’ın korumalarının Washington’da muhalif göstericileri dövmesi, Rus hava savunma füzelerini satın alma planı, Türkiye’de hapse atılan Amerikalı din adamı üzerine yapılan pazarlıklar, karşılıklı olarak vatandaşlara Gezi uyarısı yapılması, vize yasakları ve ABD’nin Suriye’de bir terör ordusu kurduğu iddiasıyla Erdoğan’ın ikili sözleşmeleri iptal edeceği tehdidi...

POLİTİKA MI YAPIYOR BELAGAT MI?

Çoğu zaman olduğu gibi Erdoğan’ın gerçekten politika mı yoksa sadece belagat mı yaptığı belli değil. Washington’a yönelik saldırılar iç politikada hedef saptırma amaçlı olabilir. Erdoğan, yıllardan beri Türkiye’nin düşman ve komplocularla çevrili olduğu üzerine politika yapıyor zaten. Bu kez de sadece kendi seçmenlerini değil, Türkiye’de geleneksel ABD karşıtı olan sol entelektüelleri de yanına almayı hedefliyor. Ayrıca tabii ki Türk milliyetçilerinin oylarını da toplamayı amaçlıyor. Bu stratejisinin başarılı olduğunu aşırı sağcı Devlet Bahçeli’nin Erdoğan’la omuz omuza yürümesi ortaya koyuyor. 

Ankara’daki batılı diplomatlar Erdoğan’ın ABD ile köprüleri yakacağına inanmıyorlar. Böylesi bir durum sadece NATO ile ilişkilere zarar vermekle kalmayıp AB ile ilişkilerde yeni bir krizin doğmasına neden olurdu ve Türkiye’yi tümüyle Rusya’nın kucağına iterdi. Erdoğan’ın, Türkiye’yi daha da istikrarsız hale getirecek olan ABD yaptırımlarını engellemek için böylesi spekülasyonlar yapmış olabileceği düşünülüyor.

Suriye’deki son gelişme ise  somut bir şey ve çok tehlikeli bir yöne doğru gidiyor. Eğer Erdoğan ordusunu Kürt milislerinin üzerine gönderirse ABD ile direkt çatışmayı göze almış demektir ve bunun sonuçları da şimdiden tahmin edilemeyecek kadar büyük olur...

(Çeviren: Semra Çelik)


EĞER CARILLION ŞİRKETİ BATARSA, SORUMLULAR BAŞARISIZ OLDUKLARI İÇİN ÖDÜLLENDİRİLMEMELİ

carrilion

Telegraph 
Başyazı

Carrilion şirketin inşaat sektöründe olağan dışı ve geniş çaplı işler için ihale alması, şirketin boyundan büyük işlerle uğraştığının iyi bir göstergesi. Carillion şirketi yere çakılma riski ile karşı karşıya. Bu yüzden 43 bin çalışan, hissedar ve vergi ödeyen vatandaş için şirketin çökmesi büyük sonuçlar doğuracak. Bunun en büyük sorumlusu, şirketin sorunlar yaşadığı çok açık ortadayken halen bu “dev yaratığa” büyüme olanağı sağlayan ve besleyenlerdir.

Şirketin kâr oranının sorunlu olmasına ve uyarılara rağmen Ulaşım Bakanlığı ve Savunma Bakanlığı tarafından yeni kontratlar imzalanması anlaşılabilecek bir durum değil. 

Birçok altyapı projesinden dolayı, Carillion şirketinin batması en iyi koşulda bile devlet kurumları için büyük sorunlar yaratacak gibi görünüyor. Şimdi öncelik, nelerin kurtarılabileceği konusunda uğraşmak. Ama sorulacak önemli sorunlardan birisi, bakanların ve yetkililerin kamu kurumlarının tek bir şirketle sözleşme yaparak neden bu tarz bir risk aldıkları. 

Haklı olarak, hükümet şirkete mali destek vererek kurtarmayı reddediyor ve hissedarlar ile alacaklıların sorumluluk alması gerektiği konusunda ısrarlı davranıyor. Ama birçok Carillion sözleşmesi devlet kurumlarıyla olduğu için bakanlara düşen önemli sorumluluklar var, hükümetin çözüm opsiyonları ise çok kısıtlı.

Eğer Carillion gerçekten batarsa, şu an sorumlu olduğu bazı projeleri hükümetin yeniden gözden geçirmesi gerekecek. (...)

Vergi ödeyen vatandaşın hiçbir koşulda anlayışlı olmayacağı durumlardan birisi de, şirketi bu hale getiren kişilerin yüklü miktar ödemelerle şirketten uzaklaşmaları olacak. Başarısız kurumları yönetenlerin ödüllendirildiğini birçok kez gördük. Bu gidişatı durdurmanın vakti geldi.

(Çeviren: Çağdaş Canbolat)

Son Düzenlenme Tarihi: 20 Ocak 2018 03:58
www.evrensel.net