‘Halklarımız birbirinden  uzaklaşmadan çözüm sağlanmalı’

‘Halklarımız birbirinden uzaklaşmadan çözüm sağlanmalı’

Emek Partisi Genel Başkanı Selma Gürkan, hükümetin “komşularla sıfır sorun”dan, “sıfır komşu” aşamasına gelişini, Kürt sorununun çözümünde gelinen aşamayı, Alevilere yönelik baskı ve tehditleri, son dönemde artan çatışmaları değerlendirdi. Gürkan’a yönelttiğimiz sorular ve yanı

Sultan Özer

‘ABD’NİN ÇIKARLARINI GÖZETEN BİR POLİTİKA’

Önce dış politikayla başlayım. AKP hükümeti göreve geldiğinde ‘işkenceye sıfır tolerans’ dediği gibi dış politikada da ‘komşu- larla sıfır sorun’ demişti ama şimdi komşularla savaş noktasına gelindi. Neden böyle oldu?

Aslında hükümet başlangıçta Türkiye’nin bağımsız bir dış politikası varmış gibi ortaya çıkmıştı. Bugün, gelinen noktada tamamen, ABD’nin ve uluslararası güçlerin çıkarlarını gözeten bir politika izleniyor. İç politika da buna bağlı gelişiyor; Suriye ve Kürt meselesinde olduğu gibi.
2008 - 2009 yıllarında dünyayı sarsan ekonomik krizin ardından kapitalizmin seçeneksizliğinin tartışıldığı bir dönem geçirdik. Kapitalizmin yarattığı işsizliğe ve yoksulluğa karşı, aynı zamanda ülkelerindeki dikta rejimlere karşı, Kuzey Afrika’dan başlayıp Ortadoğu’yu saran, iş, adalet ve özgürlük talepli halk ayaklanmalarına tanıklık etmiştik. Bu halk ayaklanmalarına ABD’nin müdahalesi olacaktı, ama nereden, nasıl müdahale... ABD tam da Ortadoğu’nun yumuşak karnı diyebileceğimiz, Kuzey Afrika üzerinden, NATO desteğiyle Libya’ya müdahale etti.
Bir diğer yumuşak karın Suriye. Hükümetin uyguladığı dış politika, Suriye iktidarı ve muhalefeti ile ilişkiler, diğer bölge ülkeleri ile kurulan ilişkiler vb. nereden bakarsanız bakın ABD’nin bölgedeki beklentilerinden ve çıkarlarından farklı olmadı.

Başbakan o dönemde NATO’nun Libya’da ne işi var demiş, bir hafta geçmeden Libya’ya NATO müdahalesini savunmuştu...

Tabi bu da bir örnektir. ABD’nin müdahale etme ihtiyacı üzerinden NATO’nun Libya’ya müdahale etmesine itiraz etmez duruma gelmişti. Hatırlarsak, ilk gerilim İsrail’le yaşanmıştı. Davos’taki “one minute” çıkışı, Mavi Marmara gemisine müdahale ekseninde İsrail ile ilişkiler gerilmişti. Aslında bu bir bakıma, halk dilinde denildiği gibi ‘kayıkçı dövüşü’ ydü.
‘Bu gerilim iktisadi çıkarlara uygun değildir’ denilerek, BM vb. gibi yan kurumlar aracılığıyla, diplomasi diliyle ayar verildi. Bu ayarın başka bir versiyonunu son günlerde Suriye’de görüyoruz. Suriye Kürtlerinin oluşturdukları özerk bölgeler gerekçe gösterilerek, Türkiye hükümetince, hemen askeri çözüm üzerinden Suriye sınırlarına yığınak yapıldı. Geçtiğimiz günlerde, ABD dışişleri yetkilisi ‘Bu kadar askerileşmeyi doğru görmüyoruz’ diyerek müdahale etti.

O zaman ABD olası Kürt devletini destekliyor sonucu mu çıkıyor?

Destekliyor diyemeyiz ama şu anda ABD’nin bölgedeki hesaplarını bozan bir oluşum da değil. Bu yüzden şimdilik müsaade ediyorlar ama 3- 5 gün sonra bu oluşumla ilgili tasarrufları ne olur tam kestiremeyiz.

‘SURİYE POLİTİKASI DÜŞMANLAŞMAYI ESAS ALIYOR’

Başbakan kendi politikalarını desteklemeyen herkesi Esad’a destek vermekle suçluyor. EMEP Esad’ı mı destekliyor?

Böyle olmadığı çok açık. Biz Suriye’yle kriz döneminde defalarca, ‘Türkiye’nin dış politikasının komşularıyla ilişkisinin dostane olması gerektiği’ açıklamaları yaptık.
Düne kadar Esad Sayın Başbakanın aile dostuydu, birlikte tatile çıkıyorlardı. Bugün ne değişti? “Esad halkına zulmediyor” deniyor, Esad halkına yeni zulmetmiyor ki. Başbakanın aile dostuyken de zulüm vardı, bugün de var. Bugün olan, ABD’nin Ortadoğu’ya Suriye üzerinden müdahalesidir. Türkiye, ABD’nin bir eli olarak bu müdahaleyi gerçekleştiriyor. Buradan baktığımızda Türkiye hükümetinin yapması gereken şu olurdu; Suriye halkının demokrasi talebi varsa bunu kendisinin gerçekleştirmesi, diğer ülkelerin de bu karara saygı duyması... Kaldı ki bugün Suriye muhalifleri dediğimiz hareket Suriye halkını temsil etmiyor. Suriye muhalif hareketi, bir avuç çete ya da silahlı terörist gurupların çıkışıdır ve bunların silahlandırılması, eğitilmesi ve desteklenmesinin ABD, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye eliyle olduğunu biliyoruz. Çeşitli istihbarat örgütleri de bunu açıkladı.
Suriye’de iktidar seçeneği olacaksa Suriye halkının kendi tercihi olması gerektiğini söyledik.
Ama yapılan şey, ABD’nin Ortadoğu’ya ilişkin politikaları etrafında Türkiye’nin sürece müdahil olmasıdır.
Hükümetin ve egemen güçlerin Suriye politikası, düşmanlaşmayı, tehdidi esas almıştır. Ortadoğu’daki kamplaşmalara baktığımızda, ABD politikalarıyla çok örtüşmeyen ülkeler, İran, Lübnan Suriye var. Diğer tarafta da Bahreyn, Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi ülkeler var.  Bu kamplaşma Sünni ve Şii hilali olarak adlandırılmaktadır. Ancak, bu kamplaşmanın esasını bölgesel aktörler etrafında oluşan güçlerin ittifaklaşması olarak görmek gerekir. Yani, bölgesel güçlerin mezhepler üzerinden bloklaşması diyebiliriz.

Türkiye’de Alevilere yönelik politikalar Suriye’nin bir yansıması mı?

AKP’nin ortaya çıkış sürecinin bir yanıyla cemaatler koalisyonuna, Sünni Müslüman topluluğuna tekabül ettiğini biliyoruz. Ama Suriye meselesi ve Ortadoğu’daki cepheleşmelerle birlikte Aleviler ve Kürtler üzerindeki ayrışma daha da derinleşmiştir. Esad’la çelişkiler derinleştiğinde ve ilk tartışmalar başladığında, seçim dönemi Başbakan, Kılıçdaroğlu’nun mezhebine atıf yaparak seçmenlerine yuhalatmıştı. Bir diğeri de Esad’ın Nusayri kimliğini çağrıştırarak, Kılıçdaroğlu’nun da bu kimliği üzerinden ortaklık sağladığı iddiasını getirmiş, Türkiye halkını Alevi-Sünni kamplaşmasına çağıran söylemlerde bulunmuştu. Akabinde de Alevi evlerine işaretler konuldu ve bu tür tartışmalar yaşanmaya başladı. Normal şartlarda elbette Sünni ve Alevi halkların birbirine düşmanlığı yok. Sünni halk durduk yerde “gideyim de şu Alevi evini işaretleyeyim” demez. Ama egemenlerin uyguladığı politikalar halk arasında ayrımcılığı kışkırtmaktadır.

‘TEK DİN SÖYLEMİ DİL SÜRÇMESİ DEĞİL’

Alevilere ilişkin son yargı kararları, Diyanetin açıklaması, Başbakan ve Hükümet üyelerinin söylemleri... Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP Hükümeti kurulduğundan bu yana, Türkiye Cumhuriyeti’nin tekçi mantığını devam ettiren bir yaklaşım sergiledi. Bu tekçi yaklaşım inançta, etnik kimlikte vb. aynı şekilde egemen mezhep, Sünni İslam’ın değerleri neyse, bütün diğer kesimlerden de bu değerleri benimsemesi ve içselleştirmesi beklendi. Tek din açıklaması yapıldı ama dil sürçmesi diye düzeltildi. Oysa dil sürçmesi değil, gerçeğin dışa vurumuydu. Alevilerin cemevleri cümbüş evi diye küçümsendi, şimdi de ucube olarak nitelendiriliyor. Bu tariflerle, Alevi inancı aşağılanıyor, yok sayılıyor ve asimile ediliyor. Oysa Alevilerin talepleri çok açıktı. Zorunlu din derslerinin kaldırılması, gerçek laikliğin sağlanması...
Bu ülkede demokratikleşmenin temel kriterleri; Kürt sorununun demokratik çözümü, gerçek laiklik, din ve inanç özgürlüğü, basın özgürlüğü, sendikal hak ve özgürlükler gibi temel hak ve özgürlüklerdir. Bunların sağlanması gerekirdi. Alevilerin talepleri de bu ülkenin demokratikleşmesinin vazgeçilmez unsurlarıdır.

‘HAK İSTEYENLER HDK DE BİRLEŞEBİLİR’

İşçiler, kadınlar, gençler, Kürtler, Aleviler... Tüm kesimler hükümetin hedefinde…

Evet, hükümet hakkım diyenin, hak isteyenin karşısına dikiliyor. Her toplumsal kesim de kendi sorunuyla baş başa kalarak mücadele etmeye çalışıyor. Tam da bu sorunlardan, geniş toplumsal kesimlerin sorunlarından ve mücadelesinden bahsederken, bunları birleştirebilecek bir yapının varlığını da vurgulamalıyız. Halkların Demokratik Kongresi (HDK) ve onun partileşme sürecini bu temelde anlamak ve anlatmak gerekiyor. Emek haklarını savunarak, işçiler, emekçiler kadınlar, farklı etnik guruplar, farklı inançlar için politik bir seçenek olma iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Partileşme süreciyle birlikte bu iddiasını, halkın iktidar seçeneği perspektifiyle geliştirmiştir. HDK ve onun partileşme süreci önümüzdeki dönem açısından farklı halk kesimini birleştiren bir özelliğe sahip olacak. Bu yönüyle de umut olmayı sürdürüyor.

‘ÖDP VE TKP’YE AÇIK ÇAĞRI YAPIYORUM’

HDK içinde yer almayan oluşumların dahil olmaları yönünde çalışmalar sürüyor mu?

Farklı siyasal gurupların HDK içerisinde bir dinamik güç olarak yer alması önemli. Ben buradan, ÖDP, TKP gibi bu oluşumun içerisinde yer almayan, ama bizim açımızdan doğallığıyla bu oluşumun içerisinde yer alması gerektiğini düşündüğümüz partilere de açık çağrı yapıyorum. Her siyasi partinin farklı bir programı olabilir. Her siyasi oluşumun hedefleri, stratejileri farklı olabilir. Ancak, hem uluslararası emperyalist güçlerin müdahalesi üzerinden düşündüğümüzde, hem bunların politikalarını uygulayan AKP iktidarının uygulamalarını ve politikalarını düşündüğümüzde, bizim asgari müştereklerde ortaklaşarak bu sürece ortak müdahale etmemizin ihtiyacı açık ve kaçınılmaz. Bu açıdan da bu siyasi partileri ortak tutum almaya çağırıyoruz.
Ama HDK bir siyasal koalisyon olarak kalmamalıdır. Egemen olan burjuva siyaseti, kendi koalisyonlarını kuruyor, ittifaklarını yapıyor. Elbette, işçi ve emekçileri de kendi çıkarlarına yedekliyor. Farklı bir seçeneği açığa çıkarmamız gerekiyor. Nedir bu? Bütün ezilen kesimin oy verip, onların adına siyaset yapılan değil, halkın, alınan siyasi kararlarda söz sahibi olduğu, bunlara dair irade koyduğu bir siyasi mekanizmanın oluşması. İşte HDK’yı ifade eden bu.

ANA DİLDE EĞİTİM VE BÖLGESEL ÖZERKLİK HAKKI TANINMALI

Suriye’nin kuzeyinde oluşan Kürt yapısı ve Türkiye’ye yansımasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle hiçbir komşu ülke halkları bizim düşmanımız değildir. Suriye Kürtleri de Türkiye halklarının düşmanı olamaz. Böyle bir düşmanlaşma politikası ancak egemenlerin uygulayacağı bir politikadır. Hükümet ve sermaye medyası da nitekim bunu yapıyor. Biz ilk oluşumundan itibaren Suriye Kürtlerinin iradesini tanıdık ve Suriye Kürtlerinin kararına saygı gösterdik. Yıllardır Suriye’de statüsüz yaşayan bir halkın iradesini açığa çıkarması kadar doğal ne olabilir ki? PYD Başkanı Sayın Salih Müslim Türkiye’ye açık mesaj verdi: “Bizim Türkiye devletiyle ve halklarıyla herhangi bir sorunumuz yoktur, biz kendimize dair tasarrufumuzu kullanıyoruz.”  
Türkiye hükümetine düşen de hemen PYD Başkanı ve yetkilileriyle görüşmek, diplomasi çerçevesinde, dostane ilişkileri sürdürmek olmalıydı. Oysa hükümet Suriye Kürtlerinin özerklik kararından beri adeta Suriye Kürtlerini hedefe koymuş durumda.
Belki Şemdinli ve Hakkari’de ki çatışmaları da bununla değerlendirmek gerekir; Bu şiddet ve düşmanlık politikaları sonucunda ülkede hemen gerilim yaşanmaya başladı. Bölgedeki Kürtleri bölmek ve birliği parçalamak için her türlü yol ve yöntem deneniyor.
Uzun süren mücadeleler sonucu artık Kürt halkı, politikayı da, diplomasiyi de öğrendi ve son gelişmelerde oldukça tedbirli. Türkiye halklarına güven veren mesajlar da bu tedbirin bir sonucu. Kendi içimizde zaten çözülmemiş bir Kürt sorunu var ve bu sorunu çözmeyen, çözemeyen, bir iktidarın başka ülkenin sorununa müdahil olması doğru değildir.
AKP Hükümeti müdahil olacaksa eğer, öncelikle içerideki Kürt sorununu çözme iradesini göstermelidir. Çözmenin koşulları da o kadar zor değildir. Kürt halkı ne istiyor? Ana dilde eğitim ve kimlik haklarının tanınması ve bölgesel özerklik. Bu eksende yaklaşıldığında çözüme kolay adım atılacaktır. Yoksa bu işlerin, bölerek, yok ederek, tasfiye ederek olmayacağını gördük. Türkiye kendi Kürt’ünü görmeli ve sorunu buradan çözmelidir. Yoksa biz daha çok Hakkari, daha çok Şemdinli, Daha çok Ayazağa ve Foça acısı yaşayacağız.

ROBOSKÎ HÂLÂ KANIYOR, DÖN KENDİNE BAK

Roboski katliamı üzerinden onca zaman geçti, kimse açığa alınmadı, soruşturulmadı. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Son Hakkâri ve Şemdinli çatışmaları üzerinden Kürt sorunu değerlendirmeleri yapılıyor. Oysa bugün açısından yaşanan acılar bir sonuçtur. Uygulanan politikaların sonucudur. Kürt sorunu artık reddedilemez duruma gelmiştir.
Sorun inkar edilemez duruma geldiği için inkar politikalarından vazgeçmiş gibi görünüyorlar ama ezme politikası devam ediyor. Sorunu çözecekseniz -kaldı ki hükümet sorunu çözme iddiasıyla son dönemde iktidara geldi- politikalarınız da buna uygun olmalı. Bakıyoruz Kürt siyasetçileri, çocuklar, kadınlar, sendikacılar, gazeteciler, cezaevinde. İşkence, taciz, tecavüzlere uğruyorlar, alınan tedbir yok. Belediye başkanları siyasi faaliyetleri yüzünden cezaevlerine dolduruldu.
Elbette hem asker annelerinin hem de Kürt annelerinin canı yanıyor. Türk’üyle, Kürt’üyle bu gençlerin hepsine yazık değil mi? Bizim ne hakkımız var bunlara birbirlerine kırdırmaya. AKP iktidarı ya da kim olursa olsun, iktidarların ne hakkı var bu gençlerin yaşamıyla oynamaya.
Roboskî şiddet açısından bir dönüm noktasıdır. Esad’a diktatör diyene kadar dön kendine bak. Halkına bomba yağdır. 34 yurttaşın yaşamını yitirsin... Aylarca bu bölgeye gitmediler bile. Kaymakama müdahalede bulunduğu iddiasıyla Roboskî’de katledilen ailelerin yakınları, çocukları cezaevinde, bir kısmı aranıyor. Arananlar nedeniyle tutuklu olanların iddianamesi hazırlanmıyor, tam bir rehin politikası güdülüyor. Buna hakları var mı?
Bugün sorunun kaynağı egemen politikalar olduğu içindir ki çözüm noktasında da onlara sesleniyoruz. Bu yüzden Kürt sorunu sebep değil bir sonuçtur. Bu sorunun ortadan kalkması için, halklar birbirinden uzaklaşmadan çözüm için adım atılmalı.

www.evrensel.net