Aleviler, ötekiler,  Arap baharı ve linç kültürü

Aleviler, ötekiler, Arap baharı ve linç kültürü

Garip bir hal Alevi olmak Türkiye’de. Karşılıklı bir oyun gibi. Senaryoya göre statü değişebilir elbette. Biçilen yol/rol belli olsa da yazanların ve oynayanların çokluğu ve serbestliği Türkiye’de Aleviliğin meşakatli yanını belirler. Cumhuriyetin kuruluşu ile “Laiklik” üzerinden umudunu Cumhuriyete bağlayıp, Cumhur

Dilşa Deniz

Sürgü’de dolaşıma sokulan katliam girişimi sloganı, bu ülkede ezanın ve ramazan davulunun susturulacağı tehdidi önemli bir noktadır. Hep buna benzer dolaşımlar yapılır katliamlar öncesi (Sivas yangını ve. 6-7 Eylül olayları ve diğerlerinde olduğu gibi). Böyle bir şeyin söz konusu olmadığı bilinmekle birlikte, varsayalım ki böyle bir şey söylendi. Nüfusun büyük çoğunluğunun Sünni olduğu bir yerde bu ciddiye alınacak bir şey mi? Bu, güç ilişkileri açısından bir çocuğun koca bir adama “seni döverim” demesi kadar komik bir durum. Türkiye’de yaklaşık 90 yıldır cemlerin duazlarının, dualarının, pirlerinin susturulduğu, cenazesini bile kendi inancına göre defnedeceği bir mekanının bulunmadığı Alevilerle empati kurma nedeni olabilecekken (Onların inançlarının tüm sesleri susturulduğu için), böyle bir amaç için değil de, bir linç gerekçesi olarak kullanmanın anlamı ne? Neden kendi dinsel “değerler”i için bu kadar hassasken, Alevilerin inançlarının yasaklanması konusunda sonsuz hoşgörü ve destek dili kullanmaktadırlar?

Kuşkusuz bunun yanıtı “Öteki”leştirilmiş kesimlerin baskılanma mekanizmasının en işlevsel araçları olarak kullanılmasına bağlanabilir. “Az” üzerinden “çok”un terörize edilerek baskılanması amaçlanır. İktidarlar katındaki bu türden şiddet girişimlerine büyük hoşgörü de buradan kaynaklanır. Yani amaç “çok”un korkutulmasıdır asıl. Böylece az üzerindeki baskılanma ile hem “çok” hedeflenir, hem de “çok” yedeklenerek bireysel olarak suç ortaklığına sokulur. Buradaki metot onlara gizli bir CV’nin bahşedilmesi olarak karşımıza çıkar. Bu gizli CV’lerin Türkiye’de ne kadar işlevsel olduğunu, devletin kaynaklarından faydalanmada (Faydalandırma aynı anlayıştaki kamu görevlilerince devletin yazılı yasalarını fiili olarak uygulamama ve uygulatmama yoluyla uygulandığını da hatırlayarak) “hamili yakinimdir” i temsil ettiği gayet iyi bilindiğinden, bu yönlü “sivil” gönüllülerin bolluğu da kendiliğinden artmaktadır. Türkiye’de bu iklimin varlığı,  ilerde de sosyal çatışmaların da potansiyel altyapısını çok güçlü olarak beslemektedir. Günlük olarak özellikle de basın üzerinden varlıklandırılan ötekileştirme dili ile sürekli olarak güncellenen bu iklim, çoğunluk eksenli “biz” ile zayıf olan “ötekiler”i bir dengesizlik olgusu üzerinden kurulu bir “denge” ile konumlandırılmaktadır. Dolayısıyla güçlü olan etnisite, din, dil mensupları, güçsüz olanların en küçük bir talebi karşısında “tahrik” olmakta ve öfkelenmektedirler. Çünkü “tahrik” her zaman bir güç ilişkisini barındırır. Bu yüzden güçsüzler tahriklere hiçbir zaman kapılmaz. Evde, ailede kadınlara karşı erkekler, okullarda öğrenciye karşı öğretmenler, vatandaşa karşı polisler, polis içinde astlara karşı üstler, kamu kurumlarında memura karşı müdürler, dinlerde güçlü dinler güçsüz dinlere, güçlü devletler güçsüz devletlere karşı tahrik olur, öfkelenir ve “doğal” olarak saldırırlar. Dolayısıyla şiddeti uygulayanın dilinde “tahrik” “ağır tahrik”, “hassasiyet” kavramları geçiyorsa orada bir güç dengesizliği olduğu hemen anlaşılmalıdır. Dolayısıyla gerçek anlamda “tahrik olma” haklılık olmadığı gibi, her durumda kendi istek ve taleplerini bir haklılık olarak dayatan zorba bir yaklaşımdır. En küçük bir talebin reddi için bir perdeleme olarak kullanılan bir gerekçedir “tahrik”. Bu nedenle de “tahrik olanlar”  “çoğuz ve haklıyız” algısı ile kendilerinin hoşuna gitmeyen en küçük şeye sopalı ellerini gösterebilmektedirler. Bu sopalı el kültürünün basın ve devlet güçlerince engin bir hoşgörü ile karşılanması ise ayrıca dikkate değer bir noktadır. Çünkü bu pratik ve hızlı şekilde harekete geçen güç, iktidar alanında yedek bir güç olarak oldukça işlevsel olmaktadır. Bu yüzden Sivas’ta, Malatya’da en son Dalaman’da çok kısa sürede bir araya gelerek hızla kendi “adaletlerini” tesis etmeleri şaşırtıcı değildir. Buna ilişkin davaların bitmez tükenmez yolculuğu, zaman aşımına uğratılmaları, faillerinin aranırken aleni olarak şehir merkezlerinde lüks içinde yaşamaları, evlenme, ehliyet alma, doğum kaydı alma, mülkiyet edinme gibi tüm resmi işlemlerini sorunsuz sürdürmeleri de “normal” olmaktadır haliyle. Tıpkı namus cinayetlerinin failleri gibi ayrıca bir “kahramanlık” halesi içine alınarak da ödüllendirilmektedirler. Bu yüzden yedekleme gücü, Türkiye’de başlı başına bir anlayışın yedeğinde olmanın dışında, iktidarda (Sadece hükümetler olarak algılanmamalı) kim varsa ve güçlü ise ona uygun olarak harekete geçmektedir. Örneğin İslamcı eğilimlerin tehdit olarak algılandığı dönemlerde ona yönelebilirken, daha sonra ona karşıt olanlara da yönelebilmektedir. Elbette daha sonra da başkalarına dönebilecektir. Ancak bu ülkede hiçbir zaman iktidarlarca desteklenmeyen kesimler vardır. Bunların en kadim olanlarından biri de Aleviler olagelmiştir. Dolayısıyla hangi iktidar gelirse gelsin Alevilik “ötekilik” olmaya devam ettiğinden, Sünnilik (?) mensupları her zaman onlara karşı kolayca “tahrik olabilmektedir.”Keza gayri Müslimlere karşı da. Bu gayri Müslimler içinde ise güçlü devletlerin bireylerine değil de Rum, Yahudi ve Ermenilere karşı kolayca “tahrik” olmaları da dinin dışında güçlü etnisite parametrelerinin ne denli gözetildiğini göstermektedir. Aynı “tahrik” Hıristiyanlığı seçmiş Türkleri de es geçmemiştir haliyle. Dolayısıyla paradigma uzamlı bu güruh davranışlarının devamlılığı, esas olarak onlara karşı herhangi bir yaptırımın olmayacağı gerçeği ile beslenmektedir. Paradigmalara uygun olmayan tüm kesimlere karşı bu sivil görünümlü saldırganlığın, medyada “vatandaş tepkisi” gibi bir kavramla sürekli olarak normalizasyon süreçlerine tabi tutulması, onun kurumlaşmış yapısına işaret eder. Gerçekten de Türkiye’de ötekileştirilmiş kesimlere karşı kurumlaşmış (fiili pratiklerle) “sivil” şiddet, “vatandaşın tepkisi” olarak bir tür “haklılaştırılmakta” ve devamlı olarak yedeklenmektedir. Dolayısıyla bu kaba saldırganlık bugüne kadar olduğu gibi gelecekte de bu ülkenin enerjisini, ülkenin gerçek sorunlarını çözme kabiliyetini sabote etmeye devam edecek bir güç olarak varlığını sürdürecektir. Bu yüzden sorunlar sürekli ertelenmeye/ötelenmeye ve dolayısıyla çözülemeyecek kadar kangrenleşmeye devam ederek, büyük zarar dalgaları halinde geri dönecektir. Belli çıkar gruplarının iktidarlarını devamlı hale getirmek için sürekli olarak öfke, kin ve nefret ile besledikleri bu anlayış, bu ülkenin hem insanlığını, hem kanını emerek tüm insani/demokratik gelişimini, insanların bir arada huzur içinde yaşamalarını sabote edecektir.

Bugün Arap ve Ortadoğu’daki iktidarları yerle bir eden en temel etkenlerin başında, benzer bir iklimin kendi iktidarlarını sürdürmek için gerçek muhalefeti engelleyici ve imha edici uygulamaların temel payı olduğunu söylemeye gerek yoktur sanırım. Bahsettiğimiz tipolojiye uygun, yani güç odaklarına eklemlenerek onlarla birlikte, onlar adına muhalif kesime sivil şiddet uygulayan kesim, bugün muhalefetin içinde de ciddi bir endişe kaynağı olabilmektedir. Nitekim Suriye’de muhaliflerin bu yönlü endişe içeren söylemleri de mevcuttur. Baskı ve korku ile iktidarlara yedeklenen bu karakterdeki sivil yedeklenme,  başka bir güç ortaya çıktığında kolayca ona eklemlenebilmektedir. Bu diktatörlüklerin, baskıcı iktidarların altında, bireylerin ayakta kalmak için geliştirdikleri bir kişilik deformasyonudur. Dolayısıyla güvenilmez bir özelliktir ve ayakta kalma stratejisi olarak çok hızlı ve kolay yön değiştirebilmektedir. Doğal olarak da kimi güçlü görürlerse ondan yana yer alarak, her daim güçsüzlüklerini tatmin etmeye odaklanırlar. Başkalarını korkutarak kendi korkularını gidermeye çalışırlar. Bunların sayısal olarak çok olduğu ülkelerde linç kültürü tavan yapar, tabii paraleli olarak adaletsizlik de. Bu durum, gizli bir huzursuzluğun, korkunun altyapısı olacağından, hem resmi paradigmaların belirlediği “düşmanlara“ kolayca yönelebilmeyi sağlarken, hem de yanında olduklarını ileri sürdükleri ve genellikle otoriter olan yönetimlere de inançlarını yitirmiş olurlar. Dolayısıyla bu inanç yitiminin yarattığı korku ile mevcut güçlerin yanında olduklarını bir şekilde yüksek sesle haykırma ihtiyacını hisseder ve linç kültürüne odaklanırlar. Bu yüzden bu türden eğilimleri olan insanlar saldırdıkları kişileri kendileri karşısında güçsüz bir konumda ve resmi paradigmaların dışındaki kesimlerden seçmeye dikkat ederler. Bu güç kriterinin en önemli maddesi devlet/iktidar/güç tarafından destekleneceklerine olan inanç olması da bundan kaynaklanır. Kadına, eşcinsellere, azınlıklara, farklı inançlara mensup bireylere yönelik şiddetin yaygınlığı ve sürekliliği hep bu aralıktan yürümektedir. Bu tipolojiye ait insanlar bedel ödemeyi gerektiren hiçbir etkinlik ve eylemde bulunmazlar. Ülke yararını kendi gizli yararlarının örtüsü olarak sürekli kullanırlar. Bugün Arap ve Ortadoğu ülkelerindeki iktidarların mevcut durumunu bu aralıktan incelersek başka bir görüntü yakalayabiliriz. Eğer kendi vatandaşlarına gerçek bir adalet, eşitlik ve dolayısıyla demokratik ortam sunmuş olsalardı, insanları kendi diktatörlükleri ile terörize etmemiş olsalardı, bugün kendileri dışarıdan desteklerle kolayca alt üst olamayacaklardı. Çünkü korku her zaman başka korkularla dengelenmektedir. Kendi korkularının üstesinden ancak başkalarını korkutarak başa çıkabilecek kişiliklerin söz konusu olduğu bir durumdan bahsediyoruz burada. Buna korkularının yarattığı intikam duygularının güçlü yönlendiriciliğini de eklemek gerekir. Linç kültürünün mükemmel bir ortamı olan bu durum, bugüne kadar dev posterleri önünde selam durdukları, camilerde varlığına dua ettikleri (samimiyetleri ne olursa olsun) muktedirleri bugün nefret nesnesi olarak işaret etmektedirler.  Gerçek bireysel gelişimlere izin verilmiş olunsaydı, yani gerçek anlamda toplumda sorgulayıcı ve söz söyleyebilen vatandaş tipolojisinin altını oyan bu anlayışlar olmasaydı, bugün toplumsal muhalefet daha sağlıklı olacak, ülkeler yıkıma uğramayacaklardı. Silahlar yerine fikirleri ile savaşacak ve dolayısıyla herkes kazanacaktı. Oysa tersi durumda herkes kaybedecek ve ediyor da. Bütün bunların en önemli sebebini bir kez daha vurgulamak gerekirse, bugün çıkarı için yedeklenen bir anlayışın kemirdiği toplumlar, gerçek muhalefetin de altını oyduğu, çürüttüğü, başkalarına korku salarak kendi korkularının üstesinden gelmeye çalıştığı hastalıklı bir insan tipinin yaratıldığı iklimdir. Sürü psikolojisi ile herhangi biri tarafından verilen basit bir komutla saldırıya geçen bu insanların yarattığı tehlike ve tahribatın sonuçları, toplum açısından ağır olacaktır. Almanya’daki Nazi örgütlenmesi bu insan tipinin yaratılması ve kullanılmasının bir eseridir. Bu tip insan ile yıllarca ekmeğini paylaştığı komşularını ihbar edip, katliamına katkıda bulunuldu. Yine Bosna’da bu tip ve psikoloji ile kitlesel tecavüzler ve katliamlar yaratıldı, yaşatıldı. Bedelleri hâlâ ödenmektedir. Buradan herkese bir ders çıkmalıdır kanımca.

www.evrensel.net