Avrupa, İran’ı izlemekle yetiniyor

Avrupa, İran’ı izlemekle yetiniyor

Avrupa'nın Gündemi'nde bu hafta İran'daki protestoların Avrupa'daki değerlendirilmesi ve Fransadaki evsizler var.

Avrupa Birliği, İran’daki gelişmelere mesafeli yaklaşıyor. Bir yandan düşünce özgürlüğünün garanti edilmesi talep edilirken diğer yandan “her iki tarafa” şiddetten uzak durma çağrısı yaparak değişimden çok “uzlaşmayı” destekliyor. İran’a yönelik bu tavırda AB’nin, özellikle de Almanya’nın İranlı mollalarla ilişkilerinin iyi olması ve ülkeyle ekonomik bağlantının kopmasını istememesi rol oynuyor. 

SOKAKTA ÖLENLER RAPORU

Diğer yanda Fransa’da her yıl bitiminde geçen yılın değerlendirmesi yapılır. Bu değerlendirmelerden birini de sokakta yaşayanlara yardım dernekleri yaptı. Yılbaşından birkaç gün önce “Sokakta Ölenler Kolektifi” adlı bir dernek dünyanın 5. en zengin ülkesi Fransa’da, 2017 yılında en az 407 kişinin sokaktaki yaşam koşullarından dolayı öldüğünü, fakat gerçek ölü sayısının daha fazla olduğunu açıkladı. Çevirdiğimiz yazı Fransa’daki evsizlerin durumuna ve hükümetin bu alandaki politikalarına ışık tutuyor. 


AB, İRAN’DAKİ AYAKLANMA KENDİLİĞİNDEN YOK OLUP GİTSİN İSTİYOR 

Thomas OTTO
Deutschlandfunk

İRAN’daki gelişmelerle ilgili olarak Brüksel dört gün ağzını açmadı. Dördüncü gün AB Dış İlişkiler Temsilcisi Federica Mogherini, “Taraflar karşılıklı olarak şiddetten uzak durmalıdırlar. Düşünce özgürlüğü korunmalıdır. AB, durumu gözlemeye devam etmektedir”  şeklinde kısa ve içi boş bir açıklama yaptı. Taraf olup da düşüncesizce kendini tehlikeye atma korkusu oldukça büyüktü. 

Dini elit tabaka kesesini doldururken kötü ekonomik koşullarla mücadele etmekte olan eylemcilerle dayanışma içinde olunması gerektiği açık. İran politikasından hiçbir şey anlamadığı kesin olan ABD Başkanı Trump ise hiç düşünmeden eylemcilere destek sunulacağını bildirdi. Trump, başkanlığının ilk gününden beri Sünni Arap dünyasını, Şii İran’a karşı harekete geçirmeye özel çaba harcıyor. Washington, Tahran’da tam da politikasına uygun bir düşman bulmuş durumda. 

AB’nin yaklaşımı ise oldukça farklı: Dışarıya karşı mesafeli yaklaşım ama kulislerde ara buluculuk için çaba harcama. Bu türden yaklaşım için koşullar hazır durumda. Nükleer Anlaşması Tahran’la görüşüldüğünde şimdiki İran Cumhurbaşkanı Ruhani ile Mogherini’nin Alman genel sekreteri masaya oturmuşlardı. Bu ilişki ve Ruhani’ye bağlanan İran’ın dünyaya açılması umudu tehlikeye atılmamalı. 

Mogherini, AB tarafından yapılacak herhangi bir açıklamanın rejim değişikliği şeklinde yorumlanmasını engellemek için elinden gelen her şeyi yapıyor. Böylesi bir yanlış yorum İran’ın Dini Lideri Hamaney’in, ayaklanmaların ardında İran’ın düşmanları olduğunu yayarak gücünü arttırmasına neden olabilir. Ancak bazı gözlemciler, yaklaşımının tam tersi etki yapabileceği endişesini taşıyorlar. Onlara göre dini elit tabaka içinde hasta olduğu iddia edilen Hamaney’in yerine kimin getirileceği tartışmaları sürerken göreceli ılımlı bir lider olan Ruhani’nin protestoların ana hedefi olması olasılığı oldukça yüksek. 

Brüksel’in umudu, İran’daki ayaklanmanın kendiliğinden yok olup gitmesi. Öncelikli olarak bölgede yeni bir istikrarsız ülke olması istenmiyor. İkinci olarak değişen koşullara bağlı olarak AB’nin yeni bir pozisyon almak zorunda kalabileceği endişe yaratıyor. Üçüncü olarak da ekonomik nedenler var: Yaptırımların sona ermesi sonrası AB, İran’la iyi ticari ilişkiler sürdürüleceği umudunu taşıyor. Özellikle Alman firmaları mollalarla geleneksel iyi ilişkilerini bozmaya hiç de niyetli değil. İran rejiminin protestoları şiddetle ezmeye kalkışmamasını umut etmekten başka elden gelen bir şey yok. Özellikle bu nedenle AB, kulislerde kendine duyulan güven ve etkisini kullanarak ara buluculuk yapmalı ve çatışmayı engellemeli.  

(Çeviren: Semra Çelik)
*Orijinal başlık: AB, kulislerde ara buluculuk yapmalı

Varupa Gündemi


BATI, İRAN KONUSUNDA HEM FİKİR DEĞİL

Knut MELLENTHIN
JungeWelt

FRANSA Devlet Başkanı Macron, bazı Batılı devletlerin İran’daki protestolar üzerine açıklamalarını sert şekilde eleştirdi. Fransa’nın da müttefikleri olan ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın sanki İran’a savaş açılmış gibi davrandıklarını söyleyen Macron, önemli olanın ilişkilerin sürdürülmesi olduğunu, nükleer anlaşmayı tahrip edecek yaklaşımların savaşa neden olabileceğini belirtti. Fransa Devlet Başkanının sert açıklaması değişik AB ülkelerinin bu konuda yaptıkları farklı ve kararsız açıklamalara karşı da AB’ye ayar verme olarak nitelendi. (...)
İran sorunu, Trump’ın içinden çıkamadığı bir sorun. 2015 yılında kararlaştırılan nükleer anlaşma ve yaptırımların ne şekilde devam edeceği sorusuna senatoda aradığı cevap milletvekili ve senatörlerin topu ona atmasıyla elinde kalıverdi.

Bundan sonraki gidişat konusunda Cumhuriyetçi Partide Trump’ın en büyük eleştirmenlerinden olan LindseyGraham’ın önerileri önem taşıyacak. Graham, Trump’ın ayaklanma nedeniyle İran halkına duyduğu sempatinin sevindirici olduğunu ancak lafta kaldığı sürece bir işe yaramayacağını söyledi. Graham, Trump’ın önemli düzeltmeler yapılmaması halinde nükleer anlaşmasından çekilmesini, değişikliklerle ilgili somut öneriler getirmesini ve sorun çözülünceye kadar İran halkının yanında yer almasını zorunlu görüyor. 

Trump, Graham’ın önerileri üzerine henüz bir açıklama yapmadı ama İran’daki son gelişmeler, ayaklanma nedeniyle İran’ın zayıflatılacağı, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın bu durumdan kâr edeceği umudunu yıkmış gibi görünüyor. 

(Çeviren: Semra Çelik)


İRAN BAHARI DEĞİL AMA DEĞİŞİMİN TOHUMLARI

Independent 
Başyazı

Avrupa'nın Gündemi

EĞER dünya gerçek bir liberal İran devrimi izliyorsa, yeni yılda İran’a özgürlük geleceğinden umutlu olabiliriz. Yanı sıra İran’ın, komşu ülkelerin meselelerine müdahalesi de son bulabilir.

Az da olsa Kızıldeniz tarafında, Riyad’da yavaş gelişen devrimin ve Tahran’da dine dayalı devletin güç kaybetmesi, Yemen, Irak ve Suriye’deki acımasız savaşın ve terör gruplarına yönelik desteğin de sonu olabilir. Savaş halinde olan iki bölgesel büyük güç olan ülkelerin, ılımlı ve ilerici hareketlerin doğuşu 2018’de kutlanacak bir gelişme olabilir. Güzel de bir sürpriz olur.

Ama öyle görünüyor ki İran’daki protestolar uzun sürecek tedirginliklere ve kargaşaya yol açacak. Rejim yanlısı karşı eylemler düzenlenecek ve muhalif kanada hiç olmadığı kadar büyük şiddetle “demir yumruk” ile karşılık verilecek. Bu ayaklanmalar ölümlere neden oldu, ve daha fazlası gelecek. Eylemcilerin kararlılığından hiç şüphe yok. Hiçbir İranlı kolay kolay “Ayetullah’a ölüm” diye slogan atmaz. Bu slogan, yaşanan gerçekleri hatırlatıyor: Gençler ve daha eğitimli kesimler, ülkelerinin dünya toplumu ile birleşmesini istiyor ve demokratik seçimleri özgürce izlemek, okumak ve de hilesiz bir seçimin parçası olmak istiyorlar.

Protestocular şimdilik İran halkın çoğunluğunu temsil etmiyor ve devletin elinde, kullanılmaya hazır ürkütücü silahlar var. İktidarını korumak için, propaganda araçlarını, camileri ve askeri kullanmaktan çekinmeyecek.

Bu yüzden, bu bir İran baharı değil ama son yıllarda Mağrip ve Arap dünyasındaki ayaklanmalarla benzer özellikleri var. 

Büyük bir genç çoğunluğu iş bulamıyor, veya gelecekleri pek iyi görünmüyor, yoğun bir şekilde denetlenen, ağır koşullar vadeden ekonomilerde yaşıyorlar. Ülkedeki ekonomi de elit tabakanın çıkarına işliyor, ve bu kesim kendilerine doğal kaynaklardan ve petrol zenginliklerinden pay çıkartıyorlar. 

Genç nüfus enflasyondan ve yolsuzluktan bıkkınlar. Sosyal medya ve cep telefonları gençlerin propagandalarını ve siyasi mesajlarını aktarmak için yardımcı oluyor. İnternet yeni bir bilinç yaratmak için etkili oluyor ve Batı’daki zenginliği ve özgürlüğü göstererek farkındalık yaratıyor. Orta Çağdaki yönetim biçimiyle yöneltilmek onları öfkelendiriyor ve sabırsızlaştırıyor. İran dünyaya Kuzey Kore gibi kapalı değil, bu yüzden konumu biraz daha farklı.

İran’ın dünyadaki diğer hızlı büyüyen ülkelerin safına katılma potansiyeli var. Cehaletten, yoksulluktan kopma ve herkes için ekonomik bir fırsat sunabilir. Vatanını seven genç İranlılar için, güçlü bir motivasyon kaynağı.

40 yıl önce İran en son devrimini yaşadı. Öğrenciler tarafından öncülük edilen sokak gösterileri, gizli polisin ve askerinin desteğini almasına rağmen, Şah hükümeti, herkesin imkansız olduğunu düşündüğü, hızlı bir çöküş yaşadı. Benzer bir gelişme görmeyeceğiz: Tarih kendini şimdi tekrarlamayacak ama mevcut düzen halkın taleplerini de karşılayamayacak. Ekonomik baskılar ve İran toplumun içindeki ayrışmalar büyücek ve bunları çözmek mevcut güçsüz demokratik yapıyla mümkün olmayacak.

Ayetullahlar, önceden de yaptıkları gibi, popülist ve halkı ikna edebilecek bir argüman sunabilirler. Protestoların ajanlar tarafından organize edildiğini söyleyecekler, Büyük (ABD) ve küçük (İngiltere) şeytanlar tarafından yapıldığını iddia edecekler.

Saçma olduğunu biliyoruz ama Sayın Trump ve Sayın Boris Johnson (İngiltere Dışişleri Bakanı) bu işe bulaşmamalılar ve tweet atarak pot kırmak yerine gelişmeleri sadece izlemeleri daha akıllı bir yaklaşım olur. Sayın Trump’ın, İran’ın nükleer silah programı konusunda ne kadar sert olduğu tekrarlaması gerekmiyor, zaten biliyoruz. Sayın Boris Johnson’un da İran meselesinde kötü bir durumu daha da nasıl kötü yapabileceğini önceden görmüştük. Dünya Trump ve Johnson’u da izliyor.

(Çeviren: Çağdaş Canbolat)

 


EVSİZLER: CUMHURBAŞKANININ VAADİ İLE HÜKÜMETİN İCRAATLARI ARASINDAKİ UÇURUM BÜYÜYOR

İsabelle REY-LEFEBVRE
Le Monde

Evsizler

GUY, 59 yaşındaydı, 27 Aralık 2017’de Paris’in 8. bölgesinde öldü. Rodolphe, 53 yaşında, La Rochelle şehrinde 30 Aralık’ta öldü. Ernst, “Willy” diye bilinirdi, 60 yaşında, Paris’in 15. bölgesinde öldü. Bernard, 59 yaşında 24 Aralık’ta Marsilya şehrinde öldü… 

“Sokakta Ölenler Kolektifi”nin oluşturduğu bu liste, sadece 2017 yılında 407 ölüyü tespit etmiş, 2016’da 500’den daha fazlaydı. Fakat bunlar sadece Kolektife bildirilenler, gerçek sayı derneğe göre 5 veya 6 kat daha fazla. Bu ölüler genelde erkek ve ortalama olarak 48 yaşında, fakat yüzde 10’unu kadınlar oluşturuyor ve bu yıl sokakta ölen evsizler listesinde 3 aylık bir bebek de var, 17 Eylül’de Roubaix şehrinde ölmüş. 

Her bir ölü, genelde kadın, çocuk hatta tüm aileden oluşan ve çoğunlukla da göçmen olan yeni bir kitlenin başvuruları altında işi başından aşan acil konut sisteminin ne kadar işlevsiz kaldığını gösteriyor. Paris, Lyon veya Lille gibi büyük metropollerde acil konut için aranan 115’e (Sosyal SAMU Kurumu) her 5 başvurudan 3 veya 4’ü sonuçsuz kalıyor.  

Oysa ki 27 Temmuz 2017’de (Cumhurbaşkanı) Emmanuel Macron’un Orleans’daki konuşması devletin bu konuda benzeri olmayan bir çaba içerisine gireceği umudunu doğurmuştu: “Yıl sonuna kadar hiç kimsenin sokaklarda, ormanlarda kalmasını istemiyorum” diye ilan etmişti. 

Her halde başarısız olduğunun farkına varan Cumhurbaşkanı, 31 Aralık akşamı yeni yıl temennilerini sunduğu konuşmasında bu vaadi tekrarladı: “Tüm evsizlere barınabilecekleri bir çatı sunabilmemizi istiyorum. Hâlâ, sizin kadar benim de kabul etmediğim durumlar yaşanıyor. Bu konuda tamamen kararlı olduğumdan emin olabilirsiniz”. 

Fakat bu sefer bir tarih vermekten kaçındı. 

İşi başından aşkın görünen hükümet aralığın ortasından bu yana bu konuda çok açıklama yaptı, Bölgesel Eşitlik Bakanı Jacques Mezard ve Bu Bakanlığın Sekreteri Julien Denormandie, 29 Aralık’ta yaptıkları ortak açıklamada “Hükümet tamamen seferber ve 2016 yılına göre 13 bin ek acil konut yeri açıldı” diye belirtmişlerdi. Oysa ki Paris’in (acil konut kurumu) Samu Social’ın Başkanı Eric Pliez’e göre, sadece Paris ve çevresinde 3 bin yatak eksik. 

Hükümet 2018’de acil konut için ayrılan bütçede yüzde 13 artış olduğunu, yani 212 milyon avro artırıldığını öne sürüyor. Dayanışma Federasyonu Genel Müdürü Florent Guéguen’e göre ise “Bu artış yanıltıcıdır, zira hesaplama 2016 yılında gerçekten yapılan harcamaların toplamı üzerinden yapılmıyor. Art arda gelen bütçelerde bu kalem genelde alttan hesaplanır fakat yıl sonuna doğru zorunlu artışlar olur.” (...)

Diğer yandan dayanışma dernekleri ile devlet arasındaki tartışma evsiz olanlar ile göçmen ya da mülteciler üzerinde kamu yetkililerinin yarattığı karışıklıklardan dolayı biraz daha sertleşti. Teorik olarak bu iki kesim arasında bir rekabet yok; 140 bin yatak evsizlere, 80 bin ise mültecilere ayrılmış durumda. 

Fakat fiiliyatta acil konut merkezleri ya da bu amaçla tutulan pansiyonların çoğunlukla göçmen, ve az oranda ise mülteci barındırılıyor. Bunların bir kısmı, doğudan (Bulgaristan, Romanya) gelen Avrupalı, diğerleri ise ne siyasi ne de savaştan kaçan kişiler, ekonomik nedenlerden dolayı burada bulunuyorlar. 

Paris Sosyal SAMU’nün tuttuğu pansiyonların yüzde 60’ı oturum hakkı olmayan ama okula giden çocukları olan, fakat çalışma hakkı olmayan ailelerden oluşuyor, ki bunlar buralarda yıllar boyunca kalıyor. Karşılama ve Topluma Yeniden Uyum Sağlama Federasyonu (FNARS) Başkanı Louis Gallois işte bu ailelere, topluma uyum sağlamaları ve acil konut yerlerinin boşalması için bir “statünün” verilmesini istiyor, bu “oturum hakkı” anlamına geliyor fakat bu polemik kavram özel olarak kullanılmıyor. 

Hükümetin buna cevabı ise ya sessizlik ya da 12 Aralık’ta İçişleri Bakanlığının imzasıyla gönderilen genelgeyle acil konut merkezleri yöneticilerine, buralarda kalanların listesini valiliğe gönderme talimatı oluyor. Böylelikle yardım dernekleriyle yeni bir çatışma başlatıyor. 

Diğer yandan Macron’un savunduğu ve acil konut merkezlerinden geçmeden sokaktan kalıcı evlere geçmeyi öngören ve kamuoyuna “ilk konut” olarak tanıtılan politikanın şimdilik hiçbir somut adımı yok. 

Hükümet iddialı hedefler beyan ediyor; 5 yıl içinde 40 binden çok sosyal konut, 10 bin aile pansiyonu inşası ve 40 bin özel evin kiraya sunulması gibi. Fakat sosyal konut şirketlerinin yatırım olanaklarını engelleyen bütçesel kararlar bu iddiaların tam tersini gösteriyor. (...)

(Çeviren: DenizUztopal)

www.evrensel.net