Abdüllatif Şener: Gül çizgisi bir alternatif olamaz

Abdüllatif Şener: Gül çizgisi bir alternatif olamaz

Evrensel'e konuşan Şener, sivillere yargı muafiyeti düzenlemesi için 'Başbakan ve bakanlar böyle bir KHK düzenlemek suretiyle suç işlemişlerdir' dedi.

Birkan BULUT
Ankara

Eski Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, sivillere yargı muafiyeti getiren düzenleme için “Başbakan ve bakanlar böyle bir kararname düzenlemek suretiyle suç işlemişlerdir” diyor. Şener, iktidarın HDP’ye karşı tutumunu “Yasal Kürt siyasi hareketini temsil etmektedir. Bunu yok sayamazsınız” diye eleştiriyor. Şener 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün KHK’yi eleştirmediğini aksine sahiplendiğini sadece ‘muğlak’ bulduğunu ifade etti. Şener, Gül’ün Gezi, 16 Nisan referandumu gibi örnekler vererek, ‘ne dediğinin dahi belli olmadığını’ söyledi. Şener “Her zaman dominant olan Erdoğan’dır Gül çizgisinin alternatif olacağını zannetmiyorum” dedi.

Gazetemizin sorularını yanıtlayan Eski Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, sivillere yargı muafiyeti getiren düzenlemeyi eleştirirken, Kürt sorunundan ekonomiye Türkiye’nin gündemini değerlendirdi:

Kanun hükmünde kararnameler ile ilgili özellikle sivillere yargı muafiyeti getiren düzenlemenin sonuçları ne olabilir?

Başımıza her türlü belayı getirebilir ama sonuçlarından önce bu düzenleme nedir, kısaca özetleyim. Kararnamede, ‘15 Temmuz 2016 darbe girişimi ve bunların devamı niteliğindeki … eylemleri bastırmaya yönelen sivillerin cezai sorumluluğu yoktur’ diyor. Yani her türlü cezadan muaf tutuyor. Bir suçu, terör eylemini, toplu kalkışmayı bastırmak hiçbir zaman güvenlik konusunda eğitim almamış kişilerin yapacağı iş değildir. Sivillere böyle bir görev, yetki ve sorumsuzluk verilemez.

Türkiye’de konusu suç olan eylemler çıktığında bunu derdest edecek mekanizmalar var. Polis, asker yargı safhasında hakim ve savcılar var. Onların da hareket mekanizmalarının ölçüleri vardır. Polis bir suçluya karşı orantılı güç kullanmak zorundadır, kullanmazsa suçlu olur. Hakim ve savcıların yargılama süreçlerine yönelik kuralları vardır, ihmal edemezler. Bu düzenlemeyle asla böyle bir yetki verilemeyecek kişiler yetkili hale getirilirken, Emniyet güçlerinin hareket sınırlarını da aşan bir yetki veriliyor. Silahsız insanlara, sadece demokratik gösteri yapan insanlara palalarla, silahlarla, satırlarla, makinelilerle saldırma hakkı veriliyor ve bundan dolayı da ‘sorumsuzsun’ deniliyor. Bunun da ötesinde kıyıda köşede yuvalanmış çetelere ve mafya oluşumlarına yeni faaliyet alanları açıyor. Bunun adı ‘suça teşvik, suça özendirme’dir. Bununla bazı insanlar suç işlemeye özendirilmekte ve geleceğe yönelik bir af ilan edilmektedir. Konusu suç olan bir eylemi geleceğe yönelik olarak KHK ile değil kanunlarla bile düzenleyemezsiniz.

Cumhurbaşkanının konumu ayrıdır, vatana ihanet dışında sorumluluğu yoktur. Ama bu kararnamenin altında imzası bulunan Başbakan ve bakanlar böyle bir kararname düzenlemek suretiyle suç işlemişlerdir. Onun için yeni bir kararname ile bu kararnameyi yürürlükten kaldırmalarını tavsiye ederim.

Dediniz ki bir takım çete ve mafya oluşumlarına faaliyet alanı açıyor. Biraz daha açarsak muhalefet, ‘iç savaş’ uyarıları yapıyor. Bu KHK’lerin sonuçlarını düşündüğümüz zaman bu ifadeyi kullanmak doğru olur mu?

Elbette bu iç savaş ve iç çatışmaya sebep olacak zemini hazırlayan bir düzenlemedir. Türkiye’yi ateş gölüne çevirebilecek bir düzenlemedir. Bir taraftan da sırf bir takım muhalif hareketleri bastırmaya yönelik oluşumların türemesine de yol açar. Nitekim bakın Halk Özel Harekatı diye bir birlik kurmuş birileri, bir yılda 22 bin üyeye ulaşmışlar. Böyle bir şey olur mu?

Hükümet cephesinden yapılan açıklamalarda diyor ki 15 Temmuz’a yönelik olarak çıkarılmıştır. Hayır değildir KHK ile af olmaz. Anayasa diyor ki affı Meclis çıkarır. Bir kere yetki tecavüzü var. Üslup da geleceği kapsıyor. Biz biliyoruz ki Cumhurbaşkanı da Başbakan da kendisini eleştiren hangi eylem ortaya çıkmışsa, bir takım demokratik gösteriler de dahil hemen terör nitelemesinde bulunuyor son derece tehlikeli bir şey.

KHK’deki düzenlemelerden biri de tek tip kıyafet. Bu uygulama ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

KHK’de öyle bir çerçeve çizilmiş ki tek tip torba şeklindeki kıyafeti giyecek olan tutuklular mevcut iktidar sahiplerini eleştirenler. Politikacılar, gazeteciler, akademisyenler. Sadece düşündükleri için iktidarın yanlışlarını eleştirdikleri için ve çoğu da haksız yere, masum olduğu halde hapiste olanlar giyecek bu kıyafeti. Bu kıyafet aşağılama ve hakaret etme anlamına geliyor. O çirkin kıyafetle duruşmalarda izleyiciler ve hakimlerin karşısına çıkacaklar. Zaman zaman da bu görüntüler televizyonlara çıkarsa tüm ülkede aşağılanarak, yargılanacaklar. Hiçbir zanlı aşağılanarak yargılanamaz. Bu masumiyet karinesine aykırıdır. Tecavüzcüler, işkenceciler, soyguncular, hırsızlar duruşmalara normal kıyafetle gelecekler. Selahattin Demirtaş’ın güzel bir Twitter mesajı vardı: ‘Onlar indirim hakkından yararlanmak için takım elbise ve kravatlı gömleklerle çıkacaklar’ diye. Ama bu ülkenin aydınları aşağılanarak mahkemeye çıkacaklar.

HDP milletvekilleri cezaevinde, milletvekillikleri düşüyor. Osman Baydemir Kürdistan dediği için ceza alıyor. AKP Kürt politikasında ne yapmaya çalışıyor, bu çözümsüzlük sürecinin bir sonu var mı?

İktidarın şu anda izlemiş olduğu politika bu ülkenin çıkarlarına uygun bir politika değil ayrıştırarak, düşman ilan ederek bir yere varamazsınız. Bu bir kere insanlık tarihi boyunca insanlığı geliştirdiği kurumlara ve ilkelere aykırı bir tutumdur, davranıştır. Hiçbir düşünceyi, hiçbir sosyal gelişmeyi bastırarak, ezmeye çalışarak, hapishanelere tıkarak susturamazsınız, ortadan kaldıramazsınız, yok edemezsiniz. Eğer ülkenizde farklı düşüncelere, farklı eğilimlere mensup insanlar varsa, toplumun önemli kesimlerinden bazı talepler seslendiriliyorsa bunun yolu bunu bastırmak değildir. Ülkedeki demokrasi standartlarını yükseltmektir. Evet Türkiye’de Kürt sorunu vardır ama bunun çözümü ‘Ben bunu bastırırım, öldürürüm, yakarım, yıkarım’ diyerek halledilebilecek sorun değildir. Demokrasinin standartlarını arttırırsınız, insanlar kendilerini daha rahat ifade eder, doğudan batıya insanlar arasındaki kardeşlik, dayanışma daha fazla gelişir, ortak duygu ve düşünceler yeşermeye başlar, toplum normalleşir ve sorun dediğiniz şey ülkenin gücü haline gelir.

Ama yok ben Türkiye’de nereden bakarsanız bakın 15 veya 20 milyon kaç derseniz Kürt vardır ve buradan gelen sesleri talepleri duyarlılıkları yok sayarım, bastırırım, yok ederim diye yola çıkarsanız, büyük yanlış yaparsınız. Bu vatandaşlarımız bizim vatandaşlarımızdır, bu ülkenin gücü, kaynağı, geleceğidir. Birlikte Kurtuluş Savaşı yapmışız, Anadolu’yu birlikte vatan haline getirmişiz. Böyle bir ortamda ayrışmaya gitmek Türkiye’yi tehlikeli bir serüvene sokmak demektir.

HDP yasal bir partidir. Anayasa ve yasalar çerçevesinde kurulmuştur, Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Yasası’na uygun faaliyet yapmaktadır. Böyle bir parti hem Parlamentoda hem belediyelerde vardır, yoluna devam etmektedir, yasal Kürt siyasi hareketini temsil etmektedir. Bunu yok sayamazsınız. Devlet olarak sanki yasa dışı bir şey yapmış muamelesi de yapamazsınız. Şu an Mecliste bulunan bir partiyi yasa dışı nasıl ilan edersiniz?

15 Temmuz’dan sonra bildiri yapılıyor HDP’yi bunun dışında tutuyorsun. Yenikapı mutabakatı diyorsun bütün partilerle birlik beraberlik gösterisi diyorsun. Nasıl bir birlik beraberlikmiş bu ülkenin yüzde 20’sini yok saydığın zaman bu ülkede birlik beraberlik olur mu? Bu tür ayrıştırıcı görüntüler bu ülkeye verebilecek en büyük zarardır.

Kısa zamanda bu politikalardan vazgeçilmesi lazım. HDP’nin yasal bir parti olduğunu görmeleri lazım. Yasal bir partiye nasıl davranılıyorsa öyle davranmaları lazım. Ama 15 yıldır dokunulmazlıklara değinmeyen siyasi iktidar HDP milletvekilleri hakkındaki fezlekeler yoğunlaştıktan sona 15 senedir kaldırmadığı dokunulmazlıkları kaldırmak suretiyle sadece bir partiye yönelik olarak dokunulmazlıkları Mecliste kaldırıyor ve de yargı sürecine itiyor.

Sonra belediyelerin varlığından da rahatsız oluyor. Belediye başkanları görevden alınıyor ve kayyum atanıyor. Türkiye bir hukuk devletiyse doğusundan batısında aynı hukuk işler. Doğuda başka hukuk batıda başka hukuk olmaz. Yani eğer belediye başkanları hukuken orada tutulmaması gerekiyorsa, kanunlar gereği görevden alınması gerekiyorsa, -bunun da hukuka ne kadar uyduğu tartışılır- ama geride belediye meclisi varsa aynı batıda olduğu gibi o belediye meclisinin yeni başkanını seçmesi lazım. Karar organları seçimle iş başına gelmeyen yere belediye denmez. Kayyım atadığınız yerin adı belediye olmaktan çıkmış demektir. Eğer hem hukuken belediye başkanı hem belediye meclisi düşmüşse en kısa zamanda ara seçim yapma suretiyle yine o halka kendi belediye başkanının ve meclisini seçtirmek zorundasınız. Hiç bunları yapmadan belediye başkanlarını görevden alın, kayyum atayın. Sonra duyuyoruz ki bazı yerlerde kayyum da değişiyor, kayyumun kayyumu atanıyor. Bu ne Anayasa’ya ne de kanunlara uyar.

Ülkenin hukuk yapısına uymayan şeyleri ülkenin bir köşesinde yaparsanız ve oradaki seçmen taleplerini bastırmak niyetiyle bunu yaparsanız, ayrışmayı derinleştirirsiniz ve bu son derecede yanlış bir şey olur. Şu anda iktidarın bu politikasını baştan sona yanlış görüyorum.

Kürt sorunu konusunda hükümetin yeni bir yol haritası çizmesi gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Barışçıl, uzlaşmacı, ayrıştırmayı bir kenara bırakan…

Bir barış süreci vardı zaten. Ben sürekli olarak bu barış sürecinin doğru bir süreç olduğunu söyledim. Savaşı çatışmayı kim arzu edebilir? Hiç kimse arzu etmez. Ne bu ülkedeki Kürtler, ne bu ülkedeki Türkler. Çatışmayı, ölen insanları görmeyi arzu etmezler. Barış, sulh, kardeşlik, birlik, beraberlik olsun isterler. Ben barış sürecini hep olumlu niteledim ama doğru yönetilmediği kanaatine sahiptim. Eleştirilerimde hep şunu söylemiştim: İktidar partisi bir barış sürecinden bahsediyor ama bu barış sürecinin içeriğinde ne var? Neyi içeriyor? Bu konuda ne partinin milletvekillerinin, ne Türkiye’nin ne de Parlamentonun haberi var… Bunu kurumsallaştırmak lazım yani Parlamento çatısı altında bu süreci iktidarı ile muhalefeti ile bütün partilerin iş birliği ile birlikte yürütmek lazım. Buna öncülük eden Parlamento olsun. Anayasamızda da çok net bir şey var: TBMM’nin yapmış olduğu faaliyetler nedeniyle suç isnadı olmaz. Tam da bu barış süreci dediğimiz sürecin yönetileceği yer orasıydı. Ama bu Parlamentodan kaçırılmıştır. Hatta iktidar partisinin başındakiler kendi milletvekillerinden kaçırmışlardır. Ne olup bittiğini ben hangi AK Partili milletvekiline sorduysam yanıt alamıyordum. Onlar da bilmiyordu. Sürecin sırf bir takım siyasi avantajlar elde etmek niyetiyle yürütülmüş olması, sonra işlerin kopmasına yol açmıştır.

Sonra baktı ki; bu süreç kendi lehine işlemiyor, siyaseten kendi lehine işlemiyor diye bir süreç bozulmaz. Siyasetçinin önce şunu gözetmesi lazım ülkesinin menfaatine olan şey kendi zararına dahi olsa bunu gerçekleştirmek için mücadele etmelidir. Ama şimdi ülkenin menfaatine bile olsa kendi menfaatine olmayan bir şeyi baltalamaya çalışmıştır. Kızdığım şey bu…

Türkiye’nin demokratikleşme sürecini, demokratikleşme standardını arttırmadan bu sorunu çözmek mümkün değildir. Sur, Şırnak, Cizre, Nusaybin operasyonlarıyla dağa çıkmış insanları öldürmekle bu sorun halledilemez. Devletin görevi öldürmek değil yaşatmaktır ve sorun çok boyutludur.

Yasal Kürt siyasi hareketini bir suç odağı gibi takdim etmek ona göre üzerine gitmek son derece yanlıştır. Hem Anayasa’ya hem yasaya aykırıdır hem de siyaseten yanlıştır. HDP yasal bir partidir, milletvekilleri vardır, Mecliste grubu vardır, belediyeleri vardır. Genel hukuk düzeni dışında bir takım yaptırımlarla boğmaya çalışmanın bir mantığı yoktur. Bana kalırsa HDP’nin varlığı Türkiye’nin geleceği açısından bir şanstır, bu şansı değerlendirmek lazım yok saymak yerine.

Selahattin Demirtaş şu an cezaevinde, bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Selahattin Demirtaş’ı HDP hareketinin Türkiyelileşmesi açısından çok uygun ve başarılı bir siyasi figür olarak izledim her zaman. Ama sanki birileri bu hareketin Selahattin Demirtaş ile birlikte Türkiyelileşmesini de istemiyor, bastırılıyor yok sayılmaya çalışılıyor.

Erken seçim senaryoları konuşuluyor Ankara’da… Sizce erken seçim ufukta var mı?

Olabilir ama ben erken seçim olmayacak gibi düşünüyorum. 

Zamanında yapılırsa önümüzde bir buçuk yıl var. Muhalefetin ya da hayır cephesinin bir araya gelebileceğini düşünüyor musunuz? Nasıl bir seçime girecek Türkiye…

16 Nisan’da bir Anayasa değişikliği vardı. Bununla Türkiye’nin devlet yapısı değiştiriliyordu. Daha demokratik bir yapıdan daha otoriter, tek kişinin her şeye yetkili olduğu, yasamaya yürütmeye hükmettiği bir düzene geçiliyordu. Buna karşı farklı siyasi parti tabanları ve farklı siyasi görüşlere sahip olan seçmen kitleleri, her biri farklı gerekçelerle hayır dediler ve ortaya yüzde 50 civarında bir hayır oyu çıktı. Bu hayır diyen toplumun yüzde 50’si kadarlık kesim homojen değil. Bunların içinde Saadet Partisi gibi dini referansları güçlü bir seçmen kitlesi var ama buna karşılık CHP tabanı gibi laiklik vurgusu daha derin bir seçmen kitlesi var veya MHP gibi Türk milliyetçiliği ekseninde siyaset yapan bir partinin tabanı var ama aynı zamanda HDP gibi Kürt tabanına seslenen bir kesim var. Bunların hepsi farklı uçlara hitap ediyor. Türkiye’nin dört farklı ucu bir araya geldi. Tabii liberaller var, AK Parti’nin küskünleri, kırgınları var. Ama dolayısıyla herkesin kendine göre gerekçeleri farklı olabilir. Ben de 20’ye yakın ilde hayır kampanyalarına katıldım. Halen aynı kanaatteyim. Şimdi böyle bir devlet düzeni ile ilgili değişiklikte farklı uçların kendine göre gerekçelerle aynı noktada toplanması daha kolay bir hadise. Ama bu farklı uçların, farklı seçmen kesimlerinin aynı isimde bir araya gelmesi çok zor bir hadisedir. Yani öyle bir isim bulmanız lazım ki o bunu sağlayabilmeli. Bu nasıl olacak? Bunu zamanla anketlerde tespit edebilmek mümkün olabilir, kamuoyu yoklamalarında tespit etmek mümkün olabilir. Veya adaylar çıkar, adaylar içerisinden herkesin kendince gerekçelerle bir şey bulduğu aday varsa oylar onda toplanmak suretiyle bunu seçmen oluşturabilir.

Bazıları şöyle kurguluyorlar. Bir kere bir hayır cephesi oluşmuştur. Tayyip’in karşısına kimi koyarsak bu hayır cephesi orada toplanacak, Cumhurbaşkanı da değişecek diye bakıyorlar. Bu imkansız bir şey. Yani Anayasa değişikliğinde hayırda yer almadığı halde eğer kendi kendini hayırın temsilcisi ilan eden birinde bazı seçmen kesimleri kendi aradıklarını bulamadıkları taktirde o hayır kesiminin temsilcisi olmaz, ortada kalır. Buna karar verecek olan adayın kendisi veya adayı çıkaranlar değil, buna karar verecek olan seçmenin kendisidir.

Diyarbakır’daki, Hakkari’deki, Van’daki seçmene sormak gerekir, ‘Kime oy verirsin?’; İç Anadolu seçmenine, Akdeniz, Karadeniz, Trakya’ya, farklı seçmen odaklarına sormak gerekir. Ya da CHP’nin teşkilatlarına, HDP’nin teşkilatlarına, SP’nin teşkilatlarına sormak gerekir, ‘Sence en uygun aday kimdir?’. Çünkü o teşkilat mensupları kendi halk tabanlarını da yansıtır.

Muhalefet toparlanamazsa Erdoğan’ın bu seçimleri kazanma şansının olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Öyle düşünmüyorum. Parti demek kurumsal yapı demektir. Türkiye’nin nabzını tutan en iyi kurumsal yapılardır. HDP, CHP iyi çalışır ve sonuç almak isterlerse kimi niye çıkaracaklarını tespit ederler ve ortalığı boş bırakmazlar. Ama 2014’teki gibi, yanlış tercih, rastgele tercih yaparlarsa 2014’te yaşadığımızı yine yaşarız.

Siyasi iktidarın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Ekonominin nasıl tahrip olduğu ortada, ekonomi küçülmüştür. Ama bir şeyde artış var: Hapishane ve mahkum sayısı. Ülkeyi koskoca bir hapishaneye çevirdiler. Sadece içeridekiler değil hapishanelerin dışındakiler bile özgürlükten konuşma hakkından en temel demokratik hakkından eleştiri hakkından mahrum olarak yaşıyor.

Bu sürdürülemez. Hem ekonomik olarak hem de siyaseten sürdürülemez. En kısa zamanda bir dost olarak söylüyorum iktidar sahiplerine, vaktiyle beraber olduğumuz bu insanlara en kısa zamanda ya Hükümet etme biçimlerinizi değiştirin ya bu işi bırakın.

EKONOMİ İYİ GİDİYOR MU?

Ekonomi iyi gitmiyor. Ekonomik göstergeler bozuk. Ekonomi dediğiniz insan demektir. Bir takım veriler açıklanıyor, ekonomik rakamlar ona bakmayın.

Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan bugüne kadar yıllık ortalama yüzde 5 büyümüştür. Bunun anlamı şu; sürekli insanların milli geliri artıyor. Ama son 8-9 yıldır milli gelir azalmıştır. Ekonomiyi ne kadar kötü idare ettiğinin, ekonomik verileri bozduğunun, tahrip ettiğinin en açık kanıtı budur. Cumhuriyet tarihi boyunca 8’er yıllık rakamları inceleyin 8 yıl sonunda milli gelirin azaldığı bir dönem göremezsiniz. İlk defa bu Hükümet zamanında oldu. Onun için bu bozuk görüntüyü tamir etmek için de hesaplama yöntemini üst üste değiştiriyorlar. Yeni hesap yöntemi icat edip, icat ettiklerini daha bol keseden hesap sonuçları ortaya çıkarıyorlar. Yöntemi de önceki yıllar için revize etmiyorlar. Yani eskiyle kıyaslama şansı bırakmıyorlar. Özgür basına baskı yapan, bağımsız yargıyı siyasallaştıran bir siyasi iktidarın doğrudan bir bakanlığa bağlı TÜİK’in hazırlamış olduğu verilere müdahale etmediğini düşünebilir misiniz? Onun için büyüme oranı vb. ilan ettikleri rakamların hiçbirine inanmıyorum. Bildiğim bir şey var, büyüme dediğiniz zaman bu ülkede yaşayan insanların refahının artmış olması lazım. Çiftçiye, emekliye, memura soruyorsunuz refahı artmamış, işsizler iş bulma umudunu kaybetmiş, yüzde 20’ye vurmuş genç işsizler. Sanayiciler, iş adamları batıyor. Bu ülkede büyüme yüzde 11 artmış da kimin geliri artmış.

Yüzde 11 milli gelir artmış demek Birleşmiş Milletlere üye ülkeler içerisinde ekonomisi en fazla büyüyen ülke bizim ülkemiz demektir. O zaman ben asgari ücretliye soruyorum, senin gelirin dünyanın en fazla gelir artışı sağlayan ülkede yaşayan insanınkinden daha fazla mı arttı. Çiftçiye, esnafa soruyorum; dünyanın en fazla gelir artışı sağlayan çiftçisi esnafı sen misin? Böyle bir şey yok ki. Madem yüzde 11 milli gelirde artış var, enflasyon da yüzde 12’dir. Asgari ücrette en az yüzde 23’lük artış yapması lazım. Yaptı mı? Asgari ücreti 2 bin TL olarak belirleyebiliyor musun?

Ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığı yaptım. Ekonomiden sorumlu bakanlar benim başkanlığımda toplanırdı ve ekonomi politikalarını yürütürdük. Ben bırakırken dolar 1.1 TL’ydi. Şimdi 3.80. Milli paranın değeri niye erir? Ekonomi kötü olduğu için erir. Bıraktığım döneme göre ekonomi berbat. Ben bırakırken kişi başına milli gelir 9.247 dolardı. En son 2016 kişi başına milli gelir, 9.012 Dolar. Benim bıraktığım 8 yıl öncesine göre kişi başına milli geliri 235 dolar azaltan bir iktidardan söz ediyorum. Aradan geçen 8-9 sene sonra hâlâ kişi başına milli gelirin daha düşük olması bu ülkenin tarihinde görülmüş bir hadise midir?

Eski AKP’lierden eleştiriler geldi. Örneğin Abdullah Gül’ün çıkışını nasıl karşıladınız?

Abdullah Gül’ün söylediklerini eleştiriyor diye sorulması ve yayın yapılması bana çok komik geliyor. Abdullah Gül, ‘Bu ifadeler muğlaktır, düzeltilmesi lazım’ diyor. Cumhurbaşkanının kendisini uyarması sonrasında, Cumhurbaşkanına ve yandaş medyada kendisine saldıran birilerine güya yanıt veriyor ve ‘Ben bu KHK’yi sahiplendim, doğru buluyorum ama biraz belirsiz ifade olunca kötü sonuçlar doğurabilir, onun için değiştirilsin istedim’ diyor. Nasıl böyle bir kanun hükmünde kararnameyi doğru bulursun, benimsersin, sahiplenirsin? Doğrudan doğruya bir küçük, utangaç, mahcup ifadeyi eleştiri diye alıp kendisine saldırıldığı zaman hemen sahiplendiğini anlatmaya çalışıyorsun. Ben farklı bir şey söylüyorum, Başbakan ve Bakanlar Kurulu üyelerinin hepsi suç işlemiştir diyorum. Böyle bir kararname çıkararak, başlarına iş açmak istemiyorlarsa gelecekte mahkeme mahkeme dolaşmak istemiyorlarsa bu kararnameyi yürürlükten kaldırırlar diyorum.

Son Düzenlenme Tarihi: 04 Ocak 2018 11:26
www.evrensel.net