AB’nin gözü dünyada

AB’nin gözü dünyada

Bu hafta, ABD’nin ulusal güvenlik stratejisinin Avrupa'daki yansımalarına ve İngiltere hükümetinin Grenfell Tower yangını sınavına mercek tutuyoruz.

ABD’nin stratejik planı ile Rusya ve Çin’i baş rakipler olarak gördüğünü açıklaması Almanya’yı sevindirdi. Bu açıklama Trump’ın ABD’nin eski gücü kalmadığını kabul etmesi anlamını taşıdığı ileri sürülüyor. Böyle bir durumda Almanya’nın dünyaya yön veren bir güç olarak ortaya çıkma şansı artıyor. Bu da Almanya’nın önderliğinde Avrupa Birliği’nin ekonomik, politik ve askeri bağımsız bir güç olarak ortaya çıkmasına bağlı. 

Fransa kendi çıkarlarını güçlendirmeye yönelik son birkaç yıl içinde önemli ataklarda bulundu. Fakat Fransa eski jeostratejik konumunu ve dolayısıyla tek başına hareket etme kapasitesini de yitirdi. Bu sayı için seçtiğimiz iki yazı, Fransa’nın bu konumundan hareket ederek izlediği ya da izleyebileceği çizgiyi konu alıyor. Birinci yazıda, Obama’nın eski danışmanlarından olan Charles A. Kupchan, bir nevi ABD penceresinden Fransa’nın yeri ve konumunu değerlendirirken, ikinci yazıda Rusya’nın Fransa’nın zayıflığını nasıl değerlendirmeye çalıştığı konu ediliyor.

İngiltere’nin başkenti Londra yakınlarında geçtiğimiz 14 Haziran’da 24 katlı Grenfell Tower binasında çıkan ve 71 kişinin yaşamına yitirmesine neden olan yangın uzun bir süre ana akım medya dahil, bir çok kesim tarafından kapitalizmle ilişkilendirilmişti. Yangın mağduru yüzlerce aile halen yardım bekliyor. Yangından kurtulan Natasha Elcock, Guardian gazetesine 6 ay boyunca yaşadığı süreci, kurumların kendilerini nasıl ortada bıraktığını ve devlet yetkililerine artık inançlarının kalmadığını yazdı.


FRANSA TEK BAŞINA BÜYÜK BİR GÜÇ DEĞİL

macron ve merkel

Charles A. KUPCHAN*
Alternative Economique

Emmanuel Macron, Fransa’nın eski jeopolitik konumunu tekrar yakalamasında kararlı. Çok iyi bir haber: Dünya bugüne kadar kaygısını taşımadığı bir dizi sorunla yüz yüze ve bunları çözme konusunda kararlı ülkelere ihtiyacı var, özellikle de Trump’ın Amerikası’nın yolunu kaybettiğinden bu yana. Peki, bunu gerçekten Macron hayata geçirebilir mi? Fransa’nın dünya sahnesine tekrar güçlü olarak dönme kapasitesi her şeyden önce Fransa’da belirlenebilir. Ancak Macron’un kendi ülkesinde siyasi olarak başarılı olabildiği koşullarda Fransa, Atlantik ve Avrupa kurumları ile hareket ederek eski jeopolitik ağırlığına ulaşabilir.  

Fransız Cumhurbaşkanının ilk görevi ülke ekonomisini reformla canlandırmaktır. Avrupa’nın ilerlemeye tekrar başlayabilmesi için sağlıklı bir ekonomiye ihtiyacı var. Fransa’daki ekonomik kalkınma Avro Para Bölgesi’ni canlandırmasının yanı sıra Fransa siyasi arenasındaki orta yol çizgisini tekrar meşrulaştırır ve solu da modernleştirir. Bu iki parametre, popülizmin her yerde arttığı ve merkez solunun güç kaybettiği bir Avrupa’da bir gerekliliktir. 

Macron için ikinci öncelik ise Avrupa inşasına yeni bir soluk vermeye katkıda bulunmaktır. Bu ise savunma alanında ve Avro Para Bölgesi’nde daha ilerden bir entegrasyona yönelik iş birliği konusunda somut adımların atılmasını gerektiriyor. Bu amaçla, geçen eylül ayında Fransız Cumhurbaşkanının Sorbonne Üniversitesindeki konuşması makul bir çalışma planı sundu. Fakat en takdire değen olan konuşmanın içeriği değil, büyük bir Avrupa ülkesinin Avrupa’nın inşasının çıkarlarını savunmak için hızla harekete geçmiş olmasıdır. Uzun dönem boyunca üye devletlerin yöneticileri Avrupa inşasına saldıranlara karşı çok ürkek davrandılar ve aslında fiiliyatta Avrupa politikasına dair söylemleri popülistlere terk etmişlerdi. Üye ülkelerin hükümetlerinin işi kamuoyunun peşinden gitmek değil; onu oluşturmaları gerekir.  Kuşkusuz Macron’un, planını hayata geçirme şansı Almanya’daki genel seçimlerden sonra azaldı. Fakat Angela Merkel kurnaz ve Avrupa Birliği’ni derinleştirmek için Macron’a yardım etme doğrudan onun da çıkarınadır. 

Avrupa’nın sağlığı ve canlılığı, Fransa’nın tekrar jeopolitik dönüşü için temel bu önemdedir, zira tek başına Fransa büyük bir güç değil. Son yıllarda Afrika ve Ortadoğu’da olanaklarının üzerinde bir sorumluluk üstlendi. Ve bunu sadece partnerleriyle iş birliği sayesinde gerçekleştirebildi. Afrika’da çoğu zaman, ona lojistik ve istihbarat olanaklarını sunan ABD ile ortak çalıştı. Libya’daki müdahale NATO tarafından yürütüldü. Eğer Fransa, IŞİD’e karşı önemli, askeri ve diplomatik bir partner olabildiyse bu sadece başka ülkelerle birlikte hareket edebildiği içindir. Fransa’nın jeopolitik dönüşü ancak kendi olanaklarını aynı seçenekleri yapan ülkelerin olanaklarıyla birleştirmesiyle mümkündür. Ve her şeyden önce bu Fransa’da başlıyor. Yeni bir ekonomik atılım; Avrupa projesinin tekrar canlandırılması, AB’nin, NATO ve diğer kurumların eylemleri için katalizör rolünü üstlenme: Dünya sahnesinde Fransa’nın sesini duyurabilmesine olanak sağlayacak malzemeler işte bunlardır. 

ABD Georgetown Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü, 2010-2014 arası Obama Kabinesinde Ulusal Güvenlik Konseyi Üyesi. 

(Çeviren : Deniz Uztopal)


FRANSA, VLADİMİR PUTİN İÇİN BİR FIRSATTIR

Pavel BAEV** 
Alternative Economique

Rus yöneticiler için Fransa her zaman bir fırsat olarak değerlendirilir. Moskova’nın sözde Çin eğilimi, daimi ABD takıntısı, Vladimir Putin’in “iyi dostu” Erdoğan’ın sırtını okşaması (ve hançerlemesi) ya da Suudi Arabistan kralı için açılan kırmızı halılar bir yana, Paris ile ilişkiler her zaman öncelik taşıdı. Bu anlamda Emmanuel Macron’un mayıs 2018 sonu Saint Petersbourg’da düzenlenecek ekonomik foruma katılmaya yönelik yarım onayı Moskova’da Avrupalı yatırımcıların Rusya’ya tekrar yatırım yapmalarının sinyali olarak selamlandı. Ekonomik durgunluktan çıkabilmek için Avrupa ile iyi ilişkilerin tekrar oluşturulması Rusya için can alıcı öneme sahip ve Fransa, Moskova’nın rehabilitasyonunda merkezi bir rol oynayabilir. (...)Fransa’nın (BM) Güvenlik Konseyinin daimi üyesi olması gibi nükleer silahı muhafaza etmedeki kararlılığı da bu argümanda öne çıkan konular arasında. Rusya’da kendi nükleer cephaneliğinin modernizasyonu için büyük yatırımlarda bulundu ve bunun bir şekilde siyasi olarak meyvelerini toplamak istiyor. Fakat bunun uluslararası arenada etkileri şu ana kadar çok da hissedilmedi, zira bu alandaki silahlanmaların denetlenmesi ve yaygınlaşması konusu bugün Uzak Doğu’da yoğunlaştı. Oysa ki Kuzey Kore krizi konusunda Moskova, Pekin’in belirlediği çizgiyi izleyemez, bu da aslında aralarındaki iş birliğinin somut sınırlarını gösteriyor. 

Kısa süre önce Rusya, Ukrayna üzerinde yaşanan çatışmalar ve AB’nın Moskova’ya karşı kararlaştırdığı cezalardan dolayı Avrupa ile ilişkileri üzerine yoğunlaşmak zorunda kaldı. Kremlin üye ülkelerin kendi aralarındaki bölünmelerinden faydalanmak istiyor. Diğer yandan, Vladimir Putin Avrupa’ya yaşanan siyasi çatışmalar ve siyasi partilerin mücadelelerin tüm sırlarına sahip olduğunu düşünüyor. Almanya ve siyasetçileri bugüne kadar onun favori oyun alanıydı. Karanlık yollardan gelen para sayesinde Rusya lehine gerekli şebekeleri besliyordu. Fakat Angela Merkel onun özelliklerini anladı ve pek de tavsiye edilemez bu ilişkilere son vermek için kararlıca hareket etmeye başladı. 

Son iki yıl içinde Vladimir Putin, Marine Le Pen’in Ulusal Cephesi gibi birçok aşırı sağcı partiye yardımda bulundu, fakat nispeten marjinal olan bu partilere karşı çok sınırlı oranda saygısı var. O daha da yukarıları hedefliyor ve kendisi için bugün en iyi kozun Fransa olduğunu düşünüyor. Macron’un seçilmesinden bu yana Paris’in Avrupa’da etkisinin artması da onun bu ilgisini daha da kabarttı.  

Fakat genç Fransız Cumhurbaşkanı onun hâlâ zor algıladığı bir fenomen: seçilmesi tüm Avrupa’da eski elitlere karşı esen rüzgarın bir eseri, fakat zaferle çıkan popülizmi Avrupa taraftarı ve kendine çok güveniyor. Emmanuel Macron ile kârlı bir ilişki kurma Putin için heyecan verici ve acil bir görev. Fakat bunu yapabilmek için ne yolsuzluğa ne de Antiamerikancılığa yaslanabilir. Dolayısıyla Fransa’nın önemli bir zayıf noktasını kullanma hesabı yapıyor, yani dünya çapında yerini kaybetmeme kaygısı taşıyan bir Fransa’yla ve kendisi gibi “büyük bir güç” ün yönetici olan Emmanuel Macron’a gösterilmesi gereken tüm saygınlığı göstererek bu hedefe ulaşma peşinde. 

** Oslo Peace Research İnstitute’de araştırmacı 

Çeviren : Deniz Uztopal)


DÜNYAYI YÖNETMEK

German Foreign Policy 

ABD ile Çin arasında artan rekabete bağlı olarak Almanya’da hükümet danışmanları kararlı bir Alman-Avrupa Birliği iktidar politikası sürdürülmesinin zorunluluğuna dikkat çekiyorlar. Bilim ve Politika Vakfının (SWP) son araştırmasında  “Almanya elindeki tüm olanaklarla AB’nin bağımsız bir dünya gücü haline gelmesi için çaba harcamalı” deniyor: “Ancak bu şekilde uluslararası düzeni etkileme şansına sahip olabiliriz. Bu, zenginliğinin büyük bir bölümünü ihracattan elde ettiğinden Alman ekonomisinin çıkarına bir dünya düzenine muhtaç olunduğu için de zorunludur. SWP’nin vurguladıkları, Federal Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’in Trump’ın güvenlik stratejisi konuşması sonrası yaptığı açıklamayla örtüşüyor. Vakıf Almanya ve AB’nin dünyanın yeni formlarla yönetilmesi konusunda diğer güçlerden daha şanslı olduğunu iyimserlikle kaydediyor.  

YENİ İKİ KUTUPLULUK

SWP, gelecekte dünya politikasının ABD ve Çin tarafından belirleneceğinden yola çıkıyor. Rusya’nın bu konuda bir anlam taşımayacağı öngörülüyor. Araştırma sonucunda Çin ve ABD, dünyaya düzen verecek en büyük iki güç olarak belirleniyor. Karmaşık bir iki kutupluluktan söz ediliyor. Bir yandan yoğun rekabet, diğer yandan bağımlılık ve kırılganlıkların belirlediği bir iki kutupluluk... “Washington ile Pekin arasındaki ilişkiler geleceğin dünya düzenini biçimlendirecek” deniyor. 

REKABETTE YENİ DÖNEM

Washington ile Pekin arasındaki ilişkilerin gelecekte nasıl gelişeceği sorusuna ABD yönetimi cevap verdi. Trump’ın güvenlik stratejisinde Rusya ve Çin, dünya üzerindeki etkilerini arttırmak isteyen, bu amaçla ordularını güçlendiren iki revizyonist ülke olarak nitelendi. ABD askeri bütçesinin on yıllardır Rusya ve Çin’in katbekat üstünde olduğundan ise hiç söz edilmedi. Rusya ve Çin, ABD’nin dünya üzerindeki etkisini kırmaya çalışan iki azılı rakipti. Özellikle Çin, haddi bildirilmesi gereken stratejik bir ülkeydi. Trump’ın sözleriyle: “Dünyaya egemen olma rekabetinde yeni döneme” girmiştik. 

DÜNYA İHRACAT DÜZENİ

SWP, ABD ve Çin arasında artan rekabete bağlı olarak Almanya’nın ikisinden birini tutmaması gerektiğine, “Ne ABD ne de Çin Almanya ve AB için uygun çok kutuplu bir dünya düzeninden yanalar” sözleriyle dikkat çekiyor.  Almanya’nın çıkarlarına uygun dünya düzeni ise, Alman ekonomisi ve refahını gözeten, özellikle de ihracatının sekteye uğramadan sürmesini garanti eden güçlü, açık ve kurallar üzerinde yükselen bir dünya düzeni olmalı. Almanya’nın dünya ihracatı gayrisafi milli gelirde yüzde 47 oranındayken, bu oran Fransa’da yüzde 30, İngiltere’de yüzde 27. Büyük sanayi ülkeleri arasında sadece Güney Kore bu ölçüde ihracata bağlı bir ekonomiye sahip. Dünya düzeninde dikkate alınması istenen Alman ihracatı, uluslararası düzeyde sert eleştirilerle karşı karşıya bulunuyor. Bir yandan Almanya’nın aşırı ihracatı nedeniyle güney ülkeleri ekonomik krize girerken diğer yandan Trump’ın başkan olması sonrası ABD, Alman refahını 50 milyar dolarlık ticaret açığıyla finanse etmeyeceğini bildirdi.  

BAĞIMSIZ GÜÇ

SWP, Almanya’nın  refahını gelecekte sadece güçlenmekte olan Çin’e karşı değil ABD’nin direnişlerine karşı da koruyabilmesi için kararlı ve uzlaşmasız şekilde bağımsız bir güç olarak ortaya çıkmasını öngörüyor. “Almanya, AB’nin kendi çıkarları doğrultusunda bağımsız bir güç olarak dünyayı yönlendirebilmesi için elinden geleni yapmalıdır. Başka türlü uluslararası politika ve ekonomide söz sahibi olması imkansızdır. Bu konuda acilen  tüm olanaklarla harekete geçilmelidir. Askeri alanda, dış politikada ve kalkınma yardımları konusunda rekabete uygun biçimlendirmelerin adımı atılmalıdır. Sosyal alana daha fazla para ayrılması adına yukarıda adı geçen alanlara ayrılan bütçenin azaltılmasından vazgeçilmelidir, ayrılan bütçe yüzde 15’ten yüzde 20’ye çıkarılmalıdır. Almanya, ve Avrupa, dünyayı yönetmekte  Çin ve ABD’den daha şanslıdır ve başarılı olacaktır.”  

PEK DE HOŞ OLMAYACAK

SWP’nin açıklamalarının ana mesajı, Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’in ay başında söylediklerinin aynısı. Gabriel, Dışişleri Bakanlığının Körber Vakfındaki konuşmasında ABD’nin dünya politikasındaki egemenliğinin yavaş yavaş tarihe karıştığını, ABD’nin Almanya ve AB açısından dünyayı yönetmekte, bazen de ekonomide rakip ülkeler arasında görüldüğünü belirtmişti. Avrupa, dünya gücü olarak ortaya çıkmalıydı. Bu iktidar kavgası anlamına gelecekti ve gelişmeler de pek hoş olmayacaktı. Bu görüş, SWP tarafından da onaylanıyor. Gelecekteki gelişme tahmin edilebilecek gibi değil. Başbakanlık tarafından finanse edilen SWP’ye göre Berlin ve Brüksel’in dış politikası daha fazla esnekliğe ve daha büyük esneklik rezervlerine ihtiyaç duyuyor. Bu da materyal, finans  ve personel açısından dünya gücü olmaya yetecek rezervleri gerektiriyor. Berlin’in Dışişleri Bakanlığının personelinin oldukça büyük bir kısmını bu amaçla görevlendirmesi zorunlu görülüyor. 

BAŞARISIZLIK RİSKİ

Gabriel’e inanılacak olunursa bu kadar güç harcanmasıyla başarıya ulaşılma şansı oldukça riskli. Dışişleri Bakanı, her adımın yeni bir riski de beraberinde getirdiğini söyledi. Başarısızlığın ne boyutta olacağından bağımsız, Gabriel, dünya gücü olabilmek için  riskin göze alınması gerektiğini vurguluyor. 

(Çeviren: Semra Çelik)


GRENFELL YANGININDAN KURTULDUM AMA ŞİMDİ BİZİ YENİ BİR TRAVMA BEKLİYOR

Grenfell Tower

Natasha ELCOCK
The Guardian

Bir felaket olduğunda, insanlar devlete daha çok ihtiyaç duyuyor. 14 Haziran’da,  Grenfell’de ikamet edenler olarak bir yangın felaketi yaşadık. 11’inci kattan inerek eşim ve 6 yaşındaki kızımla, yanan binadan kurtulmayı başardık. Birkaç gün boyunca, acil servis ekiplerinin yangını söndürüp sevdiklerimizi binadan çıkarmasını beklerken, yetkililerin de gelip bize yardım etmesini ve bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini bekledik.

Ama devlet ortada yoktu. Bunun yerine, gönüllüler ellerinde yiyecek ve elbiselerle yardıma geldi. Bize, sıradan, insanlar yatacak bir yer ve hastanelerde aile mensuplarımızı bulmamız için yardım etti.

6 ay sonra çok fazla bir şey değişmedi. Etkilenen ailelerin yüzde 20’si halen konut yardımı bekliyor. Neredeyse 100 aile, kalan birkaç parça eşyalarını yanına alarak, Noel gününü ortak paylaştıkları otel odalarında geçirdi.

Yangın günü sevdiklerimizden 71 kişi hayatını kaybetti. Binanın tamiri hakkında endişelerimizi çok öncesinden dillendirmemize rağmen bizi ciddiye almadıkları için  nice insanlar öldü. Halen kaygılarımız göz ardı ediliyor. Bu ay belediye toplantısında, yangından kurtulanlar ve yakınlarını kaybedenler olarak, halen korku içinde titreyerek hikayemizi anlatırken bir belediye çalışanı önce telefonuyla oynadı sonra uykuya daldı.

Yaşayabileceğimiz bir eve ve yangından sonra yaşadığımız travmayı atlatmak için desteğe ihtiyacımız var. Yangının resmi nedenin ve kaynağının ne olduğunu bilmemiz gerek, ve adalete ihtiyacımız var. En çok da, “kağıt üstünde bir sayı” gibi değil, bize insan gibi davranılması gerekiyor. Bahane ya da basmakalıp laflar istemiyoruz. Politikanın ve bürokrasinin dili bizim dilimiz değil, bu dille daha önce konuşmayı denedik ve sonuç olarak 71 kişi öldü.

Belediye bize 300 ev almakla meşgul olduğunu söylüyor, ama otellerde kalan mağdurların ihtiyaçlarını anlamak için onlarla buluşup ve onların ihtiyaçları nedir diye sormuyor. Engelli anne ve babaları olan ailelere kapı girişlerinde merdivenler olan evler sunulduğunu biliyoruz. Belediye tarafından destek için verilen belediye çalışanları, bazı aileler için, 11 kere değiştirildiğini biliyorum. Mağdurlar otel odalarında iyi bir haber için telefonun çalmasını beklerken, belediye basın sözcüleri medyaya yeni daireleri gösteriyor ve haber yapıyor. (...)

Gerçek ancak bilinince adalet sağlanabilir. Kamu sorgulaması yeni başladı fakat tek bir kişi için fazla geniş çaplı. Başbakandan, Martin Moore-Bick’in (Kamu sorgulamasını yönetecek emekli hakim) yanına bir kişi daha verilmesini istedik. Noel’den hemen önce bu isteğimizi reddetti. Bizim fikirlerimiz yine hiçe sayıldı, ve bu araştırmaya yönelik zaten az olan güvenimizi, yine yitirmeye başladık.

Ama adalet ve gerçekleri öğrenmek için savaşmaya devam ediyoruz. Bu ölümler boşa olmamalı. Yangına karşı güvenlik ve bina yapım kurallarında değişiklikler yapılması gerek, ve sosyal konutlarda yaşayanları küçük görmeme ve aşağılamama konusunda tartışmalar yürütmeliyiz. 

Greenfell Tower’da yaşayan komşularım, toplumun her kesiminden insanlardı. İçlerinde muhasebeci, bilim insanı, güvenlik işçisi, satış müdürü, sanatçı ve mimarlar vardı. Bize bir vatandaşın görmesi gerektiği muameleyi göstermediler. Yanmaya terk edilmek  yerine, sesimizi duymaları gerekirdi.

Bize yangın sonrası yardım etmeyen devlet yetkilerine pek fazla inancımız kalmadı. Ama bu kurumların bizi yanıltması için halen fırsatları var. Bizi gelin dinleyin ve bizle konuşun diyoruz. Adalet arayışımızda yardımcı olun ve hayatımızı yeniden kurmak için bizle beraber çalışın.

(Çeviren: Çınar Altun)

www.evrensel.net