Filistinliler, Erdoğan'ın tutumunu nasıl yorumluyor?

Filistinliler, Erdoğan'ın tutumunu nasıl yorumluyor?

Filistin Halk Kurtuluş Cephesinin Uluslararası Sözcülerinden Halid Barakat: Filistinliler, Erdoğan’a ancak İsrail ile tüm ilişkileri keserse inanırlar

Ekim KILIÇ
New York

Filistin Halk Kurtuluş Cephesinin (FHKC) Uluslararası Sözcülerinden Halid Barakat ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararı ve ardından yaşanan gelişmeleri konuştuk. Barakat, e-posta aracılığıyla sorularımızı yanıtladı. 

Trump Yönetimi ve İsrail’in, bölgedeki gruplar arası mezhep savaşlarından devletler arası mezhep savaşlarına yönelmesini görmek istediklerini söyleyen Barakat meselenin İslam-Yahudilik ekseninde ele alınmasının “Bölge ve dünya halkları için felaket yaratabileceği” uyarısı yaptı. Filistin Yönetiminin tutumunu eleştiren ve “Filistin Yönetimi, Arap gerici rejimlerinin kampının bir parçasıdır” diyen Barakat, Filistin’deki güçlü olan çizginin “direniş çizgisi” olduğunu söyledi.

AKP Hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çıkışı için ise “Türkiye halkının Filistin davasına verdiği önemin farkındayız. Erdoğan, halkın ilkeli adanmışlığını kendi kazancı için kullanmaya çalışıyor. Filistinliler, ancak Türk hükümeti İsrail’i boykot ettiği zaman, ticari ve diplomatik ilişkileri kestiği zaman Erdoğan’ın tutumunun gerçek olduğuna inanacaklar” yorumu yaptı. Barakat, İstanbul’da toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesi için ise, “Bu, kitlelerin öfkesini, anlamlı bir eylem göstermeden bir şov sahneye koyarak etkisiz hale getirme girişimidir” dedi.  

Kudüs’ün ABD tarafından İsrail’in başkenti olarak tanınması yeni bir gelişme değil. Şimdiye kadar yürürlüğe girmesi ABD tarafından ertelenmişti. ABD yönetimi bu adımı neden şimdi attı? 

Trump’ın bu adımı atmasının nedeni ABD seçimleri sırasında AIPAC (Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi), siyonist lobi ve ABD askeri ve ekonomik seçkinler ve milyarderlerine taahhütlerini “geri ödemesiyle” ilgilidir. Bu, bize göre, ABD egemen sınıfında ve yönetimin kendisinde bile üzerinde bir fikir birliği bulunmayan bir karardır. Trump’ın kendi gerekçeleri ve politikaları için böyle bir karar verildi. Obama, Beyaz Saray’da olsaydı, bu kararı vermezdi; Obama uluslararası hukuku önemsediği için değil, ancak bunun Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyadaki imajını ciddi bir şekilde tehlikeye atması ve konumunu çok açık bir şekilde ortaya koyması nedeniyle. 

Bu, (Trump’ın damadı) Jared Kushner, Daved Friedman ve Jason Greenblatt ve aşırı sağcı, sözde Hıristiyan siyonistler de dahil olmak üzere Trump’ın etrafındaki aşırı sağcı siyonist grubun çıkarlarını yansıtıyor. Bütün bunlara rağmen, sadece Trump’ın ırkçı, sömürgeci zihniyetini ve Kudüs’ün Filistinlileri, Arapları ve dünya konusundaki cehaletini ortaya koyuyor.

Bu kararın ardından bölgedeki ABD planının ne olduğunu düşünüyorsunuz? Bu planda, ABD’nin bölgesel müttefiklerinin yeri nedir?

ABD’nin bölgedeki ana stratejik önceliği Trump’ın “ulusal güvenlik stratejisi” konusundaki konuşmasında belirtildi. Öncekilerinin benzeri bir politika, ancak daha yoğunlaştırılmış halde; bölgede gerici bir ittifak kurarak İsrail’in ABD emperyal hegemonyasına ve egemenliğine direniş kampına karşı merkezi ve lider rolü oynamak. 

Ön planda bu kamp İran’ı, Lübnan’ı ve Filistin direnişini hedef alıyor. Bugün Trump yönetimi tarafından temsil edilen ABD, Suudi Arabistan’da (Veliaht Prens) Muhammed bin Selman ve benzerleri gibi mevcut kukla rejimleri ile bölgeyi talan edebileceğine, kaynaklarını çalabileceğine ve diğer ülkelere zorbalık yapabileceklerine inanıyor. Bu, bir çeteci zihniyeti yansıtmakta ve bunları açık bir şekilde tehdit ve göz korkutmayla birlikte ortaya koymaktadır; bunları Trump’ın ve BM’deki Nikki Haley’in, “Bana ödersen, o zaman seni korurum” ifadelerinden açıkça anlayabiliriz.

Bu işin tehlikeli kısmı ise bu stratejinin bir Antimüslüman ve Antiarap olan gerici dinci ve ırkçı söylem üzerine oturtulması ve dürüst olmak gerekirse, kendi imajına uymayan ya da en hafif şekilde taleplerini reddeden herkesin dışlanması demektir. Trump ve İsrail, bölgenin gruplar arası mezhep savaşlarından devletler arası mezhep savaşlarına yönelmesini görmek istiyor. Bu çok tehlikeli. Bölge ve dünya halkları için felaket yaratabilir. Bu devletler konusundaki düşüncelerimize bakılmaksızın, emperyalistlerin menfaatlerinin faturasını ödeyecek olanlar bölgedeki halklardır.

Filistin halkının statüsü açısından Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması ne anlama geliyor? Bu kararı İslam ve Yahudilik arasında bir mesele olarak algılamak doğru mu?

Biz, bunu Filistin’in kolonileştirilmesinin bir parçası olarak görüyoruz. Kudüs, Filistin’in bir parçasıdır. İsrail’in Kudüs’e yönelik iddiasını yasallaştırmaya veya meşrulaştırmaya yönelik herhangi bir girişim, gayrimeşru kolonileşmeyi yasallaştırmaya yönelik bariz bir girişimdir. Ancak burada durmaz; kentin Müslümanlar, Hristiyanlar; Filistinliler ve Araplar, Kürtler, Ermeniler gibi İsrail Yahudileri dışındaki herhangi bir grubu için anlamını göz ardı etmeye, aşağılamaya ve bunları silmeye çalışmaya devam eder. 

Bu, Filistinlilerin varoluşsal düzeyde devam eden etnik temizliğinin bir parçası. Tarihlerini, uygarlıklarını ve haklarını, geçmişlerini, bugünlerini ve geleceğini silmek için bir girişimdir. Bu, Müslümanlar ve Yahudiler arasında bir mesele değil. Dini bir çatışma değildir. Bu yerleşimci-kolonyal, ırkçı bir proje (siyonizm) ile topraklarımızın yerli halkı olan Hıristiyanlar, Müslümanlar veya Filistin halkı içindeki başka bölümleri arasındaki bir çatışmadır. ABD ve İsrail, çatışmayı din üzerinden dönüştürmeye bayılır; bu retorik onların planlarına ve amaçlarına hizmet eder.

Filistin Yönetiminin ve etki sahibi siyasi örgütlerinin tutumunu nasıl yorumluyorsunuz?

Filistin Yönetimi, Arap gerici rejimlerinin kampının bir parçasıdır. Suudi Arabistan ve Ürdün’le özel bağları var. Ve Filistin direnişini ve yönetime muhalefeti hedef alan, özellikle İsrail’le güvenlik iş birliği ve İsrail işgali ile iş birliği içinde politikalar uyguluyor. Onlar kendilerini yönetici olarak gösterdikleri şehirlerimizdeki, köylerimizdeki ve mülteci kamplarımızdaki taşeron güvenlik kuvvetleridir. 

Filistin Yönetimi, Filistinli kamu emekçilerinin (öğretmenler gibi) en büyük işverenidir. Güçleri ve iktidarları dışarıdan finansman ve destekçilerden gelmektedir, Avrupa fonları, ABD finansmanı, Suudi fonları gibi. Bu yönetim, Batı Şeria’da Filistin devletine sahip olmak isteyen Filistin kapitalist sınıfının yönetimidir. Şimdi kitlelerle karşı karşıyalar, ancak gerçekten sorumluluk almak istemiyorlar. Bu illüzyonun son 25 yıldır yayılmasından kendisi sorumlu olmasına rağmen, Amerika’yı “Dürüst bir ara bulucu olmamak”la söylemsel olarak suçlamak (Filistin Yönetimi Başkanı) Mahmud Abbas’ın işine geliyor. 

Abbas, bunun için hesap vermelidir. Filistin Yönetimi kendisini kaya ile taş arasında buldu. Ve genellikle kriz dönemindeki kapitalistler, halk kesimlerine rağmen bir çözüm bulmaya çalışırlar. Kısaca, ABD emperyalizminin himayesinde Oslo projesinin bir sonucu olan Filistin Yönetimine güvenmiyoruz.

'İİT ZİRVESİ HALKIN ÖFKESİNİ ETKİSİZLEŞTİRME GİRİŞİMİDİR'

Türkiye gibi bazı ülkelerden çıkışlar var. Ancak pratikte İsrail ve ABD ile ilişkiler konusunda söylem dışı bir değişiklik görünmüyor. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Erdoğan’ın, Filistin’in Türkiye’de çok sevimli bir mesele olduğunu çok iyi bildiğini ve kendisini ve partisini pazarlamak için Filistin meselesini kullanılabileceğini düşünüyoruz. Çünkü Türkiye halkı, iç meselelerle ilgili birçok anlaşmazlık yaşıyor. Ancak Filistin ve Filistin halkının hakları söz konusu olduğunda, halk kesimlerinin, Türkiye’deki insanların büyük çoğunluğu arasında fikir birliği var. (Erdoğan’ın) Bunu maniple etmeye ve kullanmaya çalıştığını fark etmeliyiz. 

Aynı zamanda Türkiye’deki halk kesimlerinin Filistin davasına verdiği önemin farkındayız. Erdoğan halkın ilkeli adanmışlığını kendi kazancı için kullanmaya çalışıyor. Filistinliler, ancak Türk hükümeti İsrail’i boykot ettiği zaman, Türkiye’nin ticari ve diplomatik ilişkileri de dahil olmak üzere İsrail’le olan ilişkisini kestiği zaman Erdoğan’ın tutumunun gerçek olduğuna inanacaklar.  

Erdoğan, hem Filistin Yönetimi hem de Hamas’la olan ilişkisini kullanmaya çalışıyor. Çünkü Filistin’in kurtuluşu için Filistin davasına gerçekten destek vermek yerine bunu yapmak onun işine geliyor. Filistin’in kaybından sorumlu olan Osmanlı İmparatorluğu döneminde Filistin’in kolonileştirilmesi hedeflendi. Türkiye’nin İsrail’i boykot etmesi ve onunla olan ilişkisini sona erdirmek için tarihi ve siyasi bir sorumluluğu var.

İslam İşbirliği Teşkilatı Küdüs gündemiyle toplandı. Doğu Kudüs’ü Filistin’in başkenti ilan ettiler. Bu toplantının sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu zirve, halk hareketlerinin baskısı ve bölgedeki halkın öfkesinin yarattığı atmosfer altında toplandı. Bu, kitlelerin öfkesini anlamlı bir eylem göstermeden bir şov sahneye koyarak etkisiz hale getirme girişimidir. Filistinliler, İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi olan ve İsrail’le diplomatik ilişkilere sahip olan en az 5 Müslüman ülkenin bu ilişkilerine son vermesini beklemektedir. Belki de ilişkilerini sona erdirmelerini beklemek şu anda ulaşılması oldukça zor bir talep. Fakat İsrail? Veya en azından İsrail ile olan ilişkisini sona erdiren Bolivya’yla ya da hatta İsrail’le olan diplomatik ilişkisinin derecesini düşürme kararı almış olan Güney Afrika’yla aynı tavrı göstermeleri mümkün olabilirdi. Bunların hiçbiri olmadı.

FİLİSTİN’DE İKİ ANA ÇİZGİ VAR, DİRENİŞ ÇİZGİSİ DAHA BELİRGİN

Filistin’de hâlâ bir direniş var, ancak sınırlı görünüyor. Bizi bilgilendirir misiniz?

Askeri direnişten bahsediyorsanız ve coğrafyayı ve Filistin’in durumunu biliyorsanız, Filistinli silahlı direnişin yüksek düzeyde rutin olarak mücadele etmesinin mümkün olmadığını göreceksiniz. Filistin’deki silahlı direnişin düzeyi dalgalı seyrediyor. Bu klasik anlamda bir gerilla savaşı değildir. Genel anlamda Filistin direnişi tüm nüfusu kapsıyor. Direnişin gösterilerdeki ve mitinglerdeki kitle direnişi ile ayaklanmanın ve intifadanın giderek artan gücü gibi bütün biçimleriyle bir günle sınırlı kalmıyor. Direnişteki Filistinli siyasi güçler arasında, çeşitli mücadele biçimleri ortaya çıkarmak için önayak olmak ve İsrail planlarına sürüklenmeyi reddetmek üzerinden genel bir fikir birliği var.

ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasından sonraki olası gelişmeler ve gelecek için beklentileriniz nelerdir? Bu bağlamda, FHKC’nin planı ve çağrısı nelerdir?

Bu hamlenin ardından ortaya çıkan iki ana Filistinli çizgi var. Bir çizgi; Birleşik Devletler veya herhangi bir başka gücün gözetimi altındaki müzakerelerin sonunun geldiğine inanıyor. Bugün bu çizginin, direniş güçleri ve Filistinlilerin büyük çoğunluğu tarafından temsil edildiğini iddia edebilirim. Bu çizgide FHKC, Hamas, İslami Cihad ve diğer güçler de yer alıyor. Ancak en önemlisi büyük halk kitlelerini içeriyor. 

Mahmud Abbas ve Filistin Yönetimi liderliğindeki ve Filistin Yönetiminin başında bulunan el Fetih (Filistin Kurtuluş Örgütü) hareketini de içeren diğer çizgi ise sorunun ABD’de olduğuna inanıyor. Ve ABD’nin rolünü oynaması için başka güçlerin arayışına giriyor. Filistin halkı için yıkıcı olan müzakereler ve sözde barış sürecini sadece kendi çıkarlarına uygun olduğu için savunmaya devam ediyorlar. Filistin’de genel bir fikir birliğini görmek isteriz, ancak bunun şu anki resmi seviyede ulaşamayacağımız bir şey olduğunu biliyoruz. İki çizgi arasındaki bu çelişki, meşruiyet meselesini gündeme getiriyor. 

Mahmud Abbas’ın başkanlığının, yönetimin kendi kanunları uyarınca bile 2009’dan bu yana dolduğuna dikkat edin. Filistin Kurtuluş Örgütünü kendi çiftliğine dönüştürdü. Ve büyük kararlar yalnızca kendisi ve çevresindeki birkaç kişi tarafından veriliyor.

‘İSRAİL’DE FİLİSTİN İLE DAYANIŞMA HAREKETİ YOK’

İsrail'deki Filistin ile dayanışma içinde muhalefet güçlerini nasıl tanımlıyorsunuz? İsraillilerin Filistinliler ile dayanışmasından ne ölçüde bahsedebiliriz?

Bazı bireylerin sahici bir şekilde sesleri var, ancak hiçbir zaman bir hareket haline getirilmedi. Elbette, “İsrail’in içi” söz konusu olduğunda, İsrail Yahudileri hakkında konuşuyoruz, çünkü 1948 Filistin’deki Filistinliler Filistin halkının ve ulusal hareketimizin ayrılmaz bir parçası. Kısacası, demokratik bir Filistin için Filistin direnişi ile ortak bir vizyon için fedakarlık yapmak ve mücadele etmek isteyen ilerici bir güç ya da anlamlı bir İsrail muhalefeti yok. 

Bazı İsrailli sözde “sol” güçler, “iki devletli çözümü” desteklemek için sağcı Filistin Yönetimiyle benzer bir tutum almaktadır. Bu güçler kurtuluş sürecimizde önemli değildir; bazıları kasıtlı ya da kasıtlı olmaksızın istemeden Filistin kolonileştirilmesini ve siyonist projeyi meşrulaştırmaya ve aklamaya çalışıyorlar. 

Bu dayanışmacı güçler gelecekte doğacak mı? Bu tahmin edemediğimiz bir şey. Net olan şudur: İsrail toplumu daha fazla sağa kayıyor. Ve birçoğu Netanyahu hükümetinde üst düzey görevlerde bulunan en tehlikeli, açıktan ırkçı İsrail siyasi figürlerinin liderliğindeki açık ırkçı ve faşist güçlerin yükselmesine şahit oluyoruz. Sözde sol, bu suçlu figürleri ne reddediyor, ne de meşruluklarını bozuşturacak bir hamle yapıyor.

‘BÖLGEDE ANTİ EMPERYALİST BİR HAREKETE HER ZAMANKİNDEN ÇOK İHTİYAÇ VAR’

Bu yıl FHKC’nin 50. yıl dönümü. Farklı ülkelerden devrimcilere ev sahipliği yaptınız. Türkiyeli yoldaşlarınıza söylemek istediğiniz bir şey var mı?

FHKC bölgede radikal solun parçalanmasına ve bugün karşı karşıya olduğumuz ezici duruma rağmen, solun hâlâ muhafazakar, sağcı ve gerici güçlere karşı alternatifi oluşturduğuna inanmaktadır. Buna aydınlanmış, ilerici güçler ve direniş kampının bir parçası olan dini güçler dahildir. Filistin’de olduğu kadar Türkiye’de de sol kitlelere alternatif bir program sunabilmeli ve onlarla iletişime geçebilmelidir. Bunun çok zorlu bir dönem olduğunu biliyoruz. Ve birçok engel var. Kürt hareketi ve Türk hareketi bu engelleri bizim gibi biliyor. Nasıl ilerleteceğimize dair özel bir planımız yok. Bugün, küçük rekabetlerin değil kitlelerin çıkarlarının yönlendireceği antiemperyalist, antisiyonist, devrimci bir harekete bugün dün olmadığı kadar çok ihtiyaç olduğunu biliyoruz. 

IŞİD’in ve diğer gerici grupların yenilgisiyle Suriye ve Irak’ta bir dönemin sonuna gelindiğine tanık oluyoruz. Hükümetler de geliyor ve gidiyor. Son on yılda bölge halklarının çok fazla ders çıkardığı konusunda iyimser olmalıyız. Bunlara gerici ideolojilerin ve grupların bir geleceği olmaması da dahildir. Halkın birliği ve ilerici ve devrimci hareketlerin yolu bu bölgenin bütün halkları için gerçek barış, adalet ve dayanışmaya giden yoludur.

Son Düzenlenme Tarihi: 26 Aralık 2017 05:07
www.evrensel.net