7 Barış Akademisyeni ikinci kez hakim karşısında

7 Barış Akademisyeni ikinci kez hakim karşısında

'Bu suça ortak olmayacağız' başlıklı Barış Bildirisini imzaladıkları için haklarında dava açılan 7 akademisyen ikinci kez hakim karşısında.

Cansu PİŞKİN
İstanbul 

“Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı Barış Bildirisini imzaladıkları için “Terör örgütü propagandası” iddiasıyla haklarında dava açılan 7 akademisyen ikinci kez hakim karşısına çıktı. Savunma yapan akademisyenlerden Aslı Aydemir İnönülü barışın inşaası için metni imzaladığını belirterek, "90'larda köy yakmalar gibi birçok travmanın yaşandığını öğrendiğimde faili ben olmasam bile bir Türk olarak yaşananlardan suçluluk ve utanç duydum" dedi. 

Barışı savundukları için 7 buçuk yıl hapis cezası ile cezalandırılmaları talebiyle haklarında dava açılan 150’yi aşkın akademisyenin tekil yargılanmalarına Çağlayan’daki İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. Aralarında HDP Milletvekili Erol Dora’nın da bulunduğu çok sayıda kişi duruşmaları izledi.

‘BÖLGEDE YAŞANANLARDAN HABERSİZ BÜYÜDÜM’

Önceki hafta 7 Aralık günü ilk kez hakim karşısına çıkan 7 akademisyenin duruşması, savunmaların alınması amacıyla 22 Aralık’a ertelenmişti. Mahkeme, İstanbul Üniversitesi’nden araştırma görevlisi Aslı Aydemir İnönülü’nün savunmasıyla başladı. Sosyal psikoloji alanında çalıştığını kaydeden İnönülü, sosyal psikolojinin dini, kültürel ve etnik azınlıklar arasındaki ilişkileri taşıdığını ve bu ilişkilerin niteliğinin toplumsal barışa dair fikir verdiğini ifade etti. '90 doğumlu olduğunu belirten İnönülü, bölgede yaşananlardan habersiz büyüdüğünü ve 90’lara ilişkin aklında kalan tek şeyin asker ve polis ölümleri ile Uğur Dündar’ın fırınlarda böcek araması olduğunu dile getirdi. İnönülü, “Bildiklerim dışında yaşanmışlıklar olduğunu değişen çevrem ve bilgi edindiğim kaynakların genişlemesiyle öğrendim. 90'larda köy yakmalar gibi birçok şey yaşandığını öğrendiğimde faili ben olmasam bile bir Türk olarak yaşananlardan suçluluk ve utanç duydum” dedi. 

‘AKADEMİSYEN OLMASAYDIM DA İMZALARDIM’

Sosyal psikolojinin gruplar arası affetmeyi kolaylaştırarak toplumsal barışı inşaa etmeyi amaçladığını, utanç ve suçluluk duygularını çalıştığını anlatan İnönülü, çözüm sürecinin de buna vesile olacağı için önemli olduğunu kaydetti. Çözüm sürecinin toplumsal barış adına ümit verici olduğunu söyleyen İnönülü, çatışmasızlık koşullarında toplumsal barış ve eşitliği içeren pozitif barış için çaba sarf edilebileceğini ifade etti. Barış Bildirisi’nin, barışın inşaası için önemine değinen İnönülü, "O dönem ki koşullar oldukça şiddet dolu ve travmatikti. Aralık ayında bölgede yaşanan durumu belgeleyen çok sayıda rapor olması ve sosyal medya aracılığıyla bu bilgilere ulaştık. Bildiri, barış çabası dileği talebi ve çağrısı içermektedir. Sosyal psikolojinin sunduğu bilgiler de beni imza atmaya itmiştir. Kimsenin çağrısına uyarak ya da herhangi bir örgütün talimatıyla bu metni imzalamadım. Geleceğe daha fazla travma taşınmasın diye imza attım. Eşitlik duygusu olan bir insan olarak akademisyen olmasaydım da bildiriye imza atardım” dedi. Savcının isnat ettiği suçlamaları kabul etmeyen İnönülü, barıştan yana olduğunu belirterek beraatini talep etti.

‘İDDİANAME KENDİ İÇERİSİNDE BİLE TUTARSIZ’

Daha sonra savunma yapan Avukat Meriç Eyüboğlu İnönülü’nün, travma üzerine çalışan bir akademisyen olduğunu ve çatışma ortamlarının yarattığı travmanın kuşaktan kuşağa taşınmaması için imzaladığını kaydetti. Eyüboğlu, iddianamenin maddi gerçeğe ulaşmak için yol gösterici olamayacağını ve savcının lehe delil aramadığını belirterek İnönülü’nün beraatini talep etti.

Avukat Oya Öznur da, müvekkili hakkında hazırlanan 17 sayfalık iddianamenin davanın dayanağını oluşturduğunu kaydederek, çelişkili ve tutarsız bir metin olduğunu söyledi. Savcının niyet okuduğunu savunan Öznur, “Niyet okuyanın niyeti de sorgulanmaya muhtaçtır. İngilizce’den yapılan çeviriyi Türkçe metni çarpıtmayla iddianameye eklemesinden savcının kötü niyetini anlıyoruz. Tek bir delile dayanmayan hayali bir talimat iddiasına yer verilmiş iddianamede. Örgüt talimatı ile barış bildirisi arasında yapay bir bağ kurulmaya çalışılmıştır. İddianame kendi içerisinde bile tutarsız” dedi.

Avukat Ziynet Özçelik ise yargılamanın bütünlüğü ve çelişkili kararların çıkmaması adına akademisyenlere açılan davaların İstanbul 13 Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki dosya ile birleştirilmesini talep etti.

MAHKEME BAŞKANINDAN BASINA ‘TARAFSIZLIK’ ÇAĞRISI

Avukat Eyüboğlu savunması yazdırılırken bir düzeltme yapmak istedi. İzleyicilerin önünde yanlış bir şey yazdırmayacağını söyleyen Mahkeme Başkanı basını eleştirdi. Geçtiğimiz celse akademisyenlerinden birinin gülerek “Sizin beraat vermediğini biliyoruz” dediğini aktaran Mahkeme Başkanı, “Ben de gülerek şaka yollu raflarımızda hiç beraat kalmamış dedim. Ertesi gün haberlerde, ‘Hakim bizde beraat yok dedi’ şeklinde çıkmış. Burada bütün konuşmaları kayıt altına alıyoruz. Neye üzülüyorum biliyor musunuz? Bağımsız, tarafsız, demokratik haber yapıyoruz diyorsunuz ve inanıyorsunuz ya buna üzülüyorum. Okuyucularınızı tarafsızız diye kandırıyorsunuz. Şu an buradaki basına sesleniyorum, madem tarafsızsınız lütfen her şeyi olduğu gibi aktarın, tarafsız olun” diye konuştu. 

BİRLEŞTİRME TALEBİ CEZALARIN ŞAHSİLİĞİ SEBEBİYLE REDDEDİLDİ

Avukat beyanlarının ardından mütalaa veren savcı, dosya celplerine ilişkin talepler konusunda taktiri mahkemeye bırakarak birleştirme taleplerinin reddini talep etti. Avukatların beraat taleplerini de hatırlatması üzerine savcı, beraat talebini esas hakkındaki mütalaada değerlendiriceğini söyledi. Kararını açıklayan mahkeme, avukatların müvekkilleri hakkında okullarında açılan disiplin soruşturmalarına dair dosyanın ve İstanbul 13 Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan akademisyenlerin dosyasının celb taleplerini, davanın esasına etki etmeyeceği gerekçesiyle reddetti. İstanbul 13 Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki dosya ile birleştirilme talebini de reddeden mahkeme bu kararını, sanıklarının ayrı ve farklı olması, cezaların şahsiliği, şahıslar arasında şahsi bağlantının olmamasına dayandırarak reddetti. Mahkeme, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığından beklenen yazıya cevabın gelmesi durumunda esas hakkındaki mütalaanın hazırlanması için dosyanın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na tebliğine karar vererek bir sonraki celseyi 6 Nisan saat 09.30’a erteledi. 

‘GÜNEYDOĞU’DA YAŞANANLARA SESSİZ KALAMAZDIM’

İstanbul Üniversitesinden Akademisyen Ayşe Rezan Tuncay savunmasında, 40 yıllık bir akademisyen geçmişi olduğunu belirterek, "İnsanın yaşatılması, iyileştirilmesine sahip bu meslekten kaynaklı Güneydoğu'da yaşananlara sessiz kalamazdım. Medyada izlemiş olduğum insan hakları ihlallerinin tespit edilip sorumluların cezalandırılmasını istedim" dedi.

Barış metnini sosyal medyada görüp imzaladığını, kimseden talimat almadığını kaydeden Tuncay, "Ülkede yaşananlara sessiz kalmam mümkün değildi. Toplumsal olaylar karşısında çözüme ve barışa katkı kapsamında hazırlanmış bu metni imzaladım. Söz konusu metnin düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Metin hiçbir şekilde şiddet içermiyor. Benim buradaki muhattabım devlettir" dedi. Tuncay beraatini talep etti. Tuncay’ın da avukatlığını üstlenen Eyüboğlu, Öznur ve Özçelik taleplerini yinelediler. Mahkeme aynı gerekçelerle talepleri reddederek duruşmayı 6 Nisan 09.45’e erteledi.

‘EMPATİ KURMANIZ SAĞLANMIŞTIR’

İstanbul Üniversitesinden Prof. Dr. Şahika Yüksel savunmasına başlamadan evvel, mahkeme başkanının basına serzenişine değinerek, “Bu meseleyle bizle empati kurmanız sağlanmıştır. Çünkü basında bizimle ilgili yapılan hedef gösteren haberler ortada” dedi. Mahkeme Başkanı Yüksel’e “Siz şikayetçisiniz biz şikayetçiyiz ne olacak bu basının hali” diyerek latife yaptı. Yüksel ise, “Biz şikayetçi değiliz sadece bir kısım basından şikayetçiyiz” yanıtını vererek savunmasına başladı. 

‘SAVAŞ VE TECRİT RUH SAĞLIĞINI BOZAR’

“İnsan hakları savunucusuyum, barış istiyorum, çatışmaların durmasını isteyen bir vatandaş, öğretmen ve hekimim” sözleriyle savunmasına başlayan Yüksel, 41 yıldır sağlık ve ruh sağlığı alanında çalıştığını anlattı. 

Yüksel, 1972 yılında psikiyatri eğitimine başladığı günden itibaren, ruh sağlığı alanında çalışan pek çok uzman gibi depremlerde, kazalarda yaralanan, silahlı çatışmalara katılan, son zamanlarda da patlatılan bombalardan sağ kalan, bu sırada fiziksel olarak yaralanan birçok kişi ve yakınlarını, bu çatışmalarda yaşamını yitiren kişilerin arkadaşlarını ve yakınlarını ruhsal açıdan değerlendirdim ve oluşan ruhsal tahribatları, hastalıkları giderebilmek, psikososyal ilk yardım ve tedavi edebilmek için uğraştığını ve halen de uğraşmaya devam ettiğini ifade etti. İddianameyi hazırlayan savcının “suçlu” oldukları sonucuna nasıl ulaştığını anlayamadığını ifade eden Yüksel, “Savaş, tecrit, işkence sağlığı ve ruh sağlığını bozar, hastalıklara yol açar. En iyi panzehir barıştır. İnsanlar ve hayvanlar barış ortamında gelişir ve doğa barış durumunda tahrip edilmez” dedi.

‘GÖRMEZDEN GELMENİN BEDELİ AĞIR OLURDU’

“Hekimin sosyal sorumluluğu gereği barışı savunmaktır, barış için mücadele etmektir” diyen Yüksel, “Söz konusu barış talep eden metin imzalandığında memleketimizde özellikle de Güneydoğusunda yaşayan sivil, çocuk, yaşlı, kadın, erkek, hasta vatandaşları düşündüm. Düşündüm de ben emekli bir doktor ve öğretmen olarak ne yapabilirim? Politikacı değilim, bir kurumda yetkili değilim. Bildiğim ve yıllardır söylediğim 'temel haklara ulaşmada bariyerlerin olması toplum sağlığını tehdit eder' demek istedim. Bu metin de bunu dile getiriyordu. Ben de diğer Türkiyeli vatandaşlar gibi bu travmatik deneyimlerin her gün tanığıydım. Sosyal medya dahil görsel ve yazılı basından olayların tanığı olarak ben de şiddete maruz kalıyordum. Bunun karşısında sessiz kalarak görmemiş gibi yapabilir veya barış talebinde bulunabilirdim. Görmezden gelmenin bedeli çok ağır olurdu. Kendimi sahtekar ve yalancı olarak görürdüm” diye konuştu.

‘YAKINLARI KURDA KUŞA YEM OLMASIN DİYE’

Yüksel, sokağa çıkma yasaklarının insanların temel ihtiyaçlarına ulaşmasına engel olduğunu üç örnekle açıkladı: “Evine uzun süre ateş açılan 80 yaşında bir kişinin geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdiğini, 19 Aralık'ta evinin bahçesinde vurulan 59 yaşındaki Taybet İnan'ın cenazesi yedi gün evlerinin olduğu sokakta mahalle içinde kaldığını, ancak 25 Aralık 2015 günü morga götürülmesine izin verildiğini, ölü bedeninin tüm komşular çoluk çocuk ve kendi ailesi tarafından görülebildiğini ama yanına gidilemediğini, 20 Aralık 2015 tarihinde, zihinsel engelli olduğu belirtilen 22 yaşındaki Egit Kaçar'ın, mahallesinde güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu yaralandığını okuduk. Savaş zamanlarında bile insanın kutsalı olması gereken cenazelerin sokaklarda günlerce kalıp, yakınlarının kurda kuşa yem olmasın diye pencereden köpeklere taş attıklarını anlattıkları haberleri okumam sonucunda derin bir üzüntüyle bir an önce barış talebiyle bu metni imzaladım.”

‘SUÇLAMALAR İMZANIN ÖZÜNE AYKIRI’

İstanbul Üniversitesi’nden Akademisyen Sezen Çelengir savunmasında, bildiri metninin yayınlandığı dönemde, bölgede yaşanan çatışmaları ve gelişmeleri çeşitli basın yayın organlarından öğrendiğini ve barışın tesis edilmesi noktasında harekete geçme isteği duyduğunu söyledi. Savunmasında bölgede yaşanan hak ihlallerine ilişkin Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve İnsan Hakları Derneği (İHD)’nin hazırladığı raporlardan da örnekler veren Çilengir, “Suç unsuru olduğu varsayılan metne imza atmamın en temel nedeni, devletin ve mevcut siyasal iktidarın her ne koşulda olursa olsun bölgede yaşayan sivil halka karşı sorumluluklarının devam ettiğini düşünmem ve bilim insanı olarak tüm ülkede barışı tesis etmek noktasında iradesinin belirleyici olduğu devleti ve haliyle mevcut siyasal iktidarı, sağduyulu çözüm üretmeye davet etmekti” dedi. İddianamedeki suçlamaları kabul etmediğini söyleyen Çelengir, suçlamaların, imzanın özüne aykırı düştüğünü ifade etti.

‘BİZ DEĞİL KANIMIZDA DUŞ ALMAK İSTEYENLER YARGILANMALIYDI'

Savcının, barış istemeyi propaganda saymasını eleştiren Çelengir, barışı istemenin, barışı arzulamanın suç olarak nitelendirilemeyeceğini söyledi. Çelengir, “İfade özgürlüğü, maalesef bazen iktidar odaklarını rahatsız edebilir ancak hukuk için böyle bir tavır söz konusu olamaz, olmamalıdır. İfade özgürlüğü zaten özü itibariyle ‘herkesin bir olmuş’ sözü için değil, diğerleri için, farklıyı söyleyenler için vardır. Savcı, iddianamede çözüm sürecinde akademisyenlerinde yer aldığı akil insanlardan bahsetmiş, yani sadece iktidarlar barış istediğinde mi akademisyenlerin ifade özgürlüğü söz konusu olabiliyor. Aksine kamusal yararı bulunan konularda ifade özgürlüğünün sınırlandırılması çok daha zor olmalı. Zaten demokrasiden bahsetmek için iktidarların da hoşgörülü olması gerekir ama burada yargılanırken demokrasiden bahsetmek anlamsız sanıyorum. Burada bizlerden değil, bizlerin kanında duş almak isteyenlerden, yerel ve ulusal gazetelerde boy boy fotoğraflarımızla, isimlerimizle bizleri hedef gösterenlerden hesap soruluyor olmalıydı” dedi.  

‘HAYALİ VE ZORLAMA’

Savcının niyet okuduğunu beyan eden Çelengir, 1128 akademisyenin Bese Hozat'ın yaptığı açıklamayla kurulan ilişkisinin hayali ve zorlama olduğunu savundu. Barışın demokratik bir gereklilik olduğunu dile getiren Çelengir, “Bu demokratik gereklilik için ne 1128 kişinin örgütlü olmasına, ne de bir kişiden talimat almasına hiç ama hiç gerek yoktur. Sahip olduğum bilinç ve duyarlılık gereği imzaladığım metinle kurulmaya çalışılan bu zorlama/yapay bağlantı, kabul edilemez şekilde bugün bizleri ‘terör örgütü propagandası’ yaptığımız, hatta bunu barış ve demokrasiye sığınarak yaptığımız noktasına getirdi” şeklinde konuştu.

‘BURDAN ANCAK BARIŞ PROPAGANDASI ÇIKAR’

İddianamede yoktan suç üretilmeye çalışıldığını ifade eden Çelengir,  ‘Nihai talebi barış olan, savaş değil müzakere diyen bir metnin nasıl bir örgütün şiddet eylemlerini meşru göstermek gibi bir amacı olduğu iddia edilebilir? Siz metinde şiddeti meşru gösteren, öven ya da teşvik eden tek bir cümle gösterebilir misiniz? Kaldı ki zaten hiçbir örgütün adının geçmediği bir metin nasıl o örgütün fiili hakkında tavır almış olabilir ki? Zaten farkettiyseniz iddianamede ‘barış’ ifadesi dışındaki tüm ifadeler kalın ve büyük punto ile yazılarak barış, yapay bir sebep, küçümsenecek bir talep olarak ele alınmış ve akademisyenlerin esas olarak, savcının ifadesiyle söylüyorum ‘sahada muhatap olarak görülen kitle’yi hedef aldığı ifade edilmiştir. Sanırım savcı, ‘halk’tan bahsetmektedir ama onu bile bu metinden çok daha radikal bir dille ifade etmeye çalışmıştır. Benzer çabayı, barış ifadesi dışındaki bazı kelimeleri (katliam, planlı kıyım, sürgün politikası) cımbızlayarak de sürdürmüştür ancak bunların suç unsuru olarak nitelenmesi de kabul edilemez. Bunun hem ifade özgürlüğünü hem de metnin  bütünlüğünü aşındıracağını düşünüyorum. Neticede ne kadar küçümsenmeye çalışılsa da Esra hocaların savunmalarında da söylendiği gibi buradan çıksa çıksa ancak ‘barış propagandası’ çıkabilir” dedi. 

MAHKEME BAŞKANI MÜDAFİ AVUKATI SALONDAN ÇIKARDI

Çelengir, iddianamede kurulan yapay bağlantıları ve suçlamaları kabul etmediğini belirterek, “Tüm bu keyfi hukuksuzluğa karşı ‘bu suça ortak olmayacağız’ metnindeki barış talebinin hala haklı bir talep olduğunu düşünüyorum” dedi ve savunmasını sonlandırdı.

Çelengir’in avukatı Ali Saydı söz alarak, “Bir önceki celse birleştirmenin reddi talebinizin gerekçesi hukuka aykırı. En azından hukuka uygun bir gerekçeyle reddedin” dedi. Mahkeme başkanı Ömer Günaydın Avukat Saydı’ya, “Size gerekçe mi beğendirelim” şeklinde yanıt verdi. Heyet başkanı Günaydın’ın cevabı üzerine duruşma salonun seyirci kısmında bulunan avukatlar kendi aralarında konuştu. Başkan Günaydın, “Dışarıdan müdahalede bulunmayın” dedi. Müdafi avukatlardan Gülşah Kaya, “Kendi aramızda konuşuyoruz. Müdahale etmiyoruz” dedi. Başkan Günaydın, “Kendi aranızda konuşacaksanız dışarı çıkın” diyerek Avukat Gülşah Kaya’nın salondan çıkarılmasını istedi.

Avukat Kaya, müdafii avukatlardan olduğunu ve salondan çıkarılmasının zapta geçirilmesini talep etti. Kaya’nın ismi zapta geçirildikten sonra salon dışına çıkarıldı.

Seyirci sırasında oturan avukatlardan tepkinin sürmesi üzerine mahkeme başkanı Günaydın, bir avukatı daha salondan çıkarmak istedi. Bunun üzerine avukatlar, “Adliyeden de çıkalım ister misiniz? Eşit olduğumuzu biliyorsunuz değil mi hakim bey? Yargılamanın üç sac ayağıyız. Bu nasıl ego” diye tepki gösterdi.

Heyet başkanı Günaydın ise duruşmaya ara veriyorum diyerek salonu boşalttı.

Heyet başkanı Günaydın’ın sakinleşmesiyle yeniden başlayan duruşmada mahkeme birleştirme talebini reddetti.

Esas hakkındaki mütalaanın hazırlanması için dosyanın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine karar veren mahkeme, bir sonraki celseyi 6 Nisan saat 14.00’e erteledi.

‘BARIŞ ÇAĞRISININ SUÇ TEŞKİL EDEBİLECEĞİNİ DÜŞÜNMEDİM’

Duruşmaya, Galatasaray Üniversitesi’nden akademisyen Zübeyde Gaye Çankaya Eksen’in savunmasıyla devam edildi. Çatışmaların sürdüğü illerde yaşanan sivil can kaybı haberlerinin endişesini arttırdığını ve derin kaygılar oluşturduğunu söyleyen Eksen, “Bu dönemde sosyal medyada karşılaştığım bildiriyi bu konuda acilen bir şeyler yapabilme umuduyla imzaladım. Metni PKK’ya destek metni olarak değerlendirmedim. Sert eleştirilerin tepkiye yol açabileceğini düşündüm ama suç teşkil edeceğini düşünmedim. Düşünmeye ve düşündüğünü söylemenin önemine vurgu yapan bir akademisyen olarak, kendi ülkemdeki ölümlerin son bulması için yapılan barış çağrısının suç teşkil edeceğini düşünmedim. Bildiriyi acil bir tepki olarak gördüm kısa ve orta vadede bir çözüm olarak gördüğümden imza verdim. Bir anne olarak çocuk ölümlerinin haberini alıp endişeye kapılmam normal. Bunu ifade eden metni imzalamam suç sayılamaz. Adımın terörle anılmasını kabul etmiyorum” dedi. Eksen beraatini talep etti. 

USUL BİRLİĞİ İÇİN 301 TALEBİ

Eksen’in savunmasının ardından avukatı Köksal Bayraktar, beyanda bulundu. Bayraktar, aynı eylem ve suç nedeniyle farklı kararların çıkmaması ve diğer mahkemelerle usul birliğinin sağlanması için  mahkemeden, 301’den yargılama için Adalet Bakanlığı’ndan izin alınması talep edildi. Mahkeme, talebin reddine karar vererek mütalaa için dosyanın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine hükmetti. Bir sonraki celse 6 Nisan 14.30’a ertelendi. 

‘PROPAGANDA KASTIYLA HAREKET ETMEDİM’

Galatasaray Üniversitesi’nden akademisyen Nazlı Ökten savunmasında, metne düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında imza verdiğini ve ortada suç olmadığını vurguladı. Suçlamaları kabul etmeyen Ökten, “Bir dönem çözüm sürecinin başlamasıyla uyanan umutların aynı şekilde barış için vesile olması amacıyla metne imza attım. Örgüt propagandası kastıyla hareket etmedim” diyerek beraatini talep etti. Ökten’in de avukatı olan Bayraktar beyanlarını tekrarladı. Mahkeme, aynı gerekçelerle bir sonraki duruşmayı 6 Nisan saat 13.00’a erteledi. 

İstanbul Üniversitesi’nden akademisyen Ayten Alkan yurtdışında olması sebebiyle görülemeyen duruşması da 6 Nisan’a ertelendi. 
 

Son Düzenlenme Tarihi: 22 Aralık 2017 17:24
www.evrensel.net