Avrupa savaş birliği!

Avrupa savaş birliği!

Avrupa'nın Gündemi'nde bu hafta AB Ordusu tartışmaları, İngiltere'nin Brexit'ten çıkış tartışmaları ve Macron'un mültecilere yönelik ırkçı kararı var.

Avrupa Birliği’nin militaristleştirilmesi programı PESCO ile AB ordusunun ilk adımı atıldı. Almanya resmen askeri birliğe girildiğini açıkladı. PESCO kapsamındaki 17 projeden en önemli 4’ünü üstlenen Berlin memnun. Bunun bir nedeni militaristleşme sayesinde toplumsal ve ekonomik alanda sağlanamayan AB ülkeleri entegrasyonunun sağlanacağı umudu. Ancak PESCO’ya bağlı olarak da Almanya-Fransa arasındaki iktidar çatışması kızışacak gibi görünüyor. 

İNGİLTERE’DE BREXIT TARTIŞMALARI

Bu arada İngiltere’de Muhafazakar Hükümetin Brexit (İngiltere’nin AB’den ayrılması süreci) için tasarladığı yasa parlamento tarafından reddedildi. Hükümete karşı duran Muhafazakar Parti milletvekillerini dize getirme çabaları boşa çıkıyor.  Başbakan Theresa May’in gittikçe azalan otoritesi de bir darbe daha almış oldu. 

FRANSA’DA IRKÇILIĞIN BOYUTLARI!

Kışın ve soğukların gelmesiyle birlikte sokakta kalan insanlar tekrar gündem olmaya başladı. Dünyanın en zengin ülkeleri arasında bulunan Fransa’da her yıl onlarca insan sokakta soğuktan ölüyorlar. Mayıs ayında Cumhurbaşkanı olan Emmanuel Macron ve hükümeti buna ilginç bir “çözüm” sundu: Soğukların en keskin olduğu dönemlerde devrelere giren acil ikametgâhlarda bir tas sıcak çorba ve bir yatak bulan oturum hakkı olmayan yabancıların yurt dışı edilmeleri ve yerlerine evsiz yerlilerin yerleştirilmesi! Alınan karar insan hayatına verilen değerinin ne olduğunu açıkça göstermenin yanı sıra Macron hükümetinin ülkenin dertlerine bulduğu “çözümlerin” niteliğini anlama açısından adeta bir tipik örnek.  


AB’DE ASKERİ BİRLİĞİN STARTI VERİLDİ

German Foreign Policy

(ALMANYA’DA) Federal Hükümet, Pazartesi günü resmen AB Askeri Birliği’ne girildiğini duyurdu.Buna bağlı olarak Avrupa Konseyi, AB içinde ortak askeri yapının oluşumuna hizmet eden 17 projeyi onaylayacak. Almanya, 2010’dan beri var olan AB savaş müdahalelerinin vazgeçilmez parçası olan hava taşıma kumandanlığının yanında sağlık hizmeti kumandanlığının da liderliğini yapacak. Bunlara ek olarak Berlin, işgallerin en kısa zamanda gerçekleşmesini sağlayacak lojistik yapıları da inşa ve koordine edecek. Hem sağlık hizmeti hem de hızlı işgal konularında Almanya zaten NATO içinde de aktifti. Gelecekteki askeri müdahalelerin hazırlığı Almanya ile Fransa arasında sert iktidar mücadelelerini de beraberinde getiriyor. (Alman) Federal Savunma Bakanlığı’nın açıklamasında askeri birliğin sadece ABD karşısında bağımsız hareket etmeye yaramayacağı, AB içinde sivil yollarla kısa vadede erişilemeyecek entegrasyonun da hedeflendiği belirtildi. 

SİLAHLANMA ZORUNLULUĞU

Pazartesi günü hükümet AB militaristleşme programı PESCO’nun (sürekli yapısal kooperasyon) kararlaştırıldığını açıkladı. Tebliği 13 Kasım’da imzalanan program, AB içinde askeri iş birliğinin sistematik olarak sağlamlaştırılmasını içeriyor. Bu amaçla tek tek 17 proje kararlaştırılacak. Bu projelerden 4’ünün önderliği Almanya’da. Buna bağlı olarak programa katılan 25 AB ülkesi, düzenli olarak reel askeri bütçelerini arttırma göreviyle karşı karşıya. Savunma bütçelerinde silahlanmaya harcanan kısım yüzde 20’ye yükseltilecek, silahlanma araştırmalarına ayrılan yatırımlar da yüzde 2’ye erişecek. Katılımcıların hepsi AB askeri operasyonlarına personel, materyal, alt yapı veya diğer araçlarla katkı sunacaklar. Acil durumlarda bürokratik mekanizmaya takılmadan karar alabilmek için yeni karar mekanizmaları oluşturulacak. Bu, Alman parlamentosu da dahil ulusal parlamentoların devre dışı bırakılması anlamına geliyor. Federal Savunma Bakanlığı, PESCO’yu, savunma birliğinin ilk adımı olarak selamlıyor. 

KİLİT PROJELER ALMANYA’DA

PESCO içinde Almanya’nın liderliğini üstlendiği dört proje AB’nin militaristleşmesinin kilit projeleri olarak görülüyor. İnşasını Alman ordusunun üstlendiği sağlık hizmetleri kumandanlığının önümüzdeki AB savaşlarında liderliğini yine Almanya’nın üstlendiği  Avrupa hava taşıma kumandanlığı kadar önemli olduğuna dikkat çekiliyor. Avrupa’da bir merkezi olacak sağlık hizmetleri kumandanlığının AB içinde sağlık hizmeti standartını tek tipleştirmek, tıbbi bakım için gerekli kapasitelerin koordinesini ve kurtarma ekiplerinin koordineli çalışmasını sağlamak gibi görevleri var. Almanya, bu sayede NATO içinde zaten üstlendiği bir alanı AB içinde de ele geçirmiş oluyor. 

ASKERİ MOBİLİTE

Lojistik merkezlerin koordinesi projesinin liderliğinin Almanya’ya verilmesi de büyük önem taşıyor. Amaç AB tugaylarının en kısa süre içinde savaş bölgelerine gönderilebilmesi ve bakımlarının da en iyi düzeye çıkarılması. Almanya, malzeme depolanması yanında transport yolları ve araçlarının sorumluluğunu da üstleniyor. Askeri malzemelerin erişilebilirliğinin en yüksek düzeye çıkarılması mükellefiyeti, savaş ve müdahale bölgelerinin daha önceden belirlenip oralarda oluşturulacak depolara malzemelerin taşınmasını gerektiriyor. Lojistik merkezlerin koordinesini sağlayan bu projenin yanında Hollanda, PESCO içinde askeri mobilitenin tek tipleştirilmesini sağlayacak bir projenin sorumluluğunu alıyor. AB içinde ortak askeri hareketin en hızlı ve ulusal bürokrasiye takılmadan yapılabilmesi hedef alınıyor. Bu arada Almanya, NATO içinde de lojistik kumandanlığı üstlenmiş durumda. NATO’nun bu kumandanlığının Almanya’ya taşınması ABD tarafından da destekleniyor. NATO tugaylarının Rusya sınırına yerleştirilmesinde Almanya’nın kilit bir rolü var. Avrupa’daki ABD tugaylarının kumandanı Ben Hodges, lojistik kumandanlığının merkezinin Almanya’ya taşınmasının Rusya ile ilgili planlar açısından çok önemli ve doğru olduğuna dikkat çekiyor. 

BERLİN PARİS’E KARŞI

Berlin’in yönettiği üçüncü proje ise Almanya-Fransa arasındaki iktidar mücadelesine neden olacak. Proje, Krizlere Tepki İnisiyatifi (CROC) adını taşıyor. Projenin amacı, gerçek ya da tahmini tehlikelerin ortak analizini yapmak ve somut müdahaleler için gerekli askeri tugayların ve kapasitelerin tespiti olarak belirlenmiş durumda. Haberlere göre ilerideki AB askeri müdahalelerin özünü oluşturduğu için, Fransa, Krizlere Tepki İnisiyatifi’nde yönlendirici olarak yer almaya büyük çaba harcıyor. Federal Almanya’nın bu konuda  liderliği ele geçirmesi doğal olarak iki ülke arasında sorun yaratıyor. Kasım ayında Fransa, 1 Ekim 2014’ten beri Federal Savunma Bakanlığı planlama bölümü yöneticisi olarak Avrupa ordularının ortak hareketinin mükemmel hale getirilmesi için çalışma yürüten Alman General Erhard Bühler’in AB Askeri Komisyonu’nun başkanlığını üstlenmesini engelledi. Fransa’nın Bühler’i engellemesi 7 Kasım’da İtalyan General Claudio Graziona’nın AB Askeri Komisyonu başkanlığına getirilmesine neden oldu. Fransa ile Almanya arasındaki iktidar mücadelesinin CROC içinde sert şekilde süreceğine kesin gözüyle bakılıyor. Almanya, ek olarak 4. PESCO projesini, uzmanlık, eğitim ve manevra merkezinin sorumluluğunu da elde etti. Burada eğitilen askerlerle ilgili kayıtlar merkezi bir AB Kayıt Bankası’nda toplanacak. Bunların tümü, geri planda kalan Fransa’nın kolayca kabullenemeyeceği şeyler. 

SAVAŞ SAYESİNDE TEK VÜCUT OLMA

(Alman) Federal Savunma Bakanı Ursula von der Leyen, AB’nin askeri birliğine atılan bu adımın AB’nin ABD’ye karşı stratejik bağımsızlığını hedeflediğini defalarca söyledi. “AB savunma ortaklığıyla birlik yeni bir entegrasyon süreci yaşıyor” , “AB içindeki farklılıklar, bazı ülkelerin AB’yi terk etme planları bu sayede engellenebilir. AB, savaş tehlikesi ve bu savaşa verilecek tepki ‘sayesinde’ tek vücut hale gelebilir”.

2010 yılında zamanın Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle, AB güvenlik ve askeri birliğinin Avrupa’nın kaynaşmasının motoru olacağını söylemişti.  Daha sonra Almanya’nın en fazla satılan gazetelerinden biri; AB’nin tüm ülkelerinin katılımıyla oluşan bir ordunun Avrupa’nın omurgasını oluşturacağını yazdı. Savaş sayesinde birleşip tek vücut olma fikri Almanya açısından yeni değil. Daha 1871 yılında Prusya ve Alman İmparatorluğu, Fransa’ya karşı savaş sürdürmek için birleşmişler, bu sayede tek vücut olmuşlardı.
(Çeviren: Semra Çelik)


BREXIT YASASININ PARLAMENTODA REDDEDİLMESİ THERESA MAY’İ UTANDIRSA DA ÖLÜMCÜL BİR HAMLE DEĞİL

Owen BENNETT
Huffington Post

İngiltere

PAZARTESİ günü, İngiltere Başbakanı Theresa May, partisinin her iki kanadının Brüksel’de yapılan anlaşmayı desteklemesini sağladığında imkansızı başarmış gibi görünüyordu. Fakat iki gün sonra parti içinde çatlaklar tekrardan su yüzüne çıktı.

Milletvekillerine Brexit sözleşmesi imzalanmadan önce oy hakkı konusunda hem Brexit Bakanı David Davis hem de Theresa May’in kendisinin sunduğu teminatlara rağmen Muhafazakar Parti milletvekillerinin bir kısmı ikna olmadı ve bu akşam (13 Ekim) kendi partilerini yenilgiye uğratmaktan korkmadıklarını gösterdiler.

Bu Theresa May için utandırıcı ve hayal kırıklığı olsa da, ölümcül bir hamle değil.

Muhafazakar Parti’nin parlamentoda az bir oy çoğunluğu varken, bu kadar tartışmalı bir konuda hükümetin arada bir yenilgiye uğraması beklenmedik bir durum değil. Pazartesi günü zaten 8’nci Henry yasası olarak bilinen yasadan (yani AB yasalarının iç hukuka aktarıldığında yetkiyi meclise değil hükümete devreden yasadan) zaten vazgeçmişti ve Başbakanlık bu konuda yeterince taviz verdiğini düşünüyordur.

Yine de bu yenilgi Theresa May’in Brexit referandumu sonrası yaşadığı kısa balayı tatilinin sonuna geldiğini gösteriyor ve AB zirvesine giderken tırnaklarıyla tutunduğu gücünün ne kadar az olduğunun farkında olacak.

Brexit süreci açısından da bu yasayı reddeden milletvekilleri için beklemedikleri ağır sonuçları olan bir zafer olabilir.

Yasa tasarısına değişiklik isteyen milletvekilleri, Theresa May’in Brüksel’de sunacağı Brexit sözleşmesini reddedebileceklerini ve hükümetin tekrar müzakerelere devam edebileceğini umuyor.

Aslında –eğer 50’inci madde gereği müzakere sürecinin sonuna gelinmiş olursa– AB tekrardan müzakere sürecini açmak istemeyebilir.

Milletvekillerine kalan tek seçenek hükümetin sunduğu Brexit sözleşmesini kabul etmek veya Dünya Ticaret Örgütünün kurallarına bağlı olarak AB’den ayrılmak.

Bu ikinci senaryo Brexit hakkında sert bir tutumu olan bazı milletvekilleri tarafından tercih ediliyor, yani Brexit sürecini hafifletmek isteyen vekiller bilmeden daha sert bir Brexit isteyen vekillerin elini güçlendirmiş oldu.

(Çeviren: Çınar Altun)


FRANSIZ HÜKÜMETİ OTURUM HAKKI OLMAYANLARI ACİL İKAMETGAHLARDAN ATMAK İSİTYOR

Carine FOUTEAU
Mediapart

Fransa
 
ACİL ikametgahlarda çalışanlar ve yabancıların hakkını savunan derneklerin protesto etmesine rağmen, İçişleri Bakanı Gerard Collomb, 12 Aralık 2017 tarihinde imzaladığı kararnameyle teorik olarak oturum hakkı olup olmamasından bağımsız olarak sokakta kalan herkese acil ikametgâh olanağı verme durumuna son verdi.  “Acil ikametgahlarda idari durumların incelenmesi” başlığıyla ve Bölgeler Eşitliği Bakanı Jacques Mezard’ın ortak imzaladığı kararname valiliklerde, kamuya bağlı Göçmen Kurumunda (OFII) ve bazen de sosyal sektörlerde çalışanlardan oluşan “Sokaklarda dolaşan ekiplere” acil ikametgah merkezlerine girme ve burada kalanların idari durumlarını kontrol etme ve oturum hakkı olmayan yabancıları da buradan çıkartma emri veriyor. Belge, valiliklere “acil durumda olan yabancı kişilerin hukuksal durumlarına dair bilgileri güncelleştirmeyi” emrediyor.

Bakanlar, “tıbbi, ruhsal ve sosyal aciliyet durumu yaşayan tüm kişilere acil ikametgahlar sunma”nın gerekliliğini belirten Sosyal Eylem ve Aileler Kanununun 345-2-2 sayılı maddesinin koşulsuz yardım etme ilkesine aykırı davranmadıklarını belirtiyorlar. Bu yardım, oturum hakkının olup olmaması koşuluna bağlı değil, ve bunu kararnamede kabul ediyor. Fakat Bakanlar, bu kararnameyle konumlarına göre kişileri daha iyi “yönlendirmek” istediklerini belirtiyorlar. Kime hangi ikametgâh sunulduğuna bakıldığında başvurulan hile hemen anlaşılıyor. 

Mülteciler ve iltica hakkını kazananların, mülteci ve ilticacılara ayrılan yerlere gönderilmeleri gerekiyor fakat buralar zaten dolup taşmış durumda, işte bundan dolayı bu konumda olan kişiler acil ikametgahlara başvurmak zorunda kalmışlar. Oturum hakkı olan yabancılar ise, kararnameye göre, yasalarda bulunan sosyal evlere başvurabilirler, fakat buralara yerleşebilmek için (yapılan yoğun başvuruların yarattığı kuyruklardan) en azından birkaç yıl beklemeleri gerekir. Peki ya diğerleri, yani “hiç bir oturum hakkı olmayanlar”? 

Bunlar için kararname hiçbir ikametgah öngörmüyor, onlar için öngörülen, eğer mülteciyseler Dublin Anlaşması çerçevesinde başka bir Avrupa ülkesine “transfer edilmek”, oturum hakkı yoksa ise kendi ülkelerine “gönderilmek”tir.

Kararnamede ikametgahın koşulsuz olduğu belirtiliyor fakat aldıkları kararı açıklamak için devletin yurt dışı edilme kararı olan kişilere ikametgah sunma zorunluluğunun olmadığını söylüyorlar. Yabancıların haklarını savunan birçok derneğin protestosuna karşı bakanlar bu kararın Danıştay’ın “birçok ilkesel kararına” uygun olduğunu belirtiyorlar.

Bu önlemlerin sorunlar doğuracağını çok iyi bilen İçişleri Bakanı, 8 Aralıkta acil ikametgah çalışanlarını ve göçmenlere yardım dernekleriyle toplantı yaptı. Bu buluşmadan sonra acil ikametgah çalışanları ve dernekler ortak yaptıkları bir açıklamada zor durumda olan herkese acil ikametgah sunmanın Sosyal Eylem ve Aile Kanunun bir ilkesi olduğunu belirttikten sonra evsizlerin idari durumlarına göre bir seçim yapılmasına karşı olduklarını belirttiler. Açıklamada “dışlanmışlığa karşı mücadele derneklerin DNA’sı olan bu ilke onlar için tartışma konusu olamaz” denildi ve polisin mahkeme kararını uygulamak dışında ikametgâhlara müdahale edemeyeceği ve şahısların kimlik bilgilerinin bildirilmesinin de CNIL kurumu tarafından sıkı bir şekilde denetlendiği belirtildi. Açıklamada “ikametgâhlarda yapılacak denetim bu şahısları -bunlar arasında çocuklu ailelerde var- daha fazla sıkıntıya düşürecek, özellikle de büyük şehirlerde insan onurunun kabul edemeyeceği sokak kamplarında yaşam koşullarının yaygınlaşacağına neden olacak” diye vurgulandı.

Yanıt veren (İçişleri Bakanı) Gerard Collomb bu kararnamenin amacının “ikametgâh kurumlarında bir sirkülasyonu tekrar yaratmak” olduğunu söyledi.

Bir vali, Hautes-Alpes bölgesinin valisi, daha kararname eline ulaşmadan önce, bölgesindeki acil ikametgâhlara gönderdiği bir mektupta (Le Monde gazetesi yayınladı) buralarda bulunan tüm kişilerin listesini, oturum hakkını yitirip yurt dışı edilecek kişilerin tespit edilmesi amaçlı, valiliğe gönderilmesini istemişti.

Bakanların gönderdikleri bu 12 Aralık tarihli kararname aslında 20 Kasım’da imzalananın diğer bir kararnamenin devamı niteliğinde. Valilere, oturum hakkı olmayanların yurt dışı edilmesini hızlandırmaları yönlü baskı yapılmıştı: Bakan “2018’in Şubat ayında bir bilanço” yapılmadan “hızlı davranmaları” ve “kesin sonuç elde edebilmek için” gerekli olan her şeyi yapmalarını istemişti.

(Çeviren : Deniz Uztopal )
 
 

www.evrensel.net