İki kahraman, iki cani, iki hiç kimse

İki kahraman, iki cani, iki hiç kimse

'Hiç Kimsenin Öyküsü', barış dönemi, karşı cephelerde savaşan iki insanın, bir tren kompartımanında karşılaşmaları sonucu yaşananları anlatıyor.

Elif Ekin SALTIK
İstanbul 

Erdi Mamikoğlu’nun kaleme aldığı, Kropstiyatro’nun kurucusu olan Dilek Güven’in  yönettiği Ali Sığa’nın da yardımcı yönetmenliğini üstlendiği “Hiç Kimsenin Öyküsü”, karşı cephelerde savaşan; barış ilan edilmesiyle evlerinin yolunu tutan ve yolları bir tren kompartımanında kesişen iki insanın hikayesinden yola çıkıyor. Savaşın yaşattığı acıları, insanların gözlerine bir perde gibi inen savaşın karanlığını; insanın kaldığı yerden hayata devam edebilmesinin ne kadar zor olduğunu gözler önüne seren oyunda Anıl Kır ve Ertunç Uygun ise savaşın yıkıcı yönüne hayat veriyor oyunculuklarıyla. Yönetmen Dilek Güven ve Yardımcı Yönetmen Ali Sığa ile Hiç Kimsenin Öyküsü’nü konuştuk. 

Oyunda iki erkek önce dostça yakınlaşıyor sonra düşmanca uzaklaşıyor. Savaş, en ağır yükü taşıyan kadınlar değil erkekler cephesinden anlatılıyor. Bir kadın yönetmen olarak bu oyunu seçmenizdeki sebep neydi?

Dilek Güven: Ben daha önce de savaş temalı başka oyunlar yaptım ya da oynadım. Bu oyunlarda savaşın kadınlar üzerindeki yıkımı, travması anlatılıyordu. Örneğin Savaş ve Kadın oyununu yaparken ya da Troyalı Kadınlar oyununu oynarken şöyle düşünüyordum; “Erkekler savaş koşulları içinde galip olma ve kazanma duygusuyla ve bu hedef altında ayakta kalma savaşı verirken, savaşın asıl acılarını geride kalanlar çeker.” Bu doğru, evet. Hâlâ aynı şeyi düşünüyorum, ama eğer savaş bitip de erkekler geri gelirlerse, gelebilirlerse o zaman onlar için başka bir savaş başlıyor aslında. Yaşadıklarını, koşulları, o ayakta kalma ve yaşam savaşını unutma ve “bu savaştan sonra gelen barışa” uyum sağlama savaşı. Erkek ya da kadın savaş hangi nedenle yapılırsa yapılsın herkes için kan, gözyaşı, travmadır. Savaş siyasetin bittiği yerde başlar ve siyasetin başka araçlarla devamıdır der Von Clausewitz. Bu oyunu seçerken beni çeken şuydu. Savaşın yıkımı üzerine çok fazla film ve oyun var ama bu metinde savaş ve barışın ince çizgisi irdeleniyor. Bir gün önce savaş varmış ve bugün barış ilan edilmiş. Peki insan olma durumu nerede?  

SAVAŞLAR, DÜŞMANLIKLAR ZAAFLARI EŞELER

Belki bir otobüste, yolda, herhangi bir yerde yan yana geçtiğimiz, kapı komşusu olduğumuz, bazen birbirimizi tanımadığımız ama aynı havayı soluduğumuz insanlar. Karşı cephelerde, birbirine karşı savaşıyor. Sonra bitiyor savaş, aynı kompartımanda aynı yola doğru gidiyor. Fakat hâlâ düşmanca. Bu savaş kimin savaşı?

Dilek Güven: Oyunun başında ikisi de birbirine ne kadar kibar ve saygılı. Ama ikisinin de asker olduğu ve farklı cephelerde savaştığı ortaya çıkınca nasıl değişiyor her şey. Hesaplaşmalar başlıyor ve bu hesaplaşma karşı tarafla olduğu gibi, aynı zamanda kendisiyle de. Katil miyim, değil miyim? Savaş her halükarda trajedi ama galiba iç savaş sonuçları ve travmaları açısından daha derin. Çünkü dediğiniz gibi, belki kapı komşumuz belki sınıf arkadaşımız, aynı mahallede yaşadığımız insanlar karşı cephede yer alabiliyor. Yugoslavya savaşını düşünelim. Çok kültürlü ve çok etnik çeşitliliği barındıran Yugoslavya dağılınca, savaş çıkınca komşusunun karısına tecavüz edebiliyor. Bu nasıl bir akıl ve duygu tutulmasıdır? İnsanlar birbirini kesme noktasına nasıl gelebiliyor, iki gün önceki iş arkadaşını. 

Ali Sığa: Önce kimin savaşı olmadığından bahsedelim isterseniz. Bahsettiğiniz üzere aynı havayı soluyanların, kapı komşusu olanların, yüz yüze bakanların, yan yana oturanların savaşı değil bu. Hissettikleri düşmanlık da kendilerine ait değil. Çünkü ne bu savaştan ne de bu düşmanlıktan herhangi bir kazanımları yok. Maddi ya da manevi. Dahil olduğunuzu düşündüğünüz, ona göre davrandığınız herhangi bir şeyden size kalan sadece kayıplar oluyorsa bu sizin değildir, olamaz. Gerçek olan, sizin de gerçekten sahip olduğunuz her şey iki yönlüdür her bakımdan. Yani kaybınız varsa en azından aynı ölçüde bir kazanımınız da olmalı öyle değil mi? Siz içindeyken onurunuzu, kimliğinizi, varlığınızı koruduğunuzu, kendinize bir kutsal oluşturduğunuzu düşünürsünüz… Savaşlar, düşmanlıklar hep duyguları, zaafları eşeler. Bu hisler insana çok iyi gelir biliyorum. İnsanı harekete geçirir, yaşama bağlar. Ama bumerang gibi düşünmeliyiz. Bizden çıkan hisler, hareketler ne tarafta olursak olalım gelir bizi vurur. Bu değişmiyor. Dün de bugün de aynı. Kimin savaşı olduğu konusuna gelecek olursak… 

KURBAN BEN, SEN, O... 

“Dün seni öldürseydim bana kahraman diyecek olan insanlar, bugün seni öldürürsem cani diyecekler.” İnsanın suratına tokat gibi çarpıyor bu replik. Peki kim hangi taraf, kim cani kim kahraman?

Dilek Güven: Evet , işte bu replik çok önemli. Aslında herkes bu savaşın kurbanı. 

Dilek Güven
Dilek Güven

Ali Sığa: Aslında bir önceki soruyla bu soru bana sorarsanız sıkı sıkıya bağlı birbirine. Ortada bir cani de yok bir kahraman da. Savaş mağdurların işidir. Mağlupların işi. Hem canisiniz hem de kahramansınız. Ve bu ikisi birbirini yer durur. İçinizdeki cani, kahramana, kahraman,
caniye saldırır. Bu sizin giderek hiç kimseleştiğiniz anlamına gelir. Eğer savaşıyorsanız, eğer tarafsanız bu oyunu onaylıyorsunuz demektir. Hangi düşünce sistemini ne ölçüde savunursanız savunun. Savaşa dahil olmak, düşmanlığı yaymak, komşuna kin duymak bir mağlubiyet göstergesidir. Kazanç sahiplerine teslim olmak demektir. Şimdi tabii ki bir kesimi, bir grubu, bir sınıfı, ırkı, klanı işaret ederek savaş konusu konuşulabilir. “Şunlar savaşı başlattılar, şunlar zemin hazırladılar, şunlar onurları için yaptılar” gibi yaklaşımlar getirilebilir.  Emin olun bu en kolayıdır. Ama sizi savaşa dahil eder. Zor olan savaşın araçlardan, çözümlerden biri olarak kullanıldığı yaşam formunu değiştirmeye yönelik davranışlar geliştirmektir. Konuya dönecek olursak… “Ama şunlar şöyle davrandılar” demek sizi mağlup kılar. İnsanlığın karşısında, yaşamın ve onun yasalarının karşısında mağlup kılar. 

Ali Sığa
Ali Sığa

YA SAVAŞ KAPINIZI ÇALARSA?

Oyun kişilerinin  duygu durumlarındaki ani geçişler seyircinin pür dikkat izlenmesine sebep oluyor oyunu. Sert geçişler izleyicide de bir gerginlik yaratıyor. Bu seyirciyi hikayenin içine çekmek için yapılmış bir şey sanırım…

Dilek Güven: Evet. Erdi Mamikoğlu öyle yazmış ki metni, içinden bir cümleyi çıkaramıyorsunuz. Bir cümle diğerine bağlanıyor. Aslında ben metinle çok oynarım ama bunda fazla elleyemedim. Oyun bir noktadan sonra, oyun karakterlerinden birinin gülerken, farkında olmadan ağzından çıkıvermesiyle, “Savaşı sizin başlattığınız söyleniyor” repliği ile gerilmeye başlıyor. Ve bu gerginlik oyun ilerledikçe artıyor. E bir de şöyle düşünelim; “Bu bir oyun ve siz seyircisiniz peki ya savaş kapınızı çalarsa bu sesi sürekli duymak zorunda olsanız ne yaparsınız? Bu nasıl bir gerginlik ve travmadır?” Her silah sesinde bir insan ölmüş olabilir.  

Ali Sığa: Evet seyirciyi hikayenin içine çekmek için yapıldı, ama hepsi bu kadar değil, biraz açmak gerekir. Savaşın, ‘taraflar’ın ritmini de bu şekilde okumaya ve iletmeye çalıştık. Çalışıyoruz. Bir adım atılır, sonra bir adım daha… Her şey sütliman sanırsınız. Ama en küçük bir kıvılcım aniden her şeyin eski gerginlikten daha yoğun bir gerginliğe dönüşmesine sebep olur. Gerginliği durmaksızın yükselten gidiş sonunda patlamalara yol açar. Sadece bahsettiğim bu döngü bile oyunun grafiğini anlamamıza, yorumlamamıza yardımcı olabilir. Esasen metinde de aynı işleyiş var. Tabii ki biz bu işleyişi sahneleme aşamasında ortaya çıkarmak ve özellikle geçişlerde altını çizmek istedik. Seyirci savaşın, taraf  olmanın gerginliğini hissetsin istedik. Bizim için önemliydi. Şimdiye kadarki süreçte hissettirebildiğimizi açıkça görüyoruz. Bu bizi mutlu ediyor.

www.evrensel.net