Macron’un hayaline Merkel’in gölgesi düştü

Macron’un hayaline Merkel’in gölgesi düştü

Avrupa'nın gündeminde Merkel'in hükümeti kuramaması, Avurpa'da 25 Kasım tartışmaları ve İngiltere'de tartışılan bütçe önerisi var.

Almanya seçimleri ve ardından bir türlü kurulamayan hükümet meselesi Avrupa’nın diğer ülkelerinde de tartışmalara neden oluyor. Fransa’dan çevirdiğimiz makale Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un AB projesini yeniden canlandırmak üzerine hesap yaptığı Merkel hükümetinin hâlâ oluşamamış olmasının duyduğu tedirginliğe değiniyor. 

Öte yandan yarın 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü Almanya’da da değişik boyutlarıyla gündeme getiriliyor. Süddeutsche Zeitung’daki yorumda cinsiyetçi saldırıların “cinsel olaylar” olarak gösterilerek magazinleştirilmesi eleştiriliyor,  “Sorunun kaynağına inilmedikçe şiddet devam eder” deniyor. 

Bu hafta İngiltere’de bütçe önergesi gündemdeydi. Çarşamba günü maliye bakanı, patronları sevindirecek açıklamalar yaparken, kamu işçilerinin maaşlarına ise zam yapmamakta ısrarlıydı ve hükümetin kemer sıkma siyasetinde kararlı olduğunu gösterdi. Morning Star gazetesi, hükümetin bütçe açıklamasının tam bir fiyasko olduğunu ve bu hükümetin artık gitmesi gerektiğini yazdı. 


MACRON’UN AVRUPA HAYALİ MERKEL’İN ZORLUKLARIYLA SARSILDI

Martine ORANGE
Mediapart

EMMANUEL Macron, iktidara geldiğinde tüm Avrupa politikasını Angela Merkel üzerine kurmuştu. Alman başbakanın güç kaybetmesi de onun Avro Bölgesi’nin yeniden yapılandırma politikasını zora soktu. 

(...) Fransız hükümeti duyduğu rahatsızlığı gizleyemiyor. İstese de istemese de (Alman) şansölyenin içinden geçtiği zorluklardan sonuçlar çıkartması gerekiyor: İktidarda kalsa bile Angela Merkel, kendisinin, Avrupa düzeyinde en güçlü şahsiyet olmasını sağlayan siyasi ve diplomatik ağırlığını giderek kaybediyor. Herhalde artık Avrupa’daki değişikliğe eşlik etmek için gerekli olan otoriteyi de asla sağlayamaz. 

Bu durum (Fransa) Cumhurbaşkanının beklediği bir durum değildi ve aslında Macron’un tüm Avrupa politikasının temelini sarstı. Macron, seçildiğinden bu yana iç ve dış politikasının önemli bir kısmını Angela Merkel’in gücüne ve Fransız-Alman ekseninin üzerine kurmuştu. Hatta Avrupa hayalini teorileştirmişti bile. Halkların reddini engellemek için Avrupa’nın temelden değişikliklere, inşasını derinleştirmeye, uluslar ötesi yeni kurumlara ihtiyacı vardı ve buna da bir bütçe belirleyerek başlanması gerektiğini anlatıyordu. Bu değişiklikleri Berlin’in kabul etmesi için müttefiklerinin inandırıcı olması gerektiğini belirtiyordu. Bunun için ise Fransa’nın AB’nin sözleşme ve kurallarına uyması gerektiğini savunuyordu. Eğer bunlara uymazsa, Fransa sözünü dinletemez ve Avrupa’da başlatılacak değişikler konusunda ağırlığını koyamazdı. 

Elize Sarayı’na gelir gelmez, Almanya karşısında inandırıcılığını arttırmak için “gerekli reformları” hayata geçirmeye başladı. İş yasası kararnameleri, sermaye üzerinden alınan vergilerin değiştirilmesi, kemer sıkma politikaları, bütçe açığını bu yıl yüzde 3 sınırının altına çekebilmek için kamu harcamalarında radikal kesintiler... Tüm bunlar Avrupa adına ve AB’de yapılması gereken değişiklikler uğruna meşrulaştırılmaya çalışıldı. 

Elize’ye göre ellerin hızlı tutulması gerekiyordu, “Kaçırılmaması gereken bir fırsat” vardı. Fransız yetkililerine göre eğer Avrupa’da kurumsal bir değişikliğe gidilecekse, bunların Almanya seçimleri ile 2018 sonu arasında yapılması gerekiyordu. Ondan sonra artık iş işten geçmiş olacaktı. 2019 ilk baharında ki Avrupa parlamento seçimlerine kadar da Avrupa konseyi dondurulacaktı. 

Dolayısıyla Macron, Avrupa’yı değiştirecek büyük değişim projesine tüm hızla sarıldı ve ilk genel çerçevesini çizdi: Avro para bölgesinde bir maliye bakanı, ortak bir bütçe, Avrupa düzeyinde yapılacak yatırımlar için ortak bir fon olması gerektiğini açıklamıştı. Hemen ardından cumhurbaşkanları ve bakanları Berlin’e, Fransız-Alman dostluğunu sergilemeye yönelik ziyaretler örgütlediler. Bir destek bekliyorlardı, ve Almanya’nın gösterdiği ayak sürütmelerini ise yaklaşan seçimlerle açıklıyorlardı. 

Birçok defa ekonomist ve uzmanlar Fransa’nın diğer ülkeleri önemsemeyerek her şeyi Fransız-Alman dostluğu üzerine yatırmaması için uyardılar, Berlin ile ilişkilerde güçler dengesinin oluşturulmasının önemine de vurgu yaptılar. Hatta Macron’un önerdiği Avrupa inşasının yeniden değiştirilmesi tasarısı eleştirildi. (...) 

Fakat Macron bu uyarıların hiçbirini dikkate almamayı tercih etti. Dünyada birçok devlet başkanı gibi o da Angela Merkel’in seçileceğinden o kadar emindi ki, seçimler onun için sadece bir formaliteydi ve sonuçları beklemeye bile gerek yoktu. Alman genel seçimleri 24 Eylül’de iken, cumhurbaşkanı ayın 26’sında Paris Sorbonne’da Avrupa üzerine büyük bir konuşma yapmayı tasarlamıştı. Bu onun açısından yeniden yapılandırma sürecinin birinci adımı, Fransa’nın önerilerinin açıkça ilan edildiği, ve hatta destekler alacağı, ve hatta 12 yıllık iktidar süreci içerisinde Avrupa kurallarında yapılacak değişikliklere, buna avro krizinin dorukta olduğu süreç de dahil olmak üzere, mesafeli yaklaşan Angela Merkel’in elinin de kısmen zorlanacağı süreç olacaktı. 

Fakat hiçbir şey planlandığı gibi olmadı. (Almanya) seçimleri aşırı sağın yükseldiği bir siyasi manzara ve kimsenin önceden öngöremediği saflaşma eğilimlerini ortaya çıkardı. Angela Merkel’in öncülük ettiği CDU/CSU, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en kötü seçim sonuçlarını elde etti. Aşırı sağcı AfD meclise girdi. Liberaller Avrupa’ya ve tüm bölgesel yeniden paylaşıma karşı söylemlerini sertleştirerek oylarını arttırdılar. Macron için daha da kötüsü oldu: 2012’den bu yana birçok dostluklar kurduğu ve Alman sağınının kimi tavırlarını yumuşatma konusunda üzerinde hesaplar yaptığı SPD, seçimlerde ezilince yeni bir büyük koalisyona katılmayı reddetti. Bu koşullarda Sorbonne konuşması sadece nazikçe karşılandı. Hollanda ya da Avusturya gibi AB’nin birçok ülkesinde önerilen değişikliklere karşı olunduğu açıkça belirtildi. Daha ılımlı yaklaşan İspanya ise Katalonya kriziyle boğuşmakla, İtalya ise yaklaşan seçimler üzerine yoğunlaşmakla meşguller. Almanya ise koalisyon oluşturma sorunundan başka hiç bir şey gündem de etmiyor. Kısacası Fransa’nın önerileri unutulmaya bırakıldı gibi.

Almanya’nın zayıfladığı bu koşullarda kimi uzmanlar Fransa için aslında elverişli olabileceğini de düşünüyorlar. Onlara göre AB’nin güçlü tek sesi olarak Emmanuel Macron bu fırsatı değerlendirerek Avrupa’nın yeniden inşası projesini başlatabilir. Fakat bu fikri paylaşanların çok az olmasının yanı sıra, Macron diğer ülkeleri şu ana kadar dışında tuttuğunu, STX dosyasında (Saint-Nazaire tersanesinin satılması dosyası) olduğu gibi İtalya’yı, ya da serbest dolaşan işçiler konusunda olduğu gibi engel olmakla suçladığı tüm Visegrad üyelerini (Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Slovakya) tepkisini aldığını hatırlatmak gerekir. 

Emmanuel Macron AB’nin kimi ülkelerini projesine destek olma konusunda ikna etse bile, birçok uzman onca siyasi ve sosyal kriz geçiren bir Avrupa’yı, Almanya’nın desteği olmadan canlandırmasının mümkün olabileceğine inanmıyorlar. (...)

Berlin’de yaşanan siyasi görüşmelerin sonucu ne olursa olsun, oluşacak hükümetin her şeyden önce iç sorunlar üzerine yoğunlaşacağı kesin gibi görülüyor. Ve büyük ihtimalle Liberal parti ve aşırı sağcı AfD’nin baskısı altında kalacaktır. (...) Dolayısıyla gelecek Alman hükümetinin, Fransız reform projesine destek olmaktan çok ayağını frene atma ihtimali daha yüksek. İlk test gelecek ay yaşanacak. AB’yi güçlendirmeye yönelik alınması gereken önlemlerin gündem olacağı Avrupa zirvesi aralıkta toplanacak. Elize Sarayı bu zirveyi “devrimci” bir zirve olarak tanımladı. Eğer burada bir şeyler olmazsa, Fransa’nın savunduğu değişim projesi açısından çok kötü bir sinyal olacaktır. Macron’un Avrupa hayali büyük güç kaybetti. Ve eğer Avrupa adına yapılan reformların olumlu sonuçları da Fransız toplumunda kısa süre içerisinde görünmez ise bu onun için daha da zor bir sürecin başlangıcı olabilir. 

(Çeviren: Deniz Uztopal)


KADINA YÖNELİK ŞİDDET YERİNE ERKEK ŞİDDETİ DİYELİM

Julian DÖRR
SüddeutscheZeitung

Avrupa'da 25 Kasım

Bazılarınız “Bu da nereden çıktı?” dese bile kadına yönelik şiddeti konuşmadan önce kullandığımız dil üzerine konuşmamız gerekiyor. 

Hollywood ve Weinstein olayı, kadına yönelik şiddetin, din, etnik yapı ve toplumsal katman farkı olmaksızın pekişmiş toplumsal bir sorun olduğunu ortaya koydu. Bu durum ataerkilliğin esas alındığı, kadın ve erkek eşitsizliğinin damgasını vurduğu bir sistemde yaşamamızın sonucu. Kadına yönelik şiddet, aynı zamanda toplum olarak cinsel şiddete nasıl ve nereden baktığımıza da bağlı. 

Dilimizi nasıl kullandığımız dünyaya bakışımızın da göstergesidir. Kafamızdaki resimler, dünyayı nasıl yorumladığımızı ortaya koyan çerçeveler sunarak dilimizi de etkiler. İster psikolojik ister fiziki olsun, kadın şiddeti üzerine ne şekilde konuştuğumuz bizim şiddet konusunda aldığımız tavrı da gösterir. Medyada bu konunun nasıl işlendiğine baktığımızda da bunun farkına varırız. Süddeutsche gazetesindeki Weinstein haberlerine bakarsak bu olaydan  seks skandalı olarak söz ediliyor, Weinstein’in saldırıları seks saldırıları olarak niteleniyor, şiddetin cinsiyetçilikten uzaklaştırılarak cinselleştirilmesi ve böylece bulvar gazetelerinde yayımlanır hale getirilmesi en büyük problemimiz. 

Cinsel şiddet ve tacizin acımasız gerçekliğiyle mücadele etmek yerine seks skandalı kavramıyla olay hayvanileştiriliyor, kontrol edilemeyen dürtülere bağlı olarak işlenmiş bir suç düzeyine indirgeniyor. Örneğin, kadına yönelik şiddet toplumsal bir olay olmaktan çıkarılıp  yapımcı Weinstein seks suçu işlemekten kurtulacağı bir kliniğe gönderildiğinden, sanki şiddetsiz cinsellik yaşanamazmış gibi, sürdürülen tartışmaların Hollywood’u cinsellikten söz edilmeyen bölge haline getireceği endişesinden söz ediliyor.  

Hollywood olayları, film branşında yükselmek isteyen küçük film yıldızlarının gönüllü olarak rejisör, yapımcı ve erkek starların yataklarına girdiği şeklinde yorumlanıyor. Geleceklerini garanti etmek için yaşlı zengin erkeklerin yataklarına girip, işler iyi gitmeyince erkekleri taciz ve tecavüzle suçlayan genç kadınların öyküleri yayımlanıyor. Cinsiyetçiliğin cinsellikle bağıntısının olmadığı gözlerden gizleniyor. Cinsiyetçilik, kadının geleneksel rollere sıkıştırıldığı, mutfak, çocuk, kilise üçlüsüne mahkum bırakıldığı, kadının zayıf cins olarak değerlendirildiği bir ideolojidir. Güçlü erkek ve ele geçirilmeye mahkum zayıf kadın klişelerinden kurtulmadan, erkek egemenliğine son verilmeden cinsiyetçilik sona ermez.  Kadını kurban eden sisteme karşı mücadele edilmeden taciz, tecavüz ve cinsel şiddetin bittiğinden söz edilemez. 

Kadına yönelik şiddet gündeme geldiğinde, sanki dünya var olalıdan beri, erkeklerden bağımsız, zayıf cins olan kadının  kaderiymiş gibi davranılıyor. Kadına yönelik şiddet kavramı sayesinde cinsel şiddet ve ayrımcılık salt bir kadın problemi gibi yansıtıyor. Erkekleri hiç ama hiç ilgilendirmeyen, karışmamaları gereken bir sorun olarak gösteriliyor. Bu tamamıyla yanlış bir tanımlama. Kadına yönelik şiddet kadınların değil erkeklerin sorunudur. Çünkü şiddeti uygulayanlar genellikle erkeklerdir. Hem de sadece kadınlara değil kendilerine, erkeklere ve çocuklara da şiddet uygularlar. 

Kadına yönelik şiddet, ancak bir kadın şiddete maruz kaldıktan sonra, sonuç olarak, konu edilir. Erkek şiddeti ise potansiyel olarak var olan, kökleri erkek egemen toplumsal ilişkilerde yatan,  mücadele edilmesi gereken ve süreklilik gösteren bir durumdur. İçinde yaşadığımız toplumsal sistemde erkeklikle şiddet birbirine bağlı olarak değerlendirilmektedir. Bu sistem, erkeklere duygularını gizlemeyi, erkekliklerini kanıtlamak için her ortamda ve fırsat yaratarak şiddet uygulamayı dayatır. Bu tavır, ev, sokak kavgalarından  tut da dünya çapındaki savaşlara kadar aynıdır. Erkekler, cesur, güçlü olmak, macerayı sevmek, zayıf cinsi hizaya sokmak, aileyi ve toplumu yönetmekle mükelleftir. 

Cinsel şiddet üzerine sürekli olarak erkekleri masum gösteren bir tartışma sürdürülüyor. Bunun nedeni tartışmanın odak noktasında şiddet mağduru/kurban kadının olmasıdır. Bu türden tartışmalar, şiddeti kader olarak göstermekte, erkek şiddetinin toplumsal boyutunu gizlemekte ve şiddet uygulayan erkekleri mahkum etmekten çok kurban kadınlara, şiddetin köküne inilmeden, yardımcı olmayı hedeflemektedir.  Bu nedenle, 25 Kasımlarda kadınları değil erkekleri konuşmalıyız! 

(Çeviren: Semra Çelik)


BÜTÇE AÇIKLAMASI TAM BİR FİYASKO

İngiltere'de bütçe tartışmaları

(İNGİLTERE Maliye Bakanı) Philip Hammond’un parlamentoya yaptığı açıklama, bütçe konuşmasının aksine daha fazla “harcama yapmadan” Torylerin (Mevcut hükümet partisinin) çizilmiş karizmasını toparlamak için yapılmış bir sunumdu. Muhalefet partisinin ve yardım kuruluşlarının kemer sıkma siyasetine ilişkin dillendirdikleri sorunları “anlayışlı” bir yaklaşım gösterdi ama büyük sorunları çözmek için yeterince çaba sarf etmedi.

Bazı konularda ise maliye bakanı yerden göğe kadar haksız olduğunu kabul etti ve İşçi Partisinin seçim manifestosundaki bazı fikirleri “ödünç” aldığını itiraf etti. Parlamentoda Maliye Bakanının “esprilerine” gülmeleri için arkasında oturan milletvekilleri görevlendirilmişti. Ama Maliye Bakanı da çok iyi biliyor ki en ufak bir hata yaparsa görevden alınacak.

Maliye Bakanının sunduğu yetersiz önergeler (Kendi vekilleri tarafından) sevinçle karşılandı ve (İşçi Partisi Lideri) Jeremy Corbyn’in eleştirilerinin duyulmaması için büyük çaba harcandı. Ne yaparlarsa yapsınlar, asıl olan bu bütçenin tam bir fiyasko olduğu, şirket kârlarına katkı sunacak ve işçilerin maaşına hiç bir zam getirmeyecek.

Daha önemlisi, maliye bakanı önemli sorunlarına; konut, sosyal bakım ve kamu sektör çalışanların maaşları sorunlarına çözüm getirmek için fırsatı kaçırdı, çünkü kendisinden önce maliye bakanı olan George Osbourne tarafından uygulanan ve hükümetin kapitalist kemer sıkma siyasetine, dik kafalı, bir şekilde bağlı.

Corbyn’nin de söylediği gibi, kamu harcamaları kesmek ve kamu sektör ücretlerine zam yapmamak için “Hepimiz payımıza düşeni ödemeliyiz”argümanı hep yapıldı ve 2015’e kadar bütçe açığı kapanacak deniliyordu.

Bu daha sonra 2016, 2017 hatta 2020’ye kadar uzatıldı. Şimdi 2025’den bahsedilmesi Osborne’nin havasını yerle bir ediyor ve yerine geçen maliye bakanının aynı kumaştan kesildiğini gösteriyor.

(...) Maliye Bakanı sosyal yardım değişiklikler yüzünden parlamentodaki tüm siyasi partiler tarafından ve toplum tarafından eleştiriye maruz kalmasına rağmen gereken düzeltmeleri yapmadı.

Bu sorunlu sosyal yardım düzenlemelerini durdurmayı halen reddediyor, ve bunun yerine sadece yardım için bekleme süresini 6 haftadan 5 haftaya düşürdü, sosyal yardım başvuruları için ödemelerin ilk günden itibaren yapılması kararını verdi ve ön ödemenin daha yaygınlaştırılması kararlaştırıldı.

Tabii ki uzun zamandır kampanya yürütenlerin istedikleri bazı değişiklikler gerçekleşti ve bu değişiklikler hiç yoktan iyi, ama yeterli değil.

Maliye Bakanına göre ülkedeki evsizlik sorununu çözmek çok zor, bu yüzden “pul vergisindeki” yutturmaca değişiklikleri yapmayı tercih etti. Kiralanabilir belediye evleri inşa edilmedikçe, Kendi Bakanı Sajid Javid’in de söylediği gibi ev fiyatlarını yükseltmekten başka bir işe yaramayacak. (...)

Bu hükümet kendisini bu bataklıktan çıkartamayacak. Artık gitmesi gerek, ve hemen şimdi.

(Çeviren: Çağdaş Canbolat)
 

www.evrensel.net