Nefretin fay hattı

Nefretin fay hattı

Mahmut Çınar, Irak-İran sınırında Kürt coğrafyasını vuran deprem sonrası sosyal medyaya yansıyan ırkçı mesajların neler gösterdiğini yazdı.

Mahmut ÇINAR

Büyük ve uzun insanlık serüveninin bir sonucu olduğunu düşünüyorum: Kötülük, tüm sıradanlığına rağmen hâlâ çok şaşırtıcı yüzlere sahip. Deprem oldu, sanıyorum insanoğlunun dünya üzerinde karşılaşabileceği en korkunç, insanı en savunmasız hissettiren, sonuçları en büyük alanlara yayılan ani doğa olayı. Hani büyük felaketlerin, ortak tehditlerin insanları birbirlerine bağlayacağına dair naif bir inanç var ya, deprem, ulusal sınırları, dinsel sınırları, hatta çoğu zaman sınıfsal sınırları aşan bir büyük ihtimal ve gerçeklik olarak duruyor karşımızda. Irak’ın ulusal sınırlarında, Süleymaniye’de meydana gelen deprem, Irak’ta 7, İran’da ise 407 kişinin hayatına mal oluyor da, trajedinin anlamı deprem haberini alan kimi beyinlerin dar sınırlarını aşamıyor. Başka gezegenden dünyayı işgal etmeye gelmiş kötücül bir grup Kürtlerin coğrafyasına inse “Helal be!” diyebilecek bir kıtlıktan söz ediyorum. Sizce de birkaç milyon yıllık bir evrim sürecinin sonucunda şaşırtıcı değil mi?

Sosyal medya nefret kusan mesajlarla, gönderilerle doldu taştı. Deprem Kürtleri öldürüyor diye bayram edenler, kutlayanlar; uğruna savaştıklarını iddia ettikleri Türkçeyi sevenleri hüzünden ağlatacak seviyede gönderiler, yorumlar... Onlardan örnekler vermeyeceğim, neler olabileceğini biliyorsunuz. O gönderilerin sahiplerinden de örnekler vermeyeceğim, onları tanıyor, her gün her yerde görüyorsunuz.

Depremin “şehitlerin intikamını alan” ilahi bir felaket olduğuna inananların neden sonuç ilişkilerini anlayabilecek yetkinlikte olmadığını kabul etsek bile, bu hatırı sayılır orandaki grubu şeytanileştirmek anlamlı değil. Kötülüğü ve nefreti, kişinin doğasına (çoğu zaman daha büyük bir karamsarlıkla insan türünün doğasına) bağlamak, kötü eylemi ya da her gün karşılaştığımız korkunç ve hamaset dolu söylemi, kişinin “kötü” olmasıyla açıklamak, temelsiz bir mücadeleye götürür bizi. Bir kere bu yaklaşım, kültürel olarak neden sonuç ilişkilerinde doğan kötülüğün nedenlerini görmeyip, geçici hukuki yaptırımlar gibi yapısallıktan uzak çözümler öneriyor (Doğru bir hukuki zeminde mücadeleyi önemsiz bulduğum sonucu çıkmasın buradan.) Ayrıca sorunu toplumsallıktan uzaklaştırıp, o toplumsallığa yayılmış ayrıştırıcı, düşmanlık temelli verileri de görünmez kılıyor. Nitekim bu yaklaşım, “Bu ırkçı, düşmanca ifadelerin ve eylemlerin bizim yüksek milliyetçiliğimizle ilgisi yok. Bunlar eğitimsiz, kötü insanların işleri” yanılgısından öteye de geçemiyor.

“Bir eylem anlamdan ne kadar uzaksa o kadar kötüdür. Kötülüğün, bir sebep ya da amaç gibi, kendinin ötesinde var olan hiçbir şeyle bağlantısı yoktur” diyor Terry Eagleton, “Kötülük Üzerine Bir Deneme”de. Konumuz olan ırkçı nefret için de geçerli bu. Salt kötülük, salt düşmanlık; tarihi, siyaseti, “yüksek” kültürü ve anlamları bir anda ezip geçiyor. Bir ideoloji olarak “nefret” söyletiyor bunları, neden-sonuç, sorun-çözüm aramadan...

Oysa rasyonel siyasetin peşine düşenler, anlamları arayanlar olarak bizler; toplumun patolojik vakaları gibi görülen ancak aslında en yaygın toplumsal ideolojinin uzantıları olan ırkçı kitlenin “düşüncelerinin” arkasındakini aramaktan vazgeçmemeliyiz.  

Bununla ilgili birkaç söz:
Medeniyet oyununun son perdeleri olarak demokrasi, çokseslilik, hoşgörü gibi kavramlar, normatif toplumsal kuralların belirlenmesinde önemli bir rol üstlendi. Gezegeni İkinci Dünya Savaşı’na iten, açıktan yürütülen ırkçı, faşist politikaların, savaşın ardından “yenilmişler” olarak gömüldüğü sessizlik ve utanç, birkaç on yıl boyunca sürdü. Gerek hukuki düzenlemeler gerekse toplumsal baskı sayesinde “ırkçıyım” demek en radikal ırkçılar için bile zor hale geldi. Bunun yerine, içinde her halükarda ırkçılığın nüvelerini barındıran “MİLLİYETÇİLİK”; “demokrasi”yle küresel bir ideoloji yarışına girebilecek kadar güçlü siyasi ve söylemsel taraf olarak palazlandı. Çelişkiler görmezden gelindi, aynı anda hem milliyetçi hem de (zamanın ruhunun yarattığı küresel dalgayı kaçırmamak adına) demokrat olunabileceği iddiası özellikle merkez sağ siyasetlerin temel argümanı oldu. 60’larda solun toplumsal hayattan def ettiği, 70’li ve 80’li yıllarda dönüşen kapitalist dünya ekonomisin, “cık cık” ederek odadan çıkmama cezası verdiği yaramaz çocuk aşırı sağ, özellikle son 20 yılda başka yüzlerle kamusal alana yeniden açıldı. Avrupa’da 80’li yıllarda başlayan, 90’lı yıllarda tavan yapan bir trend olarak legal aşırı sağ partiler Büyük Savaş’tan sonra ilk kez parlamentolara girdi. Hukuki kısıtlamalara rağmen “aşırı milliyetçi” örgütlenmelerin suretleri sokaklara taşınmaya, kendi alternatif mecralarını işe koşmaya başladı. İnternet teknolojisi ise bu anlamda tüm radikal örgütlenmeler gibi, nefret söylemlerini temel politikaları eylemiş olanlar, ırkçılar için de bulunmaz nimetti.

nefret

MİLLİYETÇİLİĞİN SIRADANLAŞMIŞ, KUTSANMIŞ EVRENİ

Bugün sosyal medyada açıktan nefret kusan, birçoğu kimliklerini anonim hesapların ardında gizleme gereği bile duymayan ve sayısı her zaman tahmin ettiğimizden bile fazla çıktığı için bizi karanlığa ve umutsuzluğa iten kitle, bu ortamda, milliyetçiliğin sıradanlaşmış, kutsanmış evreninde var oldu. Şu gerçeği bir daha hatırlayalım: birçoğu ırkçı birliklere, derneklere, topluluklara üye değil, hatta belli bir siyasi partiyi desteklemiyor olabilirler. Aldıkları eğitimin, sokaktaki siyasetin, hatta büyük harflerle SİYASET’in köklerine serpilmiş ırkçılığı, nefreti, kendinden olmayana duyulan gizli yahut açık tiksintiyi damıtıp dışa vuruyorlar o kadar. İçlerinde kendine sağcı/milliyetçi diyenler çoktur, tahmin ediyoruz, ancak siyasi yelpazenin ortalarındaki her durakta rastlarsak onlara şaşırmayalım. Doktor, avukat, mühendis, akademisyen, işçi, garson, öğrenci olabilirler.
“İyi olmuş, inşallah kurtulan olmaz” diyenler militer kamplarda, ocaklarda, kışlalarda, hücrelerde, parti ilçe başkanlıklarında eğitilmedi. Kabul etmek istemesek de bu kitleyi, geçmişin büyük mitlerine dayanan ancak kapsayıcılığı itibariyle çağdaş olan “yeni ırkçılık”ın nobran, pervasız, kuralsız tarlasında; aydınlanmanın tüm kazanımlarına nefretle bakan, üstelik bundan da gurur duyan eril coğrafyada besledik, büyüttük. O kitle de, yukarıdan kurulmuş, herkes için ulaşılır olmayan bir ideali benimsemekten vazgeçti zaten. Kültür de, sanat da, iyilik de, güzellik de, barış da, kardeşlik de bir anlam ifade etmediği ölçüde saldırılabilir oldu. “CÜRET”, büyük harflerle “CÜRET”, geldi kurduğumuz her şeyin üzerine oturdu. İşte “Kürtler ölsün, oh olmuş” dedirten “yeni ırkçılık”, bu nedenle biyolojik ırkla ilgili değil; cüreti yaratan ne varsa onunla, üstünlük iddiasıyla, eşitsizliğin doğal karşılanmasıyla, iktidar yapılarına duyulan çılgınlık seviyesindeki aşkla ilgili bir olgu.

Günahı sosyal medyanın kuralsız doğasına, cehaletin karanlığına, insan zihninin kuytularında gizlendiği sanılan kötülüğe yüklemenin anlamı yok. Onun yerine işe bugünün ırkçısı olan dünün çocuklarını “iç ve dış düşmanlar” diye zehirleyen büyük anlatıyı çözümleyerek ve çocuklarımıza bir Türk’ün dünyaya bedel olmadığını anlatarak başlayalım. 

www.evrensel.net