Tanrıkulu MST’yi anlattı: Hiçbir dönem bu kadar kötü değildi

Tanrıkulu MST’yi anlattı: Hiçbir dönem bu kadar kötü değildi

CHP’li Sezgin Tanrıkulu, kendi sosyal medya hesabından yayın yaptığı ve hak ihlallerini anlatığı MS TV'yi anlattı.

Hayri DEMİR

MST TV aracılığıyla hak ihlallerini gündeme getiren CHP’li Sezgin Tanrıkulu, ne medyanın ne yargının hiçbir dönem bu kadar berbat olduğunu söyledi. Çok badireler atlattıklarını belirten Tanrıkulu, “Zulümleri arttıkça gidişleri daha hızlı olacaktır” dedi. 

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, OHAL süreciyle yoğun olarak yaşanan hak ihlallerinin ana akım medyada yer almaması ve medyanın tek dilliliğine kendi şartlarında bir çözüm geliştirerek, MST TV adıyla kendi sosyal medya hesapları üzerinden haftalık yayınlar yapmaya başladı. MST TV (Mağdurların Sesi TV, Mazlumların Sesi TV) olarak patent tescilini de yapan Tanrıkulu, her Pazartesi günü yaptığı yayınlarla binlerce kişiye ulaşıp, ana akımda medyada yer almayan ihlalleri gündeme getiriyor ve değerlendiriyor. OHAL sonrası birçok televizyon kanalı ve ajansların kapatılmasıyla medyanın tek sesli bir yapıya döndüğü şu günlerde Tanrıkulu, şimdilik sadece sosyal medya üzerinden de olsa kırmaya çalışıyor. Tanrıkulu ile henüz yolun başında olan MST TV'yi, hak ihlallerini ve medyanın bugünkü durumunu konuştuk. 
 
Siyasetçi ve avukat mesleğinize bir de gazetecilik eklendi. MST TV fikri nasıl gelişti, biraz anlatır mısınız? 
2 yıldan daha fazla süredir bizzat AKP'nin engellemesiyle merkez medyada herhangi bir programda haber dışında konuk olarak çağrılma imkanından yoksun hale geldik.
 
Biz sonuç itibariyle siyasetçiyiz, görüşlerimizin toplumla buluşması lazım. Bunun aracı da medyadır. Ancak Türkiye'de medyanın durumu hepimiz biliyoruz. Özellikle OHAL sonrası muhalif medya diyebileceğimiz bütün alanlara el konuldu, kapatıldı. Birçok televizyon kanalı da kapatıldı ve yeniden açılması mümkün olmadı. Yine 2 yıldan daha fazla süredir bizzat AKP'nin engellemesiyle merkez medyada herhangi bir programda haber dışında konuk olarak çağrılma imkanından yoksun hale geldik. Çünkü kanallara CHP'den kimler davet edilmeyecek listesi gönderilmiş. Bana iletildiği kadarıyla o listenin başında da ben varım. Böyle bir durumla karşı karşıyayız. Sonuçta siyasette görsellik önemlidir. Doğrudan doğruya yazıyla değil de sözle seçmenlere yurttaşlara ulaşmak çok önemlidir. Görsel bir araçta kalmadığı için böyle bir fikir aklıma geldi. Aslında bu fikrin kaynağı da darbe komisyonunda şekillendi.
 
Komisyonda neler yaşandı ki kendi “kanalınızı” kurmak zorunda hissetiniz? 
Darbe komisyonunda basının komisyon çalışmalarını izlemesi serbestti. Ancak başta görüntü alıyorlardı. Meclis uygulamasına göre; komisyonlarda görsel bir çekim yapmak mümkün değil. Komisyonun başlangıcında bir çekim yapılıyor daha sonra yazılı basın ancak orada not almasına izin veriliyor. Biz üç muhalefet partisi olarak -CHP, HDP ve MHP- darbe komisyonunun çok önemli bir işlevi olduğunu, bütün yurttaşlarımızın darbenin arkasındaki nedenleri bilme isteğinde olduğunu dolayısıyla da bütün televizyon kanallarına açık olsun eğer olmuyorsa Meclis TV üzerinden açık olsun dedik. Bütün görüşme ve tanıklıkların canlı yayınlansın istedik. Ancak bu talebimiz reddedildi. Bunun üzerine ben de o gün kendi sosyal medya hesabım üzerinden komisyon görüşmelerini yayınlamaya başladım. Bütün medya kuruluşları da önemli tanıklıkları benim yaptığım yayınlardan alarak haberleştirdiler. Hatta benim yaptığım yayını canlı olarak verenler de oldu. 
 
En son eski MİT Müsteşarı Emre Taner dinlendikten sonra, ki etkili bir konuşma yapmıştı. Müsteşarlığı bıraktıktan sonra kendisi hiçbir yere konuşmamıştı. İlk defa komisyonda konuşmuştu. O görüşmeyi yaklaşık dört saat boyunca canlı olarak yayınladım. Sonraki toplantıda AKP'liler benim yayın yapmamın önüne geçtiler ve yasakladılar. Aslında bir milletvekilini yasaklayamazlar. Fakat şunu söylediler: "Siz bu yayını yapmaya devam ederseniz biz darbe komisyonunu bir daha toplamayacağız, dağıtacağız. Dolayısıyla Sezgin Tanrıkulu yüzünden komisyon dağıldı diyeceğiz.” Bu nedenle yayını bırakmak zorunda kaldık. MST TV de o zaman bir fikir olarak şekillendi. 
 
İsmi nasıl belirlediniz?
MST TV. Mağdurların Sesi TV, Mazlumların Sesi TV. Bu fikrin oluşmasıyla da merkez medyada yer almayan başlıkları değerlendirdiğimiz bu yayınları yapmaya başladık. Patentini aldım. Şimdi Periscope ve Facebook üzerinden her Pazartesi saat 21.00'de yayın yapıyorum. Yeni başladığımız için haftada bir ancak ileri ki zamanlarda bunu daha genişleteceğiz. Yayınlarımızı bir hafta içerisinde binlerce kişi izliyor. Etkili de oluyor en azından bir kamuoyu oluşuyor. 
 
Gündeme getirdiğiniz konular merkez medyada göremediğimiz hak ihlalleri ya da mağduriyetler. Bu başlıkları özellikle mi tercih ediyorsunuz? 
Mağdurlar bu ortam içerisinde, OHAL'in ağır koşulları altında kendi mağduriyetlerini ve uğradıkları hak ihlallerini kamuoyuyla paylaşacakları bir mecra yok maalesef. Bir gazete yok, yayın kuruluşu yok. Görmez gelinen binlerce hak ihlali var. Dolayısıyla da sosyal medya üzerinden etkili bir biçimde bunu kullanmaya çalışıyoruz. 
 
Meclis gündemine de hak ihlallerini yoğun olarak taşıyan sayılı milletvekillerinden birisiniz. Meclis'in özellikle ağır hak ihlallerinin yaşandığı bu dönemdeki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok badireler atlattık bugüne kadar, ama bu kadar çok yaygın bir tehdit ortamını, kirlenmiş bir ortamı Türkiye hiçbir dönemde yaşamadı.
 
Türkiye'de ve parlamentonun içerisinde şöyle bir hal oluştu; ya devletin, AKP'nin uyguladığı ağır insan hakları ihlallerini görmezden geleceksiniz, sesinizi çıkarmayacaksınız ya da sesinizi çıkartıp hak ihlalleri konusunda sorgulayıcı bir tutum alırsanız eğer, doğrudan doğruya düşmansınız, hainsiniz, teröristsiniz. Bu parlamento dışında ya da parlamento içerisinde bu anlayış değişmiyor. Aynı anlayış bunları dile getirdiğimiz parlamento ortamında da var. Dile getirdiğimiz andan itibaren aynı trol medyası gibi parlamentoda AKP içerisinden son derece saygısız bir ekip, durumun vahametini anlamayan bir ekip var. Tümünü kastetmiyorum. Karşı duran bir ekip var. Ama bu önemli değil biz sonuç itibariyle hak mücadelesinden geliyoruz. Böylesi bir ortamdan geliyoruz. Çok badireler atlattık bugüne kadar, ama bu kadar çok yaygın bir tehdit ortamını, kirlenmiş bir ortamı Türkiye hiçbir dönemde yaşamadı.
 
Yayınlarınız sonrası nasıl tepki alıyor musunuz? Bir ara tehdit edildiğiniz de oldu. 
Tabi ki sonuçlarını da alıyoruz. Trol medyası dediğimiz bir ortam var. Onlara ne derseniz deyin, küfretmeye karşı durmaya hazır bir kitle var. Onları dikkate almıyoruz. Ama bunun dışında çok büyük taktir aldığımı ifade edebilirim.
 
Hak ihlalleri demişken, 90'lı yıllarda yaşanılanlarla bugünün karşılaştırılması yapılır ve ‘90'lı yılları aşan uygulamalar' lafını sıkça duyuyoruz. 
90'lı yıllarda da yoğun hak ihlalleri vardı. Ama şöyle bir şey vardı o günlerde; Türkiye'nin bir bölgesinde vardı. Ağır hak ihlalleri vardı. Faili meçhul cinayetler, zorla kaybettirmeler, köy yakmalar... Şimdi bu ihlaller nitelik değiştirdi ve bütün Türkiye'de var. Ama 90'larda bugünden farklı olarak bir medya da vardı. Türkiye'nin batısında vicdan sahibi bir kamuoyu vardı. O haksızlıklara karşı olan, vicdanını yitirmeyen bir Türkiye, toplum vardı. Dolayısıyla bir de yargı vardı. 90'lı yılların yargısı DGM (Devlet Güvenlik Mahkemesi) yargısıydı. Ama iddia ediyorum bugünkü yargıdan çok daha nitelikli, çok daha hukuka uygun davranıyordu demiyorum ama bugünkü yargıyla karşılaştırdığımız zaman hiç olmazsa ama hiç olmazsa kendi başlarına karar veren bir yargı ortamı vardı. Bu kadar berbat değildi. Şu anda insan hakları ihlallerini denetleyecek denetim mekanizması dahi yok. Medya, yargı ve sivil toplum gibi mekanizmalar yok. Dolayısıyla hak ihlalleri ortamı çok daha ağır bir şekilde yaşanıyor. 
 
Bu kadar berbat değildi. Şu anda insan hakları ihlallerini denetleyecek denetim mekanizması dahi yok. Medya, yargı ve sivil toplum gibi mekanizmalar yok. Dolayısıyla hak ihlalleri ortamı çok daha ağır bir şekilde yaşanıyor.
 
Bu dönem için sadece medya değil özellikle hak ihlalleri noktasında yargı da eleştirilerin odağında... 
90'lı yıllarda olan davalar Kulp, Musa Anter, JİTEM ve Lice davası... Bunlar hiç olmazsa zaman aşımı olmadan davalar açıldı. Ama AKP döneminde bütün bu davalar sürgün edildi. Kendi yerlerinden başka yerlere gönderildi ve yargı önüne çıkan sanıklar cezasızlıkla karşı karşıya geldi. Açılan bu davalardan da beraat etmeye başladılar. Suçüstü yakalanan Şemdinli Davası sanıkları vardı. Suçüstü yakalanmışlardı buna rağmen geçtiğimiz günlerde bırakıldılar. Nedeni de şu; kararı veren hakimler FETÖ üyesiymiş. O zaman FETÖ'cü hakimlerin karar verdiği Diyarbakır ve Van DGM'de yargılanan binlerce insan var. Onlar konusunda neden bir yeniden yargılama ya da tutukluluğun kaldırılması işlemine gitmiyorsunuz. 
 
Gazeteciliğe de yeni başlamış biri olarak medyayı bu işin neresinde görüyorsunuz? 
Türkiye'de maalesef medyanın yüzde 90'ına yakını AKP'nin kontrolü altındadır. Kullanabildiğimiz mecralar çok kısıtlıdır. Daha çok internet üzerinden, sosyal medya üzerinden yayın yapan bir ortam var. Onun da fişi hükümetin elinde, istediği zaman yavaşlatıyor, istediği zaman hızlandırıyor. Dolayısıyla medya ortamı tamamen gazetecilikten uzak, büyük baskı altındadır. Yoksa bu kadar çok gazetecinin hapiste olduğu başka bir ortam olmaz. Bir de talan mantığıyla kapatılan onlarca medya organı var. El konulan kurumlar var. Bunların mal varlıkları dava açılma imkanı bırakılmadan satılmaya başlanmış. 
 
 Zulümleri arttıkça gidişleri daha hızlı olacaktır. Dayanışma ve mücadeleyle umudumuzu kaybetmeden, birlikte ve birbirimize karşı ön yargılarımızı bir tarafa bırakarak, yürümek zorundayız.
 
Bu karanlık tablodan nasıl çıkabiliriz?
Zulmün artsın ki zeval bulasın” sözü tam da bugünler için söylenmiş bir söz bence. Zulümleri arttıkça gidişleri daha hızlı olacaktır. Dayanışma ve mücadeleyle umudumuzu kaybetmeden, birlikte ve birbirimize karşı ön yargılarımızı bir tarafa bırakarak, yürümek zorundayız. 
 
MST TV'yi farklı bir formata çevirmeyi düşünüyor musunuz?
Haftada bir yayın yapmaya ve Türkiye'nin gündemini, insan hakları ihlallerini ve mağdurların sesini dile getirmeye çabalıyoruz. Bunun içeriğini zenginleştirmeyi ve haftalık yayın saatlerini de arttırmayı planlıyoruz. 
 
İzleyici ve takipçilerinize bir mesajınız var mı? 
Bir sivil itaatsizlik çağrısı da yapıyorum; bu yayını yaptığım saatlerde bizim yurttaşlarımızın CNN Türk, NTV ve Haber Türk gibi kanalları kapatmalarını rica ediyorum. Bir itaatsizlik eylemi olarak. Onlar büyük sermayelerle yayın yapıyorlar ama onlara rakip olduğum kesin. O saatlerde çok daha fazla bir izlenme oranı yakalayacağım. (Ankara/MA)
 

www.evrensel.net