Edebiyat iyileştirir: Yaşar Kemal’den Ahmet Büke’ye...

Edebiyat iyileştirir: Yaşar Kemal’den Ahmet Büke’ye...

Ayşegül Tözeren, Yaşar Kemal, Ahmet Büke ve edebiyatı kaleme aldı...

Ayşegül TÖZEREN

Bereketli topraklara ilk kez bundan beş, beş buçuk sene önce gitmiş, sonra da yılda birkaç kez edebiyat etkinliklerinden dolayı gider olmuştum. Adı üzerinde bereketli topraklardı, adı üzerinde Çukurova’ydı. Adana’ya bu gidişimin nedeni Seyhan Belediyesi ile Yaşar Kemal Vakfının birlikte düzenlediği Yaşar Kemal Sanat Günleri’ydi. Bir faaliyetin içinde yerel yönetim varsa, her zaman kendimi en kötüye hazırlamam gerektiğini öğrenmiştim. Kimse karşılamayabilir, hatta sizi unutabilirler! Bu yüzden bir taksiye atlayıp kendime güzel bir otel seçmenin, sonra eski Adana’da bir turun da hayallerini kurmuyor değildim… Demirciler Çarşısı’na bir bakmak, ardından sokaklarda şalgam içmek, cümle konu komşuya baharat almak.

Öyle olmadı.

Havalimanından çıkar çıkmaz, ellerinde isimliklerle genç yüzler karşıladı. Konuşmam sırasında bir sunumu takip edecektim, dediğim gibi her zaman kötüye alışkındım, sunum yapma olanağımız var mı, diye sordum. Vardı, hatta beni etkinlik alanına, yani Yaşar Kemal Kültür Merkezine de götürebilirlerdi. Kabul ettim, yerinde görmek en iyisiydi. Kültür Merkezinin içine girdiğimde yine koşuşturan genç bir ekip gördüm. İyi bir sahne düzeni vardı. Dahası sunum için tüm olanaklar sağlanmıştı. Keyfim yerine geldi. Bu arada Küratör ve Yönetmen Zafer Özgentürk, yanıma gelerek çocukların Yaşar Kemali’ni görmek isteyip istemediğimi sordu... Elbette görmek isterdim. Merkezin ikinci katına çıktık. Çocuklar önce drama eğitimi, daha sonra resim ve edebiyat eğitimi almışlar ve zihinlerinde kurdukları Yaşar Kemal’i, bazıları da Yaşar Kemal romanlarındaki karakterleri çizmişlerdi. Sergi alanının ortasındaysa, pamuk fideleri, küçük mandalina ağaçları vardı… Her çocuk Yaşar Kemal’in yazdıklarıyla büyüyebilse, diye düşündüm. Ayrımcılıktan uzak, hakkaniyetli, barışa aşık.

Öyle olmamıştı.

Etkinlik saatine kadar otelde dinlenmeye geçtim. Benim için Adana, bir kentten öte, yazar ve sanatçıların kentidir, Orhan Kemal’in, Yaşar Kemal’in, Abidin Dino’nun, Yılmaz Güney’in, Özcan Karabulut’un Adana’sıdır. Bundan, hemen otelime gider gitmez, Karabulut’u aradım. Kentten sözü açtım. Sanki Adana bir yazar söz edince dile geliyordu. Konuşurken, etkinlik saatinin yaklaştığını fark ettim. Yaşar Kemal’in kadim dostu, sinemacı Arif Keskiner’le yola düştük. Namıdiğer, Çiçek Arif. Salon dopdoluydu, hatta salonun balkonları bile… Şaşırdım. Sanat günlerinde ilk konuşmalar bürokratik konuşmalar olur, bu kez pek öyle olmadı. Belediye Başkanı Zeydan Karalar, Yaşar Kemal’in edebiyatı ile ilgili etkinlik yapmanın bir lüks değil, bir zorunluluk olduğunu söyledi. Ardından konuşan Özdemir İnce’yse konuşmasının bir bölümünde Adana ağzına yer verirken, galiba hazırladığı konuşmanın da dışına çıkıyordu. İyi de yapıyordu. Nedense kağıttan salona bir metni dümdüz okuyunca, izleyici ile sahnenin birbirinden koptuğunu düşünürüm.

Bu kez öyle olmadı. 

Konuşmaları dinlerken, aslında yapacağım sunumu da düşünüyordum. Kağıttan okumak yerine, bir izleği takip etmeyi düşünmüştüm. İyi mi, kötü mü yapmıştım, birazdan belli olacaktı. Adanalı Öykücü Zafer Doruk kısa bir giriş yaparak, konuşmacıları çağırdı. İlk konuşmacıydım, Yaşar Kemal’i en iyi anlatan kişinin yine kendisi olduğuyla başlayıp, onun “zilli kurt”luğunu, “mecbur insan”lığını aktarmaya çalıştım. 
Ağıllardaki koyunlara dadanan kurtları öldürmek yerine köylüler, boyunlarına zil takarlarmış. Yaşar Kemal’in deyimiyle “Ölümlerin en zalimine” mahkum edilirmiş kurtlar… Kemal’e göre kendisi de ilk gençlik yıllarından beri zilli kurt olmuş, nerede bir insan hakları ihlali varsa, oraya koşturdukça… Tabii, yazar koyun ağılına girmemiş, ama cümle ağanın ağılına burun sokmuş. Bir de Yaşar Kemal’in mecbur insan tanımı vardır. Bunu ilk kez, 4. Murat’ın beş yüz bin askerlik ordusuna karşı, yüzde biriyle savaşan Sakarya şeyhinin hikayesini okuduğunda düşünmüş. 4. Murat yenemediği şeyhe uzlaşı teklifiyle gider, şeyhe uzlaşı teklifi de, tehdit de para etmez, çünkü şeyh, “Ben huruç etmeye mecburum,” der, durur. Bir gün, Nâzım Hikmet’e de sen Marksistsin, neden parti kurdun, diye sorar, o da mecburdum, diye yanıtlar. Yaşar Kemal, haksızlıklara itiraz etmenin özünde “mecbur insan” olmanın yattığına inanır, kendisini de şöyle tanımlar:

“Çok yumuşak huylu bir insanım. Çok da yürekli bir insan olmadığımı biliyorum. Ama karşı koymaktan başka elimden bir şey gelmiyor!”
Elbette, ülkenin tek zilli kurdu, tek mecbur insanı Yaşar Kemal değildir, Kemal de bunu bilir. Zilli kurt başlığından bahsederken, salona bir fotoğraf yansıttım. Yaşar Kemal ifade özgürlüğü ile ilgili bir davadan sanık kürsüsünde konuşuyor, gazeteciler ona doğru kayıt cihazlarını tutuyorlar. Kayıt cihazlarını tutanların arasında hafifçe yere doğru çömelmiş durumda, gözaltında öldürülen cesur gazeteci Metin Göktepe duruyor. Yaşar Kemal’in ve Yaşar Kemal’lerin değiştirmeye ömür verdikleri ülke portresi dedim ve kısa bir açıklama yaptım. Edebiyat etkinliklerinde, birden patlayan alkış seslerine alışık değiliz. Ancak Yaşar Kemal ve Metin Göktepe’den söz edince birden duyulan alkış, vicdanın Çukurova topraklarında yaşadığının da resmiydi.

Yaşar Kemal’in hep Çukurovası’ndan söz edilir ya…

Öyle yapmadım.

Onun “Kıvıl kıvıl insan kaynayan”, “belalı” İstanbul imgesinden, denizinden, Lozan mübadillerinden, Çerkez Poyraz Musa’sından, Vasili’sinden, Ermenilerinden, Yağmurcuk kuşundaki anne öğüdünden söz ettim: “Bir de senden dileğim, oğlum, o kasabaya gidersen, o Ermenilerden kalma evleri, tarlaları kabul etme. Sahibi kaçmış yuvada, öteki kuş barınamaz. Yuva bozanın yuvası olmaz. Zulüm tarlasında zulüm biter.”
Aslında günümüzde hâlâ kanayan toplumsal yaralara Yaşar Kemal’in iyicil edebiyatının şifa olabileceğini dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım.

Panellerin ardından, etkinliği düzenleyenler, yazarlar, gazeteciler bir arada yemeğe çıktık. Yemeğe doğru giderken, kültür sanat haberciliğinin nasıl olması gerektiğine ilişkin zihnimde ışıklar yanıyordu. Habertürk gazetesinden Ümran Avcı, sadece panelleri dikkatle izlemekle kalmamış, ertesinde de öykü eleştirisi yazdığımı görüyor, son dönem öykücülerle ilgili görüş alışverişinde bulunuyordu. 

Odama çıktığımda, aklımda kısa sohbetimizden Ahmet Büke kalmıştı, ondan bir parçayı not ediverdim:

“Böyle olmayacak galiba. Söz verelim; kim kalır da memleketin güzel günlerini görürse taş sektirsin suda.”

Taş sektirsin suda.

Edebiyat iyileştirmese de iyi gelebilir…

Öyle oldu.

www.evrensel.net