Çok mu zor güzel kardeşim?

Çok mu zor güzel kardeşim?

Çok mu zor güzel kardeşim hazan mevsiminde baharlardan söz etmek. Adı direniş olan ulu ağacın tohumunu aynı topraklara yeniden ekmek...

Özer AKDEMİR

“Çok mu zor güzel kardeşim?”, dedi Süleyman Muhtar. Çine Doğa Derneğinin küçük odasının önünde oturmuş çay içiyorduk. Sonbahar güneşi derneğin bulunduğu hanın avlusuna vururken serince bir yel de betonun üzerindeki gazelleri süpürüyordu.

Kavruk, kuru yüzünden eksik olmayan gülümsemesi, dudaklarının iki yanına doğru sarkan bıyıklarıyla kara yağız bir adamdı muhtar. Eski muhtardı aslında ama herkes hâlâ muhtar diyordu. 40-45 yaşlarında gösteriyordu. 

Siyah üzümleri andıran küçük gözlerinin üzerine saçından düşen bir tutam perçemi kasketinin içine sokarken şunları söyledi; “Biz orada, Madran Dağı’nın doruğundaki Direniş Çeşmesi’nin başında, ya da İbrahimkavağı’nı Kavşit’ten ayıran yolun dönemecinde jandarmalarla birbirimize girmişken, Karadeniz’de çay toplayan kadınlar duysun bize yapılanı. Dağımıza her biri dev gibi 80-100 tane RES direği diktirmek istemediğimiz için dayak yediğimizi öğrensinler. Mesela Diyarbakır’da bir kahvede konuşulsun bu. Ürgüp’te bir patates tarlasında çalışan köylüler yüzlerce yılda gözümüz gibi koruduğumuz ormanlarımızın hoyratça kesilip bir kenara atılmasına gönlümüz razı olmadığı için gözümüze biber gazı sıkıldığını bilsin. İzmir’de Karşıyaka vapurunda gençler yolculara bizim neden direndiğimizi, neden kadın-erkek, çoluk-çocuk dayak yediğimizi anlatsın. Çok mu zor bu gasteci kardeşim, benimle aynı havayı soluyan, aynı kuru ekmeği bölüp paylaşan, gömleğinin, pantolonunun yamasını gizlemeye uğraşan, yokluktan yoksulluktan benzi solanların birbirinin derdini duyması, dinlemesi, el ele vermesi? Hep böyle sessizlikte boğulacak mı bizim çığlıklarımız? Çok mu zor, birbirimizin derdine yoldaş, yarasına merhem olmak? Çok mu zor güzel kardeşim?”

Derneğin umutlarla açıldığı ilk gün bunları söyleyen Topçam Köyü Eski Muhtarı Süleyman Yıldız aradan çok zaman geçmeden derneğe yapılan baskında yaralananlardan birisiydi. Bir önceki dönem Çine belediye başkanı, o zamanlarda milletvekili olan RES şirketi patronunun şoförü, yanındakilerle birlikte, “Sizler neden karşı geliyorsunuz bu işe” diye derneği basmış, cam çerçeve indirmiş, elindeki sopayla önüne gelenin kafasını gözünü yarmaktan geri durmamıştı. Sonra, gözaltına aldı polis bu kişiyi. Ardı kuvvetliydi tabii. Karakolda ağırlanıp ertesi gün salıverildi. Açılan davadan da bir sonuç çıkmadı. Muhtar Süleyman, İbrahimkavağı köylülerinden Mehmet Çoban yedikleri sopalarla kaldılar. 
Bir zaman sonra eski muhtarın kanser olduğu duyuldu. O gün, Çine’de bir hanın kare şeklindeki geniş avlusunda kavak, asma gazellerini süpüren güz rüzgarları, muhtar Süleyman’a da uğramış, onun ömrünün gazellerini de erken dökmüştü.

***

Çanakkale dönüşü, sırtını Kaz Dağı’na yaslayıp, yüksek çam ağaçlarının arasından Ege’nin maviliklerine bakan Nusratlı köyünde mola verdik. Ulu bir çam ağacının altında durmuş, karşı vadide hafif duman çökmüş ormanlık tepeye bakıyordu. On dakika önce, önü rengarenk çiçeklerle süslü küçük evin bahçesinde kahverengi gözlü beyaz köpekle gülerek şakalaşan o değil başka biriydi sanki. Dalmış gitmişti uzaklara. Dağın mavi dumanına karışan düşünceli sessizliğini bozmaktan çekinerek iki kare fotoğrafını çektim. Onun, çektiğim son fotoğrafları olduğunu bilmeden!

Çanakkale’deki toplantıda anlatılan onca öyküyü, acıyı, yaşanmışlığı dinledikten sonra insanın omuzlarına çöken çaresizlik duygusunu atmak istermiş gibi sormuştu dönüş yolunda: “Herkes kendi yarasını deşti. Başkasınınkini dinleyip bazen içinden şükretti. Çok mu zor yaralı yanlarımızın dermanını aramak. Birlikte arasak bulacağız oysa.” Elele Hareketinin sözcüsü, güler yüzlü doktorun yeşil gözlerine inen kederi dağıtacak sözcükler o zamanlar henüz kimsenin diline gelmiyordu.

Bu yolculuktan bir süre sonra kanser olduğu haberi geldi. Gizlemiş önce hastalığını. Sonra, hasta ziyaretlerini istemediği söylendi. Vücudunu kısa bir zamanda saran hastalığın amansız olduğunu çok iyi bilen Doktor Şeyma “Beni bu halimle hatırlamayın” demiş.  

Bir sonbahar günü yeşil gözlerini yuman ve bir daha açmayan doktorun 52 yıllık ömrü erken gazel döken ağaçlara benzedi. Bugün Ege Üniversitesinin bir köşesindeki Botanik Bahçe-si’nde yaşıyor Şeyma Gümüştüs’ün adı. Dökülen gazelin bir son değil yeni başlangıçlar için ilk adımlar olduğunu anlatmak ister gibi her bahar yeniden çiçekleniyor bahçe.

***

Bu yazıyı okuduğunuz şu anlarda İzmir Bergama’da yapılmakta olan bir toplantı Muhtar Süleyman ile Doktor Şeyma’nın özlemlerinin yanıtı olabilir belki. Yurdun dört bir yanından gelen ekoloji örgütleri birleşmeyi, birlikte mücadele etmeyi konuşuyorlar. Dok-tor Şeyma’nın, Muhtar Süleyman’ın, Karaburun’un rüzgarlarına karışan İpar’ın düşü, “Çok mu zor kardeşim” serzenişleri belki de bir karşılık bulacak Bergama’da. Bu ülkeye ekoloji mücadelesinin yaşam mücadelesi olduğunu öğreten köylülerin bereketli topraklarında…

Güzün ardı kara kış. En narin dallarımızdan gazellerimiz düşüyor birer ikişer. Çok mu zor güzel kardeşim hazan mevsiminde baharlardan söz etmek. Adı direniş olan ulu ağacın tohumunu aynı topraklara yeniden ekmek...

www.evrensel.net
ETİKETLER Özer Akdemir