Ekim Devrimi'nin 100. yılı: Sanat için kent, kent için sanat

Ekim Devrimi'nin 100. yılı: Sanat için kent, kent için sanat

İşçi sınıfı için devrim, kentle ilişki biçiminin yepyeni bir boyuta çıktığı bir tarihsel virajdır.

Nuray SANCAR (Bu yazı Post Seyyah'tan alınmıştır.)

BAKIŞ VE GÖRÜ

Neva Nehri’nin kıyısında, bataklığı kurutarak Petersburg’u kuran Çar Petro, Rus modernizmini yeni bir başkentle taçlandırmıştı. Puşkin’in, Petersburg’un kuruluşunu anlattığı anıtsal şiiri Bronz Atlı, eserine uzaktaki bir tepeden bakan süvarinin gözünden kentin şaşaasının altındaki gizli çelişkileri işler. Şiirin sonunda Petersburg’dan yükselen “henüz hesaplaşmadık” sözü bir mesaj olarak, kentin sonrasını yazacaklara gönderilmiş gibidir. Puşkin’den bir önceki kuşağın devrimcilerinden Belinsky ise Moskova ve Petersburg’u karşılaştırdığı makalesinde: “Moskova’da çok cadde var” diye anlatır, “Ne var ki bu büyük caddelerin, bulvarların iki tarafını daha çok efendilerin evleri tutmuş… Her yerde her zaman en vazgeçilmez olarak gözetilen şey aile: rahat bir ev, çok büyük bir ev- ama yine de tek bir aileye ait- çok geniş bir avlu. Her yerde -ayrı ayrılık, özellik, kendine aitlik… Bütün evlerin pencerelerinde perdeler asılıdır, avlu kapıları sıkı sıkıya kilitlidir… Kent dersen o yok…” (Belinsky, s. 31.)

Ekim Devrimi

Biri Bronz Atlı’nın uzaktan gördüğü, ihtişamını göze sokan, diğeri perdelerini sıkı sıkıya kapatarak içini kendine döken iki kentin sokakları 1905 ve 1917 devrimlerinde hesaplaşma vaktinin geldiğini haber veren kent yoksullarının sesleriyle çınlayacaktır. 1917 Ekim Devrimi’nde işçilerin ve diğer ezilenlerin daha önce yanına yaklaşamadıkları, fakat gün ışığında alev alev parlayan altın yaldızların altında çürümekte olduğunu fark ettikleri devletin mekanı “Kışlık Saray” ele geçirildiğinde “ayrı ayrılık”, “özellik”, “kendine aitlik” biçiminde süren gündelik hayat da yerle bir olmuştu. Rivayet odur ki daha önce polis dayağı yedikleri, devlet şiddetine maruz kaldıkları kent meydanlarından emekçiler, kendilerine eskiden konulmuş ama şimdi fiilen ve zorla ihlal ettikleri sınırları ortadan kaldırmanın sevinciyle, günlerce ayrılmadılar. Bu meydanlarda eski rejimin enkazının üzerinde dans ederek, şarkılar söyleyerek, yaptıkları devrimi kutladılar. Caddelerde orak çekiçli bayraklarla ve sloganlarla sürekli miting ve yürüyüşler yaptılar. Bolşevik Parti ancak, içeriği “şimdi ülkemizi kurmak zamanı” olan pedagojik bir mesaj yayınlayarak kitleleri işlerinin başına yönlendirebildi.

Sovyet Halk Komiserleri Başkanı Lenin’in imzasıyla devrimin hemen ertesinde yayınlanan bildiri şöyle diyordu: “Artık devletin başında sizler, kendiniz varsınız; bunu bilin… Bu andan itibaren sizin kendi Sovyetleriniz tam yetkili bir devlet otoritesi ve yasama organlarıdır. Sovyetlerinizde toplanın. Tüm iktidarı kendi Sovyetlerinizin eline alın… sağlam ve geri döndürülemez bir biçimde ileriye, sosyalizmin zaferine doğru yürüyeceğiz.”

Zaten devrim öncesinde Sovyetlerde örgütlenmeye başlayarak kentteki sınıf ilişkilerini yönetmeye başlamış olan işçi sınıfı için devrim, kentle ilişki biçiminin yepyeni bir boyuta çıktığı bir tarihsel virajdır aynı zamanda. Petro’nun Petersburg’u için çalışan eller dünyanın neredeyse altıda birini oluşturan coğrafyanın her yerinde işçiler için evler, fabrikalar, bulvarlar, sosyal tesisler, kentler kuracak; eski ve yeni başkentteki mekân kurgusunu da değiştireceklerdi. Moskova’nın Kremlin’e uzanan dar sokakları genişletilmeye başlandığında eski rejimin simgesi saray, nehrin öte yakasından bakıldığında artık insanı ezen haşmetiyle duramayacaktı. İşçi iktidarı eski rejimin grotesk binalarını bir tarihsel miras olarak korurken bunların kent peyzajı içindeki görünümünü değiştirerek kıymetli birer aksesuar haline getirdi. Dikey çarlık mimarisi o zaman için son derece geniş sayılabilecek caddeler açılarak yaratılan yatay boşluklar veya yeni anıtsal binalarla dengelendi. Petersburg’da, Neva kıyılarında yapılan sosyal konutlar ve içinde yaşayanların boş zamanlarını geçirmek için kullandıkları mekânların, kent aksesuarlarının, ortaklaşa kullanılan binaların yer aldığı çevreleri, her şeyin aile için olduğu “ayrı ayrılıklar”ın dünyasını, her şeyin emekçilerin kolektif hayatı için olduğu bir anlayışla dönüştürdü.

Kent emekçiler için sadece ve sadece çalışmak anlamına gelmiyordu. Campanella’nın Güneş Ülkesi’ndeki içinde yaşayanların resimlerle süslediği ütopik şehrin kurgusunu, Devrim Sonrası Fransa’sında ressam David’in düzenlediği bayram ve festivalleri, Antik Yunan tragedyalarındaki koroları, teatral etkinlikleri, Ortaçağ’ın karnavallarını, Rönesans’ın anıtsal eserlerini yeni bir kurgu ve içerikle sentezleyen ihtilal, kenti aynı zamanda şenlikli bir mekan haline de dönüştürmüştü. Devrimin yıldönümü ve 1 Mayıslarda bütün sanatçılar kent meydanlarının nasıl giydirilip dekore edileceği, sokakların nasıl süsleneceği, meydan etkinlikleri ve sokak yürüyüşlerine katılımın biçiminin hangi düzenle olacağı üzerine eskizler hazırlamışlar; bu eskizlerin hayata geçirilmesinde işçilerle birlikte çalışmışlardır. Sanatsal yaratının müzelere ve “özel alanlara” sıkışmaktan kurtularak geniş kitlelerin önünde sergilendiği, sadece sergilendiği değil, aynı kitlelerin bu yaratım sürecinin bir parçası haline geldiği bir yeni sahneleme biçimidir bu. O zamanlar her fabrikada kurulan amatör sanat kulüpleri bu şenliklerde yer almışlardır.

Ekim DevrimiSovyetler, kutlama ve şenliklerin işçi ve emekçilerin kitlesel eğitiminde önemli bir rolü olacağını düşünüyor, sanatçılara da özel bir rol yüklüyordu. Sovyet Halk Eğitim Komiseri Lunaçarski’nin sorumluluğunda yürütülen kültürel ve sanatsal faaliyetlerin başlıca içeriği ve yönelimi, Sovyetler Birliği’nde yaşayan halkın genel kültürel gelişimini bu sürece onların dâhil edilmesini sağlayarak gerçekleştirmek; hurafelerden kurtulmalarına yardım ederek kültürel yeteneklerinin gelişmesini, özgüvenlerinin ve becerilerinin gelişmesini kolaylaştırmaktı. Çünkü bu halk devlet yönetmeye aday olmuştu.

Marx’ın komünist toplumunu tasvir ederken söylediği “sabah çalışan, öğleden sonra balık tutan, akşamüstü resim yapan insanlardan” oluşan bir toplumu yaratmanın mümkün olduğunu göstermeyi amaçlayan bir çağrıydı bu. Sosyalizmin çözmek üzere önüne aldığı kent ile kır, el emeği ile kafa emeği gibi, her biri geçmişteki sınıflı toplumların eşitsizliklerini yeniden üreten başlıca çelişkilerin belirdiği alanlarda köklü dönüşüm, geçmişteki simgesel ilişkilerin de tasfiyesini gerektirmişti. Kumaş fabrikalarının üretimi için desen üreten, tüketim malzemelerinin ambalajlarını resimleyen ressamlar sanat ve zanaat arasındaki ilişkiyi sorgulamışlar, kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki açıklığı kapatmaya çalışmışlardı. Sanat artık emekçilerin dışarıdan izlediği, sanatçının edilgin alımlamaya malzeme sunduğu bir ilişki biçimi değildi. Sovyet sanatı kitlelerin hem oyuncu hem yaratıcı olduğu, hem seyrettiği hem seyredildiği, hem yazdığı hem okuduğu büyük bir performans alanı, teatral bir sunum ortamıydı.

Sine-Göz manifestosunda kurgu ile gerçeklik, imge ile nesnesi arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayan Dziga Vertov’a göre geniş işçi kitlelerinin kendi eylemlerini yeniden düşünme ve görme sürecine sanatçının içsel eklemlenmesi için önemli bir imkân doğmuştu. Kent sadece “özellikler”in seyredildiği, sınıfsal kompartımanlara ayrılmış bir mekân olmaktan çıkabilir, kolektif bir kullanım ve yaratım alanı haline gelebilirdi. Sanat da kent hayatının bütün zamanlarını hem kolektif adına hem sanat adına yansıtmayı üstlenecekti. Vertov, kenti yeniden kuran insanların eylemlerini, sanayileşmenin çeşitli kesitlerini yansıttığı Kameralı Adam’ını bu perspektifle çekti. Eisinstein ise Grev ve Ekim filmlerinde kitlelerin devrimci eyleminin kentsel mekânlarını son derece gerçekçi biçimde yansıtıyordu. Devrimin yıldönümünde Kışlık Saray’ın fethi performansı, aslına uygun olarak temsil edilirken Petersburglular tıpkı önceki yıl olduğu gibi bu teatral gösteride, bu kez oyuncu olmuşlardı.

Devrimle sadece iktidar alaşağı edilmemişti. Kentlerin sahipliği de el değiştirmişti. Mülk sahibi sınıfın en güzel yerlerini işgal ettiği mekânların bütünü kitlelerin “kendine ait”liğine yazılıyordu artık. 19. yüzyılda Paris’in tümüyle burjuva bir kent olarak tasarlandığı zamanlarda kent, yıkılıp yeniden yapılırken yoksullar kent merkezinden sürülmüş, zenginler için seyirlik bir mekâna dönüştürülmüştü. Bulvarlarda şatafatlı restoranların vitrinlerinden seçkin müdavimleri seyreden yoksulların gözlerinden ölesiye ürken burjuvazi, yeni tanrı Bonaparte ile mimarı Haussmann’ın lütuflarının keyfini çıkarmaktaydılar. Sovyet kenti ise vitrinlerin ötesinde, gözleriyle konuşan açlığın bertaraf edildiği, dolayısıyla o gözlerin yeni bir toplumsal ilişkiye açıldığı mekândır. Bu toplumsal ilişkiler dönüşürken hayatın temsili de değişir. Yoksulların gözlerini yazan Baudelaire de, Balzac da ölümsüz eserlerinde, kenti seyrederken gördüklerini anlatmışlardı; Şostakoviç ise Nazi ordusunun 10 kilometre yaklaştığı sıralarda Leningrad faşizm tarafından düşürülme tehlikesi altındayken muhteşem 7. senfonisini tam da o ateş ve barut ortasında bestelemiştir. David Harvey’in “Toplumsal ilişkiler şeylerin bünyesinde cisimleşir. Şeylerin herhangi bir şekilde yeniden inşası toplumsal ilişkilerin yeniden düzenlenmesini gerektirir” derken kastettiğine uygundur bu. Sosyalizm sanat ile hayat arasındaki kakafonik ilişkiyi değiştirmiş; sanatı “ayrı ayrılıklar”ın değil kolektifin eyleminin bir parçası haline getirmiştir.

YENİ BİR GÖRÜ: SOSYALİST GERÇEKÇİLİK

Çoğunlukla 1934 yılında telaffuz edildiği sanılsa da natüralizmden ve Lukacs’ın deyimiyle burjuva gerçekçiliğinden ayrı bir gerçekçilik tanımı Sovyet Devrimi’nden hemen sonraki tartışmalar içinden doğdu. Lunaçarski sanat eserinin mevcut manzarayı yansıtmaktan ziyade, gerçekliği, diyalektik bir bakış açısıyla ele alarak yorumlayan sanat eserlerine duyulan ihtiyacı, bunun Sovyet toplumunun gelişiminde oynayacağı başat rolü çok önceden söylemişti. Sosyalist gerçekçiliği sanat akımları arasında bir akım olarak değerlendiren kesimler açısından halk eğitim komiserliğinin sosyalist gerçekçilik övgüsü, sanata yönelik bir müdahaledir. Oysa sosyalizmin talep ettiği gerçekçilik, aslında işçinin ve sanatçının, içinde yaşadıkları zamanı ve mekânı, sahip oldukları değişim potansiyelleri ile birlikte görebilme becerisini edinmesini öngörür. Değişim için bir eylem felsefesi sunar. Schiller, Novalis ve Schlegel Kardeşlerin mimarı olduğu eski Alman romantizmi eksenindeki içe dönük, bireyin içsel kaygılarını anıtlaştıran bir edebiyat veya sanat türünün bildik ve giderek edebiyat kanonunda yerleşmiş tezini ters yüz eder; bunun yerine tipik varoluşu içindeki sıradan insanın çelişkileriyle baş etme biçimini, onun kendi çelişkilerinden kendisi ve kolektif tarafından inşasını romantikleştirir.

Ekim DevrimiSanatsal yaratımı tanrısal bir mertebeye çıkaran, sanat izleyicisine ihsanda bulunmakla mükellef, kendi kendinin ilahı sanatçının tahtını sarsarak onu yeryüzüne indirir. Motivasyonunu gündelik hayatın alelade sorunlarından değil de uhrevi olandan aldığı ölçüde yüceleceği zannedilen sanatı, sıradan insanların, düpedüz emekçinin işiyle ilişkilendirir. Sanatın mesajının sadece, zorlu biçim ve üslubunun altından sezme becerisindeki eğitimli sanatsevere yönelmesini değil de geniş nüfusun, kitlelerin, kalabalıkların sezgisine yönelmesini isteyerek, anlaşılır içerikleri teşvik eder. Yetmez; düz işçinin, sıradan bir aşçının edebiyat eseri üretmesini, resim yapmasını, şarkı söylemesini kışkırtır; bu eserleri basacak kadar da ileri gider!

Bu, kitlelerin düzeyine inmek anlamına gelmez. Tersine yaratımın, giderek düzeyi yükselen ve hayattan beklentileri artan emekçi sınıflarla duygudaşlık içinde gerçekleşmesini öngörür.

Sovyet halkının sanatçısından beklediği, kendi hayatını her gün biraz daha anlamasını kolaylaştırması, hayatın nereye gittiğini, şimdinin geçmişle nasıl bir bağ kurduğunu ona anlatması/resmetmesi ve gündelik hayatını güzelleştirmesidir. Esasen kendi içindeki zenginlikleri eşelerken bulduğu her değeri ya da değersizliği gizemleştiren veya kendini seyretmekle iştigal eden bir sanatsal tutumdansa bir bireyin eyleminde bile, kolektif hayatın geliştirici çelişkilerine odaklanan, seyirci/okuyucuyu sarsmak için groteski değil tipik olanı anıtsallaştıran bir sanatsal eylem beklentisi içindedir bu halk.

Sovyet Devrimi’nin gerçekleştiği ülke Tolstoy, Puşkin Turgenyev gibi yazarları çıkarmıştır. Lenin’in devrimin aynası olduğunu söylediği Tolstoy, her yerde Çarlık dönemi ulularının büstlerinin veya heykellerinin dikili olduğu kentlerde işçi sınıfının ilk anıtını diktiği yazarlardandır. Rusya işçi sınıfı, kendi eylemine Tolstoy’la birlikte bakmış, onun gözlerindeki ve eserindeki kendini görmüş; sonra da anısını görebileceği bir yere, şimdi kendisine ait olan meydanlara dikmişti. Sovyet meydanları insan gözünün bir öngörü kazandığı, kenti “özel”liklerin ve “ayrı ayrı”lıkların mekânı olmaktan çıkarmayı başardığı eylemlerin alanıydı. Bütün bir ülkeyi ezilenlerin sanatsal eylemiyle iç içe geçen bir yaşam biçiminin performansının sahnelendiği bir meydana çeviren de bu başlangıçtı. Bu meydanın seyircisi de sanatçısı da halktı. Kentin perdelerini açan da o oldu.

Bronz Atlı heykeli ise hala aynı yerde durur; Petersburg’da (Leningrad) hesaplaşmanın nasıl yapıldığına tanıktır.

Kaynaklar:

Marshall Bermann, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, çev: Bülent Peker, Ümit Altuğ, İletişim Yayınları, 1994

Lenin, Halkın Devlet Yönetimine Katılımı Üzerine, çev: Metin Çulhaoğlu, NK Gelenek Dizisi, 2003

David Harvey, Paris- Modernite’nin Başkenti, çev: Berna Kılınçer, Sel Yayıncılık, 2010

Belinski, Yazılar, Yön Yayıncılık,

Street of The Revolution, Festival and Celebrations in Russia (1918-1933); V. Tolstoy, I. Bibikova, C. Cooke, Thames and Hudson, 1990

Lunaçarski, Sanat ve Edebiyat Üzerine, çev: Ülker İnce, Kırmızı Yayınları

Campanella, Güneş Ülkesi, çev: Vedat Günyol- Haydar Kazgan, Sosyal Yayınlar- 1985

Jdanov, Edebiyat, Müzim e Felsefe Üzerine, çev: Fatmagül Berktay, Bora yayınları, 1977

Toby Clark, Sanat ve Propaganda, Kitle Kütürü Çağında Politik İmge, çev: Esin Hoşsucu, Ayrıntı- 2004

Derleme, Müzik Üzerine Tartışmalar, çev: Kolektif, Evrensel Basım Yayın, 2006

Son Düzenlenme Tarihi: 10 Kasım 2017 10:41
www.evrensel.net