Küpün yedinci yüzü: Dudak Okuma Notları!

Küpün yedinci yüzü: Dudak Okuma Notları!

36. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarında da yer alacak olan Sanatçı Uygur Orhan, 'Dudak Okuma Notları' kitabını üzerine Evrensel'e konuştu.

Veli ŞAHİN
Kayseri

Uygur Orhan’ın geçtiğimiz günlerde Yasak Meyve Komşu Yayınları “Delisarmaşık” dizisinden “Dudak Okuma Notları” adlı kitabı çıktı. Şiir ve desenlerin yer aldığı kitabın arka kapağında Mesut Akatay’ın, “O gerçeğin şiirselliği peşinde koşan bir serüvenci. İnsanları seviyor, onlar için de acı çekiyor. Dilin iç sesiyle yazdığı şiirlerinde sık sık çocukluğa sığınıyor. Doğaya kaçıyor. Şiirini diyalektik bir düzeleme oturtuyor. Çizgilerden kelimelere giden bir köprü kuruyor kitabında” sözleri yer alıyor. Uygur Orhan’la 36. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarında da yer alacak olan, “Dudak Okuma Notları” kitabı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Uygur orhan
Dudak Okuma Notları

Öncelikle Merhaba Uygur Orhan kimdir? Kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Uygur Orhan her şeyden önce öğrenmeyi seven, kendini şiire, heykele, resme adamış ve sanatla kendini var etmeye çalışan -Şogunların deyimiyle- sanat için kendini parçalara bölen bir sanat işçisidir.

Sanat ile işçilik arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz, bunu biraz daha açabilir misiniz?

Sanat işçilik değilse, nedir? Bugün okuduğumuz büyük sanatsal metinler hepsi ince işçilik örneğidir. İlhan Berk şairi ‘’söz işçisi’’ diye tanımlar. Bir sanatçı eserine ne kadar emek verirse o kadar iyi bir sanat emekçisi olur. Dünya edebiyatına baktığımızda Shakespeare, Dante, MarcelProust, O.Henry, Nabakov, James Joyce vs. birçok yazar eserlerini ortaya koyarken ince işçilik yapmışlardır ve günümüzde hala sevilerek okunuyorlar. Özet olarak diyebilirim ki sanatı da bir noktada var eden üretim-tüketim ilişkileridir. Yani yaşamın döngüsünde diyalektik bir düzlem var.
 
Bildiğimiz kadarıyla sizler şiirin yanı sıra “Çıra Sanatta’’ çocuklarla çamurdan heykel yapıyorsunuz, sokakta portre ressamlığı yapıyorsunuz, “iki kalas bir heves uğruna” önemli oyunlar sahneliyorsunuz. Tüm bunlara nasıl yetişebiliyorsunuz?

Zamanla problemim var öncelikle. Zaman, çok büyük bir sözcük benim için. Zamanı dilimlere bölerseniz birçok işi başarmış olursunuz. Zamanı tek parça görürseniz hiçbir işe yetişemezsiniz. Yaptığım şey zamanı iyi kullanmak. Geriye kalan ise sevgi ve emek. Sait Faik, Alemdağ’da Var Bir Yılan öyküsünde diyor ya, ‘’Dünyayı sevgi kurtaracak.’’ Sanırım bu benim biraz da çıkış noktam.
  
Geçtiğimiz günlerde Yasak Meyve Komşu Yayınları “Delisarmaşık” dizisinden “Dudak Okuma Notları” adlı kitabınız çıktı. Biraz bu kitabın çıkış serüveninden bahsedebilir misiniz?

Sanat yaşantı yoğunluğu zaten. Bu kitabın serüveni, mavi tren yolculuğu sırasında başladı. Makas değiştiren düşler, trenin tıkırtısı ve Şarkışla- Gemerek arası. Behçet Aysan’a adadım ilk şiiri. Yolcuların uzaklığı ve yakınlığı arasındaki zaman aralığını kelimelerle biçmek istedim. Yani dudaklarını okumak istedim. “O” demelerini “o” türkülerini… Soğan kırışını, yumurta soyuşunu ve canlı canlı tavukları telis torbaya koyuşunu ve her şey... Denizlerin düşü git babam git... Tüm yaşamaklıklarım: heykelim, şiirin bir biçimi bende. O yüzden her an kurgulama içinde kalıyor kafam. Tüm bunlar birleşince ‘’Dudak Okuma Notları’’ çıktı. 

Daha önce yayınlanmış şiir kitaplarınız ve bu kitaplar için çizdiğiniz desenler vardı, diye biliyorum. Siz hem kapak tasarımını yapmışsınız hem de şiire bir desen eklemişsiniz daha doğrusu eklemişsiniz değil de özellikle o şiir için yeniden yaratmışsınız demek daha doğru olacak. Kırka yakın çizim var, neden böyle bir çoğul gereksinim duydunuz? 

O başka bir ruh çizimi… Nasıl anlatıversem bende yani içimde kelimeleri sevişim, oynayışım, çizgileri oynayışımla aynı. Yani çamuru ve heykeli nasıl karıyorsam o da öyle. Buluşturmak istedim desenle hecenin birbiriyle sürtünüşünü ve ortaya farklı özgün bir eser çıkarmaya çalıştım. Hayatta bir denemeler toplamı değil mi zaten? Kuşların ötüşü gibi resim yapmak isteyen, ClaudeMonet aklıma geldi birden. Doğadan çıkardığımız soyut nesnelerin somut görünüşleriyle sunumu, daha başkalaşıyor sanırım. Sivas toplu kırımının, çöp çocuklarının yalın ayak ekmek açlığının, ayağı açılan ellerin, saat akrebinin yelkovanı kovalayışı, kerpiç duvardaki Mevlana silueti, Filistinli gencin gözleri, Baykuş’un ağaç kovuğunda sakladığı göz imgesi, silahlı emperyalizmin ejderhasından, atlara kadar kafamda dönüp duran tüm metaforlar çizgiye ve kelimelere dönüştü bu yapıtımda. Yarısı yağmurda kalan bir martı kanadından, dağlara yürüyen emekçileri simgeleyen kırk ayaklı karıncayı kadar, kâğıttan gemilerin bataklıkta unutuluşuna kadar, nice şey. Tüm bunları şiirime yardımcı olsun diye çizmedim. Kelimeyi ve deseni birlikte tartmadım. O hep birbirinin içinden çıktı. Yalnızca sanatsal tünelimdeki bir çağrışım olan çizgileri hayatın potasında karşılayayım dedim. Yani bir türlü erime… Nereye gideceğini benim de bilemediğim içimin gemsiz atları hala koşuyor.

Alışılagelmiş bir biçim değil sizinki. Düz yazı şiirler ama her şey kırık dökük gibi görünüyor. Kitabınızda okudum, dağınık değil hiçbir şey, derli toplu bir dolu tüfeğin yüreğinden çıkmış düş mermileri gibi insanı vuruyor. Siz mısralarınızla, “gecenin zifiriliğine inat Fırat ve Dicle sözleşip ayağa kalkığı Nurhak’ları gözlüyordur şimdi” burada tarihsel ve öz yaşamsal göndermeler yapmışsınız biraz açar mısınız?

Yabancılaşmış bir yalnızlığa inat yazıyorum. Bu yüzden kurgumdaki coşku ve öz yaşamsal izler nasıl olmuşsa şiirime girivermiş doğallıkla. Sessizlikte hatırladığım o heyecan halini, o derin duyarlılığı yansıtmak istedim. Az çizik çok estetik gibi darlaşıp genişleyen imgeler, çalkalanan metaforlarla, eriyor işte. Ne diyeyim. Diyarbakır’ın bazalt taşı gibi sert sözcükler ve resimler her şey şiir. Her şeyi şu kare kâğıdı boyutunda biçiyoruz. Kâğıdı katlayıp saklamıyorum, içindeki asıl deseni, işçi gülücüklerini, üşümüş bir kuş gibi o sokak çocuklarını yansıtmaya çalıştım sözcüklerle ve çizimlerle...  Yaratım hepten çocuk olmakla eşdeğer yaratım sürecinde acıları kopya etmek yerine yeniden yorumlamak... O naifliği bırakmayarak. Yaralarımızı ışıtan o göçebe çocukluğumuz değil mi ki zaten. Taşın içindeki o şiirsel çınlamaya şaşırarak. O düzyazı bölüklerine ruh yapıştırıp aşk sanmamak için yazıyorum.

Heykeldeki bakış tarzınız, yani yontma ve ekleme, ışıklı ve dolu algınız şiirinize de yansımış. Bunu nasıl açıklarsınız?

Heykelsi bakış tarzım baştan beri vardı, Sennur Sezer ablamın saptamasıyla, “Heykelci bakışı senin işlerini kolaylaştırıyor olmalı. Bir heykelci bir cismin üç boyutuyla yetinemez. Bir cismi bütün boyutlarıyla tanımak zorundadır. Bir şairin sözcüklerle uğraşması farklı mı sanki. Sözcüklerin de yontulması, yoğrulması gerekmiyor mu?” dedi. Çok doğru bence kelimelerinde yepyeni boyutları, oylumları var. Bunu yakalamak istedim. Başarıp, başaramadığımı edebiyat eleştirmenlerine bırakıyorum. Bilge taşçı babam Nurettin Orhan, bir gün atölyede çalışırken, “bir küpün kaç yüzeyi var” diye sordu ben, “altı” dedim. “Hayır, yedi yüzeyi var” dedi, “yedincisi de o küpün içinde” İşte bu yüzden, o yedinci yüzeyi göstermek için yazdım, Dudak Okuma Notlarını… Sarısız ve turuncusuz mavi olamayacağı gibi hüzünsüz ve sevinçsiz şiir de yok. Al işte yine şaşırıyorum, nasıl ki desen bir biçim değildir; bir biçimi görme yoludur, şiir de öyle. Gerçeğin biçimini görme serüveninde rastladığımız, hayır hayır yaşadığımız şaşırmalar ve buluşlar topluluğu… Kağıda dokunan bilinin tık tık tık müziği… Çiziklerle kelimeleri seviştirdim bu somut yapıtımda. Biriken heyecanın nesnelerle geometrisini kurdum. Sessizliğin sayfalarını bir kez da yepyeni seslere açayım dedim.

Bundan önceki yapıtınız Roboski Ölüleri, Adnan Yücel şiir ödülünü almıştı onda da desenler vardı ama bunda daha yoğun. Toplumcu gerçekçi bakış tarzınızı ısrarla sürdürüyorsunuz bu serüvene, ilk şiirinizde vurguladığınız, “makas değiştiren düşler” diyalektiğiyle, “Dudak Okuma Notları” ile çıkmışsınız, bu serüven neden ve nereye?

Halkların mayasıyla kendi çamurunu karmaya çalışan biri olarak usul usul bir balık gibi elimizden kayıp giden hayatlara, zulümlere, sömürüye tanıklık değil de öznel bir müdahalede bulunmak istedim. Aynı gökyüzü altındayız ama umutsuzluğa teslim olmak yok. Ama en büyük ve büyülü şiir atölyesi sokaklar benim için. Çoğu mısraları sokağın tam da orta yerinde yazıyorum işte. Herkes kendi gözünün rengiyle bakıyor evrene. Ya bir de dudaklarında yarım kalan sözler ne olacak. Uzaktan okumaya devam edelim. Desenden kelimeye köprü kurarken birçok köşe taşına rastladım. Ayrılanın ve sana koşanın eytişimselliğiyle kaçınılmaz olanın kardeşlik etkisi. Çelişkiler var oldukça sanat serüveni de olacaktır doğallıkla.

Teşekkür ederiz. Son olarak eklemek istedikleriniz var mı? 

Ben teşekkür ederim. Kelimelerde hareket etsin isterdim…Göremediğimiz kıpırtıları görelim diye şiir; bende taşa değen çekiç sesiyd. Karakalemin sürtünüşü, maddede hareket ve kımıl kımıl ezilenlere bulaşan cesaret olsun istedim.İyi ki çekiç gibi kelimelerimizin senfonisi var, iyi ki yeni durulanmış fırça gibi mısralarımız var, iyi ki kanmışız çiziklerin sonsuzluğuna…

UYGUR ORHAN KİMDİR?

Uygur Orhan, 1963 yılında Elazığ’da doğdu. Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Resim ve heykelle de uğraşıyor. Çalışmalarını Kayseri Çıra Sanatevi’nde sürdürüyor. Uluslararası Gençlik Kamplarında “Guernica Anıtı” ve “Herakleitos Anıtı” çalışmalarını kolektif bir bilinçle gerçekleştirdi. İlk şiirlerini “Yüzyıllık İkişık” adlı kitapta topladı. Ardında “Her Aşk Yüreğine Göre”, “Göğün Zembereği” ve “Uyguruk’tan Aforizmalar” kitaplarını yayımladı. Şiirleri Evrensel, Güney, Şair Çıkmazı, Yaba, Bezuvar, Şehir ve Akköy dergilerinde yayımlandı.  “Roboski Ölüleri” şiir dosyasına Adnan Yücel Şiir Yarışması’nda birincilik ödülü verildi.

www.evrensel.net