OHAL kalktı ama fikirleri iktidarda 

OHAL kalktı ama fikirleri iktidarda 

Fransa'da Macron hükümeti OHAL rejiminin en önemli 4 maddesinde kısmi değişikler yaparak yasallaştırdı.

Fransa’da, Kasım 2015’teki Bataclan terör saldırısıyla ilan edilen ve geçtiğimiz 1 Kasım’da kaldırılan OHAL, demokratik haklara yönelik yapılan en büyük darbelerden birisiydi ve biriken tepkiler karşısında ebediyen uzatılması imkansızdı. Fakat Macron hükümeti OHAL rejiminin en önemli 4 maddesinde kısmi değişikler yaparak yasallaştırdı ve bu önlemler olağanüstü olmayan dönemlerde de yürürlüğe girebilecek. Fransız hak örgütleri bunun “sürekli bir OHAL” olduğuna dikkat çekiyor.

Diğer yandan, ABD’nin dünya politikasında kendi başına hareket etmesi, Almanya’nın yeni bir Transatlantik stratejisi belirlemesi, bir süper güç olarak kendini öne çıkarması önerilerinin tartışılmasına neden oldu. ABD-Almanya ilişkilerinde önemli bir kurum olan German Marshall Fund of the United States ise bu tür girişimlerin Almanya’nın ulusal çıkarlarına ters olduğu uyarısında bulundu. 

İngiltere’de ise beklenen Merkez Bankası faiz oranı yükselişi gerçekleşti. Britanya ekonomisini canlandırmak için son 10 yılda uygulan düşük faiz oranı, artık yükselme yolunda gibi görünüyor ama ekonomide bir canlanma halen söz konusu değil. The Guardian gazetesi ülkenin ekonomik kötü gidişinin sorumlusunun merkez bankası değil hükümetin kemer sıkma siyaseti olduğunu yazdı.  


FRANSA SÜREKLİ OHAL’E GEÇTİ

Jerome HOURDEAUX
Mediapart

 
1 Kasım 2017 günü Fransa hukuku açısından tarihsel bir gün olarak anılacak artık: O gün Fransa’nın 18 Ekim’de meclisin onayladığı Terörle Mücadele Yasası’nın yürürlüğe geçmesiyle sürekli OHAL’e geçtiği gündür. Günün öneminin farkında olan Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron bu ilanın resmi ve sembolik olmasını istedi. Yürürlüğe girmeden önce, Kasım 2015’te ilan edilen OHAL’in, bittiği 30 Ekim’de Yeni Yasa Elize Sarayı’nda resmen imzalandı ve aynı gün Resmi Gazete’de yayımlandı.(...) 

“İç güvenliği ve terörle mücadeleyi güçlendirme” başlığı taşıyan Yasa, idarenin; yani valilere ya da içişleri bakanlığına, istihbarat teşkilatının göndereceği kısa, tarihsiz ve imzasız “beyaz notlara” dayanarak 4 idari önlem alması koşullarını olağan hukuka geçiriyor. İdari ev baskınlarının adı “ev ziyaretleri” olarak değiştirildi ve bu esnada “el koymalar” gerçekleşebilecek. OHAL’den farklı olarak -önemli bir fark- bu ev baskınlarının gerçekleşmesi için Özgürlükler ve Tutuklama Hakimlerinin (JLD) izin vermeleri gerekiyor. OHAL’ın diğer önemli önlemlerinden olan ev hapsi de bu Yasa’yla “Belirli bir sınırda kalma” zorunluluğu olarak değiştirildi. Ev hapsine maruz olan tutuklunun zorunlulukları da hafifletildi. Örneğin dışına çıkamayacağı bölge “Şehir sınırlarını geçemez” ve “Söz konusu kişinin aile ve meslek yaşamını devam ettirmesini” sağlamalıdır. Diğer yandan Yasa valilerin (OHAL’de bulunan) “koruma bölgesi” oluşturma yetkisini kalıcılaştırıyor ve bu bölgelerde polisin kişileri kontrol etme konusundaki yetkileri olağanüstü derecede olacak. Yasa’da bu bölgeler “koruma sınırları” olarak değiştiriliyor fakat hukuk dışı istisnalara başvurma aynı oranda devam edecek. OHAL’den olağan hukuka geçirilen 4. önlem ise valilere verilen ibadethaneleri kapatabilme yetkisi. 

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron

Meclis komisyonunda tartışılırken parlamenterler, yasa tasarısına bu 4 önlemin “Kendi kendini yok etme maddesini” ekleyip bunların 31 Aralık 2020’ye kadar geçerli olmasını kararlaştırmışlardı. Bu tarihe kadar, Kamu Hukuku Profesörü Paul Cassia’nın da belirttiği gibi Fransa, Charles de Gaulle’ün Anayasa’nın 16. maddesini* devreye soktuğu dönem dışarıda tutulursa, 5. Cumhuriyet’in bireysel özgürlükleri en fazla ihlal eden Yasa’nın yürürlükte olduğu koşullarda yaşamak zorunda olacak. 

Bu tespiti iki yıldır OHAL’e, ardından da OHAL’in bir antiterör yasasıyla olağan hukuka geçmesine karşı mücadele yürüten Fransız insan hakları derneklerinin neredeyse tümünü oluşturan bir koalisyon da paylaşıyor. (...) Meclis konuşmasında (İçişleri Bakanı) Gerard Collomb, OHAL’in devam etmesinin Fransa’nın imajını zedelemesinden duyduğu kaygıları dile getirmişti. Kendi yasa tasarısının OHAL’in yerine geçmesini savunan İçişleri Bakanı “Fransa, parlamasına engel olan bir olağanüstü rejim altında yaşamaya devam edemez” demişti. Fakat Yeni Yasa’yı yürürlüğe sokarak Fransa’nın insan hakları ülkesi titrini tekrar kazanmasını sağlayamaz. Eylül ayının sonunda Birleşmiş Milletlerin iki özel raportörünün Fransız hükümetine gönderdiği mektupta, “sürekli bir OHAL rejimine geçilmesinden” duydukları kaygılar belirtiliyordu. 
(...)

Uluslararası Af Örgütünün Ocak 2017’de Avrupa Birliği’nin 14 ülkesinin yasalarındaki değişime dair ve başlığı “Avrupa’da anti terörizm: Orwelci** yasalar” olan 71 sayfalık bir inceleme yayımlamıştı. Fransa, Macaristan’la birlikte en fazla adı geçen ülkeler olarak tanımlanıyordu. Raporda, yasalar konusunda Fransız hükümetinin “çılgınlığına” dikkat çekiliyordu. Af Örgütünün Avrupa Müdürü John Dalhuisen, Mediapart’a “Fransa’nın motor rolü oynadığı açık” diye belirtiyordu. Bu hukuksal model olma, Paris’in AB Parlamentosunda lobi çalışmasıyla somutlaştı. (...) Temmuz 2016’da AB ülkelerinde teröre karşı mücadelede ülke yasaların aynılaştırması tasarısını daha da sertleştirmek için Paris tüm ağırlığıyla bastırmıştı. Aynı ay bir ülke Fransa örneğinden faydalandığını belirtiyordu. (Başbakan) Manuel Valls’ın aralık 2015’te “OHAL hukuk devletidir” dediğinin adeta yansıması gibi Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da 19 Temmuz’da ülkesinde OHAL’in yürürlüğe girmesini şu şekilde açıklıyordu: “OHAL kesinlikle demokrasiye, yasalara ve özgürlüğe karşı değildir, tam tersine bu değerleri koruma ve güçlendirmeyi amaçlıyor”. Fransa referansı ertesi gün, Türk hükümeti de Fransa gibi acil durumlarda kimi maddelerinin çiğnemesini sağlayan Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonunun (AİHK) 15. maddesine başvurunca tam olarak belirginleşti. 

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, “Fransa da OHAL ilan etti, ve sözleşmenin 15. maddesine uygun olarak AİHK askıya alındı” diye açıklama yaptı. 

Salı günü Yeni Terörle Mücadele Yasası’nın yürürlüğe girmesinden hemen önce, aylardır mücadele eden insan hakları örgütleri bir kez daha alınan önlemlerin tehlike teşkil ettiğine dikkat çektiler. 31 Ekim tarihli bir basın açıklamasında İnsan Hakları Ligası (LDH) “OHAL’den sahte çıkış”ı teşhir ederken “Hukuk devletinde gerçek bir gerileme”ye vurgu yaptı. (...) 

*Fransa Anayasası’nın 16. maddesi olağanüstü koşullarda devlet başkanının tüm yetkilere el koymasının olanağını sunuyor. Bu madde nisan-eylül 1961 yılında Dönemin Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle tarafından Cezayir’de bulunan Fransız generallerin darbe teşebbüslerini bastırabilmek için bir defa yürürlüğe sokuldu. 
** Yazar George Orwell kastediliyor.

(Çeviren : Deniz Uztopal)


ABD İLE ÇATIŞMA ÇİZGİSİ ULUSAL ÇIKARLARA TERS

German Foreign Policy

ÖNEMLİ Alman think-tank enstitüleri Berlin’le Washington arasında artan gerilime bağlı olarak Trans Atlantik Birliğinin bu iki ana ülkesi arasındaki ilişkinin darbe alacağı uyarısını yapıyor. German Marshall Fund of the United States (ABD’nin Alman Marshall Fonu), ABD ile iyi ilişkilerin sadece ABD’nin askeri gücü nedeniyle değil, ülkenin Alman ticareti açısından büyük önem taşıması nedeniyle de ulusal çıkarlara uygun olduğunu belirtti. Açıklama, iki ülke arasındaki çatışmanın yeni alanlara yayıldığı bir dönemde yapılıyor: Önce İran konusunda, sonra da AB’nin ABD’den koparılıp Çin ve Rusya ile daha sıkı ilişki kurması konusundaki önerilere bağlı olarak... 

İRAN POLİTİKASINDA ÇATIŞMA
Berlin ile Washington arasındaki son çatışma İran politikasında yaşanıyor. Berlin, İngiltere ve Fransa ile birlikte ABD Başkanı Trump’ın çoktan koşullarını hazırladığı, nükleer sözleşmenin iptali planını sert bir şekilde eleştirdi. Bunun nedeni, iki tarafın Ortadoğu’da birbirinden farklı çıkarlara sahip olması. Trump, Suudi Arabistan’la birlikte İran’ın ilerlemesini engelleme politikası izlerken Federal Almanya, İran ile Suudi Arabistan arasında değişken ve dışardan etkilenmesi mümkün olan bir denge sağlamaya çalışıyor. ABD firmaları İran’da neredeyse hiç yokken, Alman firmaları milyarlık ticaret için çok uygun koşullara sahip olduklarını düşünüyorlar. Nükleer sözleşme sona erer de İran’a yönelik yeni yaptırımlar başlarsa Berlin’in hayalleri suya düşecek. Alman sanayinin yayılma planları da kötü sonuçlarla yüzleşecek: İran’da kâr getiren etkinlikler, ABD’nin acı verici cezalarıyla karşı karşıya kalacak. 

TİCARİ ÇATIŞMALAR
Trump yönetimi, İran politikasındaki bu çatışmayı kendi çıkarına çevirme yolları arıyor. Biliyorlar ki Almanya ve diğer AB ülkeleri 400 milyar dolarlık İran ticaretini korumak için 19 trilyon dolarlık ABD ticaretini riske atamazlar. 

İran’a yönelik yaptırımlar döneminde geçerli olan bu tahmin şimdilerde de doğru olabilir ama kısa vadeli bir doğrudur. Almanya, bir yandan Trump’ın değişken politikasını kendi lehine çevirmek için uluslararası düzeyde adımlar atmaya başladı ve bunu İran politikasına da yayacak şekilde somut adımlar atıyor. Diğer yandan ise Alman işverenler, ABD’nin başka acı verici önlemleriyle de karşı karşıyalar. Sadece gümrük cezaları değil, ABD’nin Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması NAFTA’yı geçersiz kılmasıyla Almanya’nın Meksika gibi ucuz iş gücü ülkelerinde ürettiği malları ABD pazarına göndermesi zorlaşıyor. Bu durumda zarar oldukça büyük olacak. Buna sessiz kalmak imkansız.

EKONOMİK ÇIKARLAR
German Marshall Fund of the United States’ın raporunun özeti, ABD ile AB arasında ciddiye alınacak çatışmaların arttığı şeklinde. Rapor, aralarında Eski Cumhurbaşkanı Joachim Jauck, Savunma Bakanlığı eski görevlilerinden Jan Techau, Yeşillere ait Heinrich Böll Vakfından Sergey Lagodinski gibi kendilerini sivil toplumun sözcüleri olarak tanımlayan kişiler tarafından imzalandı. İmzacılar, ABD’nin gümrük cezalarına tabii ki tepki verilmesi gerektiğini ama bunun çatışmayı arttırmayacak şekilde,  yasal, koşullara uygun ve simetrik gerçekleşmesini istiyorlar. ABD ile ekonomik ilişkiler dünyanın diğer bölgelerinden çok daha güçlü olduğu için çatışmanın kaldırılamayacağı uyarısı yapılıyor. Gerçekten de ABD, Alman işverenleri açısından en fazla önem taşıyan yatırım bölgesi. Şimdiki direkt yatırımlar 255 milyar dolar tutarında.Almanya’nın en fazla ihracat yaptığı ülke de ABD. 2016 yılında Alman işverenleri 107 milyar avroluk ihracatla 49 milyarlık kotayı epeyce aştılar. Bu rakam, sadece ABD’de değil, Berlin’deki sağduyulu çevrelerde bile rahatsızlık yarattı ve dikkatli olunması uyarısına yol açtı. 

STRATEJİK ÇOK YÖNLÜ BİR ABD POLİTİKASI
İmzacılar, ABD ile çatışmanın politik açıdan da zarar verici olduğuna dikkat çekiyorlar. ABD’nin dünyanın en büyük askeri gücü olduğu dikkate alınmalı, liberal dünya düzeninin korunması için, zekice, ortak çalışmanın yolları aranmalı. Birlikte çalışma, Trump’ın değişken politikasına ayak uydurmak anlamına gelmiyor. Alman çıkarlarının korunması için bazı ufak çatışmaların göze alınması da zorunlu. Kısacası Almanya’nın çok yönlü yeni bir ABD stratejisine ihtiyacı var: Bir yandan ortak çalışma ve birliğin korunması diğer yandan ulusal “kilit” çıkarların aktif şekilde savunulması. 

TEHLİKELİ KOPMA
Ekonomik ve politik açıdan Almanya’nın yararına olduğu için birliğe zarar verecek girişimlerde bulunulmaması uyarısında, iki ülke arasındaki ilişkinin ABD’ye bağımlılık temelinde başlamış olmasına rağmen çoktan Almanya’nın temel ulusal çıkarlarına hizmet ettiğine dikkat çekiliyor. Belgede, bazı uzman ve dış politikacıların Washington’un gelecekle ilgili belirginsizlik politikası çizgisinden geniş kapsamlı sonuçlar çıkararak Almanya’nın stratejik çok farklı yeni yönelimine destek verdikleri belirtiliyor. Hatta bazılarının Avrupa’nın dış ve güvenlik politikalarında ABD’den ayrılmasını savundukları, bir kısmının ise buna bağlı olarak Avrupa’da Alman-Fransız mini versiyonunun oluşturulmasını  istediklerine dikkat çekiliyor. “Bazıları daha da ileri giderek ABD ile Rusya arasında tercih yapıp, Rusya veya Çin’le birlik oluşturma tavsiyesinde bulunuyorlar” denilen raporda bu planların tamamı, Almanya’nın ekonomik, politik ve askeri çıkarları doğrultusunda masraflı veya tehlikeli ya da hem masraflı hem tehlikeli olduğu gerekçesiyle mahkum ediliyor.  

(Çeviren: Semra Çelik)


İNGİLTERE MERKEZ BANKASI NEDEN FAİZ ORANINI YÜKSELTTİ? BAŞKA ÇARESİ KALMADI DA ONDAN!

Faiz

Michael JACOBS
The Guardian 

PERŞEMBE sabahı açıklanan, yüzde 0.25 faiz yükselişi, normal bir yükseliş değildi. Bunun nedeni de normal olmayan ekonomik bir süreçte yaşıyor olmamız.

Normal koşullarda İngiltere Merkez Bankası ekonomi fazla ısındığında -yani hem tüketici hem de ticari talepte bir hızlanma olduğunda- faiz oranını yükseltir. Fakat bugün kimse ekonominin gidişatının böyle olduğunu söyleyemez. 

Evet, istihdam düzeyi yüksek (Tabii bu veriler yüksek orandaki eksik çalışmayı da gizliyor; yani daha fazla saat çalışmak isteyen işçiler). Ama diğer tüm verilere bakılırsa ekonomi kötü bir performans sergiliyor. Verimlilik finansal krizden beri hiç ilerleme kaydetmedi ve büyük rakiplerimizin çok gerisinde.

Ticari yatırımlar düz çizgide. Büyük ve inatçı bir dış ticaret açığımız var. Ve en önemlisi de, reel ücretler (enflasyondan sonra) düşüşte. Çoğu insanın 2005’den beri neredeyse hiç maaşı yükselmedi ve tahminler bu durumun bir kaç sene daha böyle devam edeceğini söylüyor. 150 yıl içerisinde görülen en uzun süreli maaş durgunluğunu görüyoruz.

Peki, İngiltere Merkez Bankası faiz oranını neden yükseltti? Çünkü enflasyonu yüzde 2’de tutmakla yükümlü ve enflasyon şu anda yüzde 3. Bankanın elinde sadece bir araç var, ve onu da kullandı. Fakat yükselen enflasyonun neredeyse topyekün sebebi geçen sene AB’den ayrılma referandumundan sonra sterlinin değer kaybetmesi. Ve bu hepimizi daha fakirleştiriyor, reel ücretlerin de daha fazla değerini düşürüyor. Yani aslında ekonominin en son ihtiyacı olan şey yükselen faiz oranları yüzünden talebin daha da düşmesi.

Yükselen faiz oranları yüzünden daha fazla ödemek zorunda kalan ipotekli ev sahipleri ve tüketici borçları olan insanlar en fazla etkilenecek. Faiz oranında yükseliş küçük de olsa, borçların ödenmeme riski yükselecek ve bazı ev sahiplerinin evlerinin değerini kaybetmesine neden olacaktır.

(...) Problem aslında finansal krizin ardından sekiz sene geçmesine rağmen halen kesinti politikası programını izleyen ve İngiltere ekonomisini yetersiz talep yüzünden zora sokan hükümette.

Aynı zamanda küresel talep de zayıf kaldı. Aileler borç alıyor ama, merkez bankasının da uyardığı gibi sorumsuzca borç alınıyor. Aslında bu süreçte hükümetin yatırımlar yapması gerekirdi. Fakat hükümet yatırımları ve harcamaları bu seneye kadar büyük kesintiye uğradı.

(...)

Son 8 yılda uyguladığı kemer sıkma siyaseti yüzünden, ekonomiyi canlandırma işi İngiltere Merkez Bankasına düştü. Ama gidecek başka yol kalmadı. Faizler daha fazla düşemezdi, ve parasal genişleme programı çok etkili olmadı, eşitsiz dağılım etkisi yaşattı. Sadece zenginlerin mal varlıklarının fiyatları yükseldi. İngiltere Merkez Bankasının bize öğrettiği bir şey varsa, o da, ekonomiyi iyi yönetmek için maliye politikasının uygulama zamanının geldiği.

(Çeviren: Çınar Altun)

www.evrensel.net