28 Ekim 2017 03:10
Son Düzenlenme Tarihi: 28 Ekim 2017 03:29

IMF'nin istediği kürkü ıslatmadan neoliberalizmi kurtarmak!

Avrupa'nın gündeminde Almanya'da artan yoksulluk, İngiltere Merkez Bankası'nın faiz yükseltme ihtimali ve Fransada artan sosyal saldırılar vardı.

IMF'nin istediği kürkü ıslatmadan neoliberalizmi kurtarmak!

Paylaş

Uluslararası Para Fonu (IMF), neoliberal ekonomi politikalarını eleştirdi. Almanya’yı da yoksulluğun artması, bir işten diğerine koşmalarına rağmen ayın sonunu getiremeyenlerin sayısının 3.2 milyona çıkmasına bağlı olarak kuralsızlaştırma, esnekleşme, mini ve yarım günlük işler, kısa zamanlı sözleşmeler konusunda uyardı ve tüm bunları “Tüketimin artarak piyasanın hareketlendirilmesi” için yaptı. Neues Deutschland’daki yorumda “IMF, kürkü ıslatmadan yıkayalım diyor” yorumu ve bunların hepsi “Kapitalizmin doğası gereği” hatırlatması yapıldı. 

Diğer yandan İngiltere’de son 10 yılda yükseliş göstermeyen Merkez Bankası faiz oranının, enflasyon kaygılarından dolayı yükselme ihtimalinin olduğu tartışılıyor. Hane halkının gelirlerinin daha fazla daralması sonucu borçlarda ödememe oranının yükselme kaygısı yaşanıyor ve The Economist dergisinde yayımlanan analize göre, Merkez Bankası faizleri büyük oranda yükseltmekten kaçınıyor. 

Fransa’da ise Macron Hükümeti sosyal saldırıların dozunu arttırdı ve aynı anda birçok alanda saldırılara geçti. Macron, tepkiler sokağa taşmadan elini çabuk tutmak istiyor. Kuşkusuz buna karşı mücadele eden sendikalar da var fakat sendikal cephe dağınık ve hükümete yakın durmayı tercih eden sendikalar şu ana kadar mücadelenin büyümesini engelleyebildiler. Mediapart gazetesinden seçtiğimiz yazı sendikal cephenin durumuna dikkat çekiyor ve özellikle de CFDT, FO ve CGT sendikalarının izlediği çizgiler üzerinde yoğunlaşıyor. 


HATAYI KABUL  ETMEK YETERLİ Mİ?

IMF  Başkanı Christine Lagarde
IMF  Başkanı Christine Lagarde

Jörg GOLDBERG
Neues Deutschland

İş piyasasının kuralsızlaştırılması, işten atmaların kolaylaştırılması, sigortasız, kısa süreli sözleşmeli, yarım günlük işlerin ve taşeronlaştırmanın yaygınlaşmasının ekonomiyi sağlamlaştıracağı ve işsizliği azaltacağı neoliberal ‘reform’ politikasının temel taşlarından biridir. Ancak neoliberalizmin çekirdek kurumu Uluslararası Para Fonu (IMF), yayımladığı bir analizle bu temel prensibin temelsiz olduğunu ortaya koydu. IMF, Almanya’yı da bu anlamdaki olumsuz gelişmelerden dolayı uyardı. 

Çıkış noktası, birçok ülkede işsizliğin azalması ve çalışanların sayısının artmasına rağmen nominal ücretlerin artmamış, enflasyon oranının istenen orana getirilmemiş olması. Burjuva ekonomiye göre istihdam oranı arttıkça nominal ücretlerin artacağı, enflasyon oranının istenen oranda tutulacağı kesindir. Ama 10 yıl önceki mali krizden bu yana, bu prensip çöktü.   İstihdam artsa da nominal ücretler cüzi oranda arttı, enflasyon oranı ayarlanamadı, yatırımlar ise durgunlaştı.

2-3 YIL İÇİNDE MALİ KRİZ ÖNGÖRÜSÜ

Uluslararası Para Fonunun analizinde; “Gelişmiş ülkelerin iş piyasalarındaki gelişmeler işsizlikle ücret artışı arasındaki bağlantının kopmuş olacağını gösterdi.” deniyor. Merkez bankaları, para basarak enflasyon oranını istenen yüzde 2 oranına getirmek için çaba harcıyor. Hisse senedi ve emlak sektöründe şişme görünüyor, işverenlerin borçları artıyor. Deutsche Bank ekonomistleri, taşınabilir veya taşınamaz servet fiyatlarının en yüksek olduğu bir dönemden geçtiğimizi, yeni bir mali krizin 2-3 yıl içinde geleceğini söylüyorlar. 

Bu durumun iş piyasasındaki gelişmelere bağlı olduğunu kapitalizmi eleştiren ekonomi uzmanları, yıllardır söylemekteler ancak ilk kez neoliberal çevreler de iş piyasasındaki kuralsızlaştırma ve esnekleşmenin, ücretlerin kötü durumu, enflasyon ve borsadaki istenmeyen sonuçların gerçek nedeni olduğunu kabul ettiler. 

IMF’nin analizi, sigortasız işlerin artmasının doğal olarak yarım günlük işlerin artmasına yol açtığını, esnekleşmenin, bir işten bir işe koşan, çalışmalarına rağmen yoksulları arttırdığını, işten atılmanın kolaylaştırılmasıyla geleceğe endişeyle bakan insanların günlük tüketim dışında tüketime para ayırmadığını vurguluyor. Piyasayı hareketlendirmek için tam gün çalışılan sigortalı işleri arttırılmasının, yarım gün çalışanlara yaşamalarını sağlayacak asgari ücret garantisi verilmesinin zorunlu olduğuna dikkat çekiyor.  

KÜRKÜ ISLATMADAN YIKAMAK

Bunları yaparak istihdamla  nominal ücretlerin arasındaki doğru orantılı gelişimin yeniden kurulabilmesi imkansız. IMF, uluslararası ekonomik rekabeti esas alan, banka ve tekellerin çıkarlarını koruyan bir örgüt. Neoliberal politikaların sürdürücüsü bir örgütün, sendikaların zayıflaması veya uzlaşmacı sendikacılığın yaygınlaşmasından çıkarı var. Tekeller kâr oranlarını arttırmak için işçilere daha fazla baskı yapacaklar, hükümetlerin desteğiyle işçi düşmanı yasalar çıkacak, sendikalar güçsüzleştirildiği için karşı direniş olmayacak  ama nominal ücretler artacak, piyasa hareketlenecek? Patronlar üretim masraflarını azaltıp dünya çapındaki rekabette öne geçmek için her şeyi yapacaklar ama bunlar emekçilere zarar vermeden mi gerçekleştirilecek?

IMF, kürkü yıkayalım ama ıslatmadan yıkayalım diyor. Ekonomideki ‘istenmeyen’ gelişmeler ipleri elinde tutanların iyilik veya kötülüklerinden kaynaklanmıyor. Bunlar kapitalizmin estetik ameliyatla düzeltilebilecek çirkin yanları da değil. Gerçek pazarın sırtından finans pazarlarının şişirilmesi, sendikaların güçsüzleştirilmesi, çalışma yasalarının kötüleştirilmesi, işçi haklarının kısıtlanması, tekellerin ülke ve dünya çapındaki rekabeti, vb.  işte bunların hepsi kapitalizmin doğası gereği... 

(Çeviren: Semra Çelik)


YÜKSEK FAİZLER BRİTANYA’NIN ZAYIF EKONOMİSİNİ OLUMSUZ ETKİLEYEBİLİR

The Economist

İngiltere Merkez Bankasının, uzun süre hareketsizlikten sonra, faiz oranlarını yükseltmesi bekleniyor. Enflasyon yüzde 3 oldu ve bu Merkez Bankasının yüzde 2 hedefinin üstünde. Üçüncü çeyrekte, GSYİH yüzde 0.4 büyüdü ve piyasanın beklentisinin üstündeydi. 2000 yılında olduğu gibi, Para Politikası Komitesinin (PPK) üyeleri, sıkı önlemler ekonomiyi çok etkilemeyecek değerlendirmeleri yapıyor. Bu konuda haklılar mı?

Faiz oranlarını yükselterek veya düşürerek PPK, bankaların borçlanma kurlarını etkileyerek şirketlerin ve hane halkının borçlanma maliyetlerini de etkiliyor. Savaş sonrası, faiz oranı, ortalama yüzde 6’lardaydı. 2008-09 krizinden sonra, merkez bankası, ekonomiyi canlandırma adı altında faizleri büyük oranda düşürdü. Brexit referandumundan sonra faiz oranı yüzde 0.25’e indirildi ve en düşük orana ulaştı. Bir çok ekonomist, 2 Kasımda PPK’nin yön değiştireceğini ve merkez banka faizinin yüzde 0.5’e yükseleceğini düşünüyor.

Bu dönem, kamuoyu tepkisini (Faiz oranındaki değişime karşı) tahmin etmek çok zor. Eskiden faiz oranı sürekli inişli çıkışlıydı. Bugün, durum farklı, 10 yıldır hiçbir faiz yükselişi görmemiş bir halk, İngiltere Merkez Bankasının sadece borçlanma maliyetlerinin düşüreceği inancıyla yaşıyor. İnsanların gelirlerinin daha fazla daralacağını düşünürlerse, tüketicinin güveni ve harcamaları PPK’nin beklentisinden daha fazla oranda düşebilir.

Yüksek faiz oranı hane halkı üzerinde orantısız bir etki yaratabilir. Bazıların yığınla birikimleri var ve diğerlerin de büyük borçları. Hem birikimi, hem de borçları olanların oranı çok az. İnsanların mal varlığı ve borç dağılım verileri çok kötü. Önümüzdeki veriler, endişe verici sonuçlar yaratıyor.

YÜKSEK FAİZLER KİME YARAYACAK?

Endişe veren durumlardan birisi de, yüksek faizlerin hangi kesimin birikimine fayda getireceği konusu. Gelir getiren mali varlıkların eşitsiz bir dağılımı var. Bu eşitsizliği, nesiller üzerindeki etkisiyle de görebiliyoruz. Servet sahibi olanlar, faiz oranının yükselmesi sonucu gelen ek gelirlerini nasıl harcayacak? Büyük birikimleri olanlar paralarını harcamak yerine saklamayı tercih ediyorlar. Emekliler, son zamanlarda görülen durum, beklenmedik gelen gelirleri harcamak yerine biriktirmeye tercih ediyorlar. Veraset vergisi çok daha cömert olmaya başladı. 2020’de bir çift, evleri de buna dahilse, çocuklarına sıfır vergisiz bir milyon sterlin bırakabilir, geçen sene bu oran 650 bin sterlin düzeyindeydi. Bize gösterdiği sonuç; para birikimi olanların gelirlerini arttırmak, daha fazla harcamayı teşvik etmek, çok olanaklı görülmüyor.

Diğer yandan, büyük borç altında olan hane halkı yüksek faizler sonucu zorlanabilir. Britanya’nın ipotekli borçlarını, on sene önceye kıyasladığımızda, daha az hane halkı üzerinde yoğunlaşmış. Ev almak isteyenlerin koşullarını çok daha fazla zorlaması gerek. 2012’den sonra ilk kez ev alanların borç oranları gelirlerinin 3-4 katı oldu. 2000’lerde bu oran 2.4’tü.

Birçok kişi, düşük faizli ve sabit faiz oranlı ipotekli evler aldı. Bu ürünlerin 2-5 yıl ömrü var, ama Amerika’da 30 yıl sabit faizli ürünler çok yaygın. Britanya’da toplam ipotekli evlerin yüzde 40’ı değişken faiz-oranlı ürünlerle alınmış. Bizim analizimize göre, ipotekli ev alım borçları o kadar çok kabardı ki, yükselen faiz oranı, yeni ev satın almış ev sahiplerinin gelirlerini daha çok etkileyecek.

Britanya’nın yoksul kesiminin de durumu kötüleşecek. Son dönemler şahsi borçlarda ödemeler yükseldi, bunun nedenlerden birisi sosyal yardımlara yapılan zorlaştırmalar, diğeri ise hane halkı gelirindeki düşüşler. Gelirleri düşük şahıslar, kısa vadeli borçlara yöneliyorlar. Borç ödeme maliyetinin yükseldiği durumda daha çok ödeme zorluğu yaşayacaklar. Merkez Bankasının enflasyon raporuna göre, “Reel harcamayı en fazla azaltacak kesimlerin daha az birikimleri var ve borçları konusunda en çok onlar kaygılı”.

Haftaya, merkez bankanın kararı ne olursa olsun, faizler halen düşük olacak ve para politikası komitesi para biriktirenleri değil, borç alanları sevindirecek süreci devam ettirecek. Değişikliği (faiz yükselişini) uygulayan merkez bankasının dikkatli davranması gerek. Merkez Bankası faizlerin çok düşük oranda yükseleceğinin işaretini verdi, belki her sene yüzde 0.25 oranında bir yükseliş olacak. Daha fazla bir orandaki yükseliş hiç de hoş olmayan bir sarsılmaya yol açabilir.

(Çeviren: Çağdaş Canbolat)

 


REKABETLİ SENDİKAL BİR MÜCADELE

CGT

Mathilde GOANEC 
Mediapart

Stratejik farklılıklar, iktidar kavgası, yorganı kendine çekme… Hükümetin sosyal projesine karşı mücadelenin örgütlenmesinin perde arkası sendikal cephesinden Dallas dizisine benzedi. 26 Ekim Salı günü Paris’te CFDT sendikasının bürolarında yapılan toplantı da bu çekişmeye uygun geçti. İşlerin daha da bulanıklaştırılması için sonuçta bir mücadele günü çağrısı fakat iki basın açıklaması çıktı. Birinci basın açıklamasını CFDT, CFTC, UNSA ve FAGE (sendikal) dörtlüsü yaptı. İkincisini ise CGT ve Force Ouvriere -Macron’un kararnamelerine karşı mücadelede ilk defa yan yana geliyorlar- sendikalarının yanı sıra Solidaires, Unef, UNL ve FİDL sendikaları, 16 Kasım’da bir mücadele ve grev günü çağrısı yaptılar. FSU ve CFC-CGC sendikaları ise, yani memurlar ve beyaz yakalılar da bu ikinci gruba katılabilirler. Hâlâ takip edebiliyorsunuz değil mi? Bravo!

Bu dağınıklığın gösterdiği Fransız sendikal bölünme aslında aralarındaki gerçek antagonizmaları yansıtıyor. CFDT sendikası çoğunlukla, barut üzerine sürekli alevle gitmekle suçladıkları CGT ile bir alakalarının kalmadığını savunuyor. Ta ilk baharda CGT sendikası kararnamelere karşı yaz tatilinden sonra (tek başına) mücadele çağrısında bulunmuş, fakat onlara göre hükümetle çelişkiler daha yeni su üstüne çıkmaya başlamıştı. İsim belirtmeyerek konuşan bir çoğu ise, özel sektörde artık en büyük sendika olan CFDT’te bir nevi bir küstahlık eğilimi görüyor ve “Beni seven peşimden gelsin”, beğenmeyenlerin ise “Ne halleri varsa görsün” eğilimi taşıdığını belirtiyor. 

Aslında sendikalarının örgütsel didişmelerinden de öte, Fransa’nın en büyük iki sendikası arasında, İş Yasası reformunun ortaya çıkardığı temel bir strateji farklılığı bulunuyor. CFDT, Genel Sekreteri Laurent Berger’nin sözleriyle sonucu belli olmayan bir kavga için “Sokaklara inmeyi” kesinlikle reddediyor. 3 Ekim’de Paris’te toplanan militanlarına Laurent Berger kesinlikle “İkinci bir CGT oluşturmak”, “Kuyrukçuluk yapmak” istemediğini belirttikten sonra sendikasının bu “Mücadeleyi kazanamaya bileceğini” fakat başka “Zaferlerin de olacağını” ifade etmişti. CFDT için manevra alanı çalışma bakanıyla yürüttüğü müzakereler aracılığıyla yıkımı sınırlandırmaktır. Diğer mücadele aracı ise yasa geçtikten sonra artık görüşmelerin yürütüleceği esas alan olarak iş yerlerinde işçiler lehine kazanımlar elde etmek için kavgaya girmektir. (...) 

CGT ise el Khomri İş Yasası esnasında izlediği mücadele çizgisine sadık kalıyor: Hükümete geri adım attırtabilmek için mücadele ve grev günleri tertiplemek. Bakanlık düzeyinde olsa bile “Sosyal diyalog sahtekarlığının” oyununa gelmeyi reddetme, yalnız kalmayı hatta ekonomiyi felç etmeyen mücadeleleri örgütlemeyi tekrarlamayı da göze alarak güçler dengesi çizgisini benimseme. En son 19 Ekim’de gerçekleşen gösteri bunun somut bir örneğidir. CGT yönetiminden İş Yasası dosyasından sorumlu Fabrice Angéi’ye göre “burada bir yanlış anlama söz konusu. Bir rekor kırma diye iddiamız yoktu zaten, fakat mücadele ateşinin sönmediğini, sayfanın hâlâ dönmediğini gösterme diye bir derdimiz vardı. Sorun milletvekilleri üzerine baskı yapma ve karşı çıkma fikrinin daha da yaygınlaşmasıdır. Bundan dolayı memnunuz, zira mücadele çemberi artık genişledi ve sonuçta FO’da bize katıldı”. 

Evet, FO iki taraf arasında hakem konumunu terk ederek sonuçta 16 Kasım’da sokağa inme kararı verdi. Sendika buraya kadar Emmanuel Macron ve (Çalışma Bakanı) Muriel Penicaud ile müzakere yürütme oyununu oynamaya kararlı olarak sokağa inmeyi reddediyordu. 

Öyle ki sendikanın CGT’lilere katılmaya karar vermesi için, Genel Sekreter Jean-Claude Mailly’nin izlediği tavrın azınlıkta kalacağı tartışmalı bir Ulusal Konfederal Komite toplantısı gerçekleştirmesi gerekiyordu. Fakat bu 16 Kasım mücadele günü geç kalmış bir tarih, zira kararnamelerin Meclise gelmesinden sadece 4 dün önce. Jean-Claude Mailly’nin yerine geçmesi beklenen Pascal Pavageau, bu mücadeleye geç atılmayı savunuyor: “Her zaman bu şekilde işledik. Müzakerelere katılmama politikası için önerilerin gerçekten hiç düşünülemeyecek kadar kötü olması gerekiyor. Tabii ki müzakerelerle kimi küçük şeyler elde ettik. Tabii ki en büyük başarılarımız en berbat olanın onaylanmamasıdır. Fakat bu Macron’la başlamadı. 20 yıldır sendikal mücadelemizin özü en kötü olanın onaylanmaması mücadelesi oldu”. (...)

Salı günü sendikalar ne bir mücadele günü ne de asgari bir ortak metin üzerinde anlaşamadılar. Oysaki bu iki konu ayrı iki gündem olarak ele alınmıştı: Bir yandan genel hatlarıyla işçiler için bugün ve gelecekte kaygı taşıyan konular (kararnameler, işsizlik reformu, sosyal kesintilerin artırılması, APL ev yardımlarından kesintisi vs...) en genel hatlarıyla ele alınacaktı, diğer yandan ise isteyenin imzaladığı mücadeleye çağrı yapan bir ikinci açıklama yapılacaktı. Pascal Pavageau’ya göre “Beni şaşırtan şey CFDT’nin ortak bir tahlil yapmaya girmek istememesinin açıkça görünür olmasıydı. Aslında farklı kesimlerin söylem ve açıklamalarına bakıldığında böyle bir ortak açıklama yapılabilirdi. Fakat maalesef CFDT bu kapıyı kapatma kararı verdi”. (...) Birçok sendikal yönetici toplantıda CFDT’nin kararnamelerin olumlu yönlerini öven bir metin önermesiyle büyük şaşkınlık yaşadı. (...) Bu yaklaşımdan sonra artık bir uzlaşma bulmak imkansızlaşmıştı. (...)

Sendikalar arasında bir birlik sağlanamadığından 16 Kasım gününe çağrı yapanlar, İş Yasası reformu karşılığında sunulanların zayıflığın doğurduğu öfkeden, servet vergisi reformunun kamuoyunda doğurduğu şoktan, üniversite kayıtlarında elemeler yapılmak istenmesinin doğurduğu hoşnutsuzluktan ya da sosyal sigortadan yapılmak istenilen kesintilere karşı oluşan tepkileri birleştirmek istiyorlar. Bunlar herkesi barındıracak talepler fakat çok muğlak talepler olarak kalabilir. 

ÖNCEKİ HABER

Müslüman Süryaniler gerçeği

SONRAKİ HABER

Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı hakim karşısına çıktı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa