Güney Kore: Bir başkan ve sermayenin doğası

Güney Kore: Bir başkan ve sermayenin doğası

Prof. Dr. Ulaş Başar Gezgin, Güney Kore’nin yeni devlet başkanı Moon-Jae-İn’in işçi yanlısı politikalarını ve bu politikalara karşı çıkanları yazdı.

Prof. Dr. Ulaş Başar GEZGİN
[email protected]  

Güney Kore’nin yeni devlet başkanı olan Moon-Jae-İn’in ilk icraatlerinden biri, asgari ücreti yükseltmek ve yasal çalışma haftası süresini kısaltmak oldu. Haftada 68 saatten 52 saate!.. Türkiye’de bu süre, 45 saat; Avrupa’da 30’larda...

Başkana kadar, işçiler, haftanın 6 günü yaklaşık 12 saat çalışıyordu ki; bu, kağıt üstünde görüneni. Kağıt üstünde buysa, gerçekte nasıldır siz tahmin edin. Şimdi Güney Kore ezilenleri içinde, tüm eleştirilecek yanlarına karşın, Kuzey Kore’ye karşı neden bir sevgi var; herhalde anlaşılmıştır. 

EMEĞİN HAKKINI ARAMAK VATAN HAİNLİĞİ

21. yüzyılda, Güney Kore’deki sendikacılığın ve geniş anlamıyla işçi hareketlerinin gerilemesiyle birlikte, Güney Kore emekçileri, Avrupa’daki sınıf kardeşlerinden bir kat daha fazla çalışıyor. Güney Kore işçi sınıfının şanlı bir tarihi var. Toplumun öğrenciler başta olmak üzere değişik kesimleriyle bir araya gelerek düzenledikleri gösterilerle başkanlar ve askeri rejimler devirmiş bir sınıftır bu. Ancak, bugün, Güney Kore’de, emek ekseninde hakkını aramak, genellikle, Kuzey Kore’yle ilişkilendirilerek adlileştirilip vatan hainliği sayılarak suç kalemine yazılıyor. 

Konumuza dönelim: Yeni başkan, Kuzey’le sorunları silahla değil, müzakereyle çözmekten yana. Aslında, her aklıselim siyasetçinin bu noktada olması gerekir; çünkü nükleler bir savaş, iki tarafın da intiharı anlamına gelecektir. Barış yanlısı başkanın karşısında ise, patron dostu ve savaş çığırtkanı politikaları savunan kesimler var. Savaş ve sermaye, yapışık ikiz gibi hep yan yanalar. Şablonlu siyaset, bu kadar olur. Sanki iki ayrı kalıpla yapılmış hamur insanlar gibiler.

YÜKSEK GELİRLİ ÜLKELER GRUBUNDAKİ EN DÜŞÜK ÜRETKENLİK

Başkanın işçi yanlısı politikalarına karşı çıkanlar şöyle diyor: Bu iki düzenleme, işverenlerin zararına olacağından, işten atmalar başlayacak; işsizlik artacak. Bu düzenlemeler, zamana yayarak gerçekleştirilmeliydi; böylece işverenlere hazırlanmaları için daha çok zaman verilmeliydi. Ayrıca, Güney Kore, yüksek gelirli ekonomiler içinde en düşük üretkenlik oranına sahip. Üretkenlik, bir işçinin bir saatte ya da günde işletmeye yaptığı katma değer olarak hesaplanıyor. Düşük üretkenliğe sahip bir ekonomiyi bu düzenlemeler daha da kötü etkileyecek.

Güney Kore’nin düşük üretkenliğinden dem vuranlara, bunun iki temel nedenden kaynaklandığını anımsatalım: Birincisi, insan, işini severek yaparsa, üretken olur. Oysa, Güney Kore şirketleri, çok hiyerarşik niteliktedir. İşçiler, aşırı ve uzun süre çalıştırılmaları yetmiyormuş gibi, bir de hor görülür. İşverenle işçiler arasında keskin ayrımlar vardır. Böyle bir hiyerarşik yapılanmada, işçinin yabancılaşması artar; çalışmasına anlam vermekte zorlanır. Yabancılaşma artıp anlam vermek de zorlaştığında, iş, zorunluluktan ve isteksizce yapılan bir etkinliğe dönüşür. Böylece, işçi, işi, ona kendini vererek yapmaz; geçinmek için katlanır... Bu nedenle, iş biter bitmez sevinecek; iş başlar başlamaz da somurtacaktır. 

Ayrıca, en kısa çalışma haftası sürelerine sahip Avrupa’da, üretkenliğin en yüksek olması da, bir soru işareti uyandırmalı. Daha fazla üretim için fazla fazla çalıştırılan Güney Kore emekçisi için, bu uzun süreler, üretkenliğe değil, tam tersine, üretemezliğe yol açıyor olabilir. Üstelik, Marksist kuramdaki işçinin yenilenme zamanı kavramı, diğer bir deyişle, işçinin uyuyup dinlenip yeniden dinç bir biçimde çalışabilir duruma gelmesi için geçmesi gereken dinlenme süresi, Güney Kore sermaye sınıfı tarafından es geçilmiş gibi görünüyor. Uzun çalışma saatleri, işçinin önceki günkü yorgunluğunu bir sonraki sabaha taşıması anlamına geliyor. Dolayısıyla, üretkenliğin düşük olmasının birinci nedeni, insancıl olmayan çalışma koşullarıdır. İkinci neden ise, üretkenliğin, kaynakların verimli kullanımıyla yakından ilişkili olmasından ileri gelmektedir. Bunun için, kaynaklar konusunu biraz açalım.  

KAPİTALİZME VE MARKSİZME GÖRE KAYNAKLAR

Kaynaklar, klasik iktisatta temel olarak dörde ayrılır: Fiziksel kaynaklar (arsa, üretim araçları, binalar, ofisler vb.), emek, finansal sermaye ve girişimcilik yetisi. 

Girişimcilik yetisi, tahmin edileceği üzere, kapitalist bir kavramsallaştırmadır ve daha çok, kapitalizme özgü üretimi çözümlemede kullanışlıdır. Oysa, daha geniş kapsamlı bir ifade, bunun yerine, yönetim becerileri olacaktır. Kapitalizmde de, sosyalizmde de yönetim becerileri, kilit önemdedir. Sosyalist ülkelerin üniversitelerinde de, işletme ve ticaret okutuluyordu; ama bunlardaki amaç, bir sınıfın diğerini ya da bir sömürgeci gücün mazlum bir halkı sömürmesi değildi. Sosyalist ülkeler, kendi aralarında birbirleriyle dayanışacak biçimde (örneğin, düşük fiyatlarla) ticaret yapıyordu ve kaynakların verimli kullanımı, kapitalist ülkeler için olduğu gibi, sosyalist ülkeler için de son derece önemliydi. Konuya dönersek, bir diğer kavramsal sorun da şu: Girişimcilik kavramı, süper yetenekli bir bireyi odağına alır. Oysa, girişimden çok, kaynakların nasıl örgütlendiği önem kazanmaktadır. Konuyu bağlayalım: Sonuç olarak, sosyalist ülkelerde de, işletme ve ticaret vardı; ancak girişimcilik yoktu. 

Bu klasik iktisat bakışında, teknolojinin, tek başına, ayrı bir kategori altındaki bir kaynak olarak görülmediğini fark ederiz. Teknoloji, genellikle, fiziksel kaynaklardan yalnızca biri olarak gösterilir. Oysa, teknolojinin tek başına ayrı bir kaynak olarak görülmesi, daha doğru olacaktır ve Marksist bakış, tam da bunu yapar. Bu açıdan, genel olarak üretkenlik, emeğin ve teknolojinin üretkenliğine bağlı olacaktır. 

EMEĞİN ÜRETKENLİĞİ

Klasik kapitalist anlayışa göre, emeğin üretkenliğini artırmak için, teknik/mesleki eğitim verilir. Bu anlayışa göre, verimsizlik, emeğin eğitimli olmamasından ileri gelir. Diğer bir açıklama ise, emeği tembellikle birlikte anar. Asıl sorunun, tembellik değil, insancıl olmayan çalışma koşullarından doğan isteksizlik olduğu gözden kaçar. İnsan, Marx’la Engels’in de dikkat çektiği üzere, emekle nitelenir. Bunun anlamı, insanların genel olarak işten kaytarmaya değil, çalışmaya eğillimli olduğudur. Endüstriyel psikoloji araştırmaları, çalışmanın bireyin yaşamını anlamlandırma ve kimliklenme üstündeki muazzam etkisine odaklanır. İki yeni tanışan kişinin ilk iki sorusundan biri, “Ne iş yaparsın?” olacaktır. Dolayısıyla, insancıl çalışma koşulları, çalışmadan kaçan değil, işini severek yapan bir emekçi tipine ön ayak olacaktır. Konfüçyüs’ün dediği gibi, “İşini sev, böylece hiç çalışma”. Diğer bir deyişle, insan, işini severek yaparsa, çalışıyormuş gibi gelmez; iş, onun için zevkle yapılan bir etkinliğe dönüşür. “Şu mesai bitse de eve gitsek” diye sürekli saatine bakmaz; böylece her gün, işe keyifle gelir... 

Güney Koreli işçiler
Güney Kore işçi sınıfının şanlı bir tarihi var. Toplumun öğrenciler başta olmak üzere değişik kesimleriyle bir araya gelerek düzenledikleri gösterilerle başkanlar ve askeri rejimler devirmiş bir sınıftır bu.

TEKNOLOJİNİN ÜRETKENLİĞİ, DIŞ TİCARET VE İÇ TALEP

Şimdi gelelim teknolojiye... G. Kore’nin K. Kore’yi geçmesi, görece yeni bir olgudur ve Sovyetlerin önce yardımı kesmesi, sonra da çökertilmesi ile ilişkilidir. G. Kore, bilindiği gibi, özellikle ’90’larda, elektronik sektöründe büyük atılımlar yaptı. Bugün, yine bilindiği gibi, ülke, dünyanın önde gelen markalarını üretiyor. İlk başlarda, işlenmemiş birincil ürünlerin (tarım ürünleri gibi) dışa satılmasından oluşan dış ticaret pratiği, hızla, yüksek düzeyde işlenmiş ürünlere (elektronik) yöneldi. Bu dönemde, G. Kore sermayesi de, dünyaya açıldı ve üretimini, düşük ücretler dolayısıyla ucuz iş gücü cenneti olarak nitelenen Çin ve Vietnam gibi ülkelere kaydırdı. G. Kore’deki işsizliğin önemli bir nedeni bu ise, diğer ve en başta gelen nedeni ise, sosyalizmin tersine, kapitalizmde, işgücü ile işler arasındaki eşleştirmenin planlanmayıp piyasanın insafına bırakılmasıdır. Diğer bir ana neden ise, teknolojinin insan emeğinin yerini alarak işsizliği uçurması ve böylelilikle iş arayan ve açlığı nedeniyle, kötü çalışma koşullarına razı olan bir yedek iş gücü ordusu eliyle emekçilerin hak arama mücadelelerini kontrol altına almasıdır. Bu bağlamda, yakın bir coğrafyada görülen bir örnek dikkat çekicidir: 1.5 milyara yaklaşan nüfusuyla Çin, kimi sektörlerde, işsizliği azaltmak için, özellikle makineleşmeye geçmemektedir.

Asgari ücretlerin yükselmesi, kapitalistler açısından üretim maliyetinin artması anlamına gelecektir. Kendi kârlarını düşürmeye razı olmadıklarından, bu maliyet artışını, kazançlarını kısmak yerine, fiyatları arttırarak karşılayacaklardır. Bunun anlamı, enflasyondur. Ayrıca, G. Kore ürünleri, küresel pazarda daha pahalı olacağından, toplam satışta düşüş söz konusu olacaktır. Öte yandan, yine Marksist açıdan baktığımızda, ücret artışı, ürünlerin aynı zamanda tüketicisi olan işçilerin, daha fazla alım gücüne sahip olmaları anlamına gelecektir. Bu demek oluyor ki, daha çok tüketecek, daha çok ürün satın alabileceklerdir. Dolayısıyla, dış ticaretteki kayba iç piyasadaki tüketim artışı eşlik edecektir. 

PAZARLAMASIZ BİR KAPİTALİZM NEDEN ÇÖKER?

Bir de şu var: Bu tahminimizde yer alan dış ticaretteki düşüş beklentisi, tam da doğru olmayabilir; çünkü G. Kore’nin dışarıya sattığı ürünler, katma değeri yüksek olan elektronik ürünleridir. Elektronik ürünlerin fiyatlarıyla oynama noktasında, şirketlerin bir ölçüde ‘şımarma payı’ bulunmaktadır. Şöyle ki, iki farklı şirketin ürettiği iki akıllı telefon ya da iki televizyon, öyle bir biçimde pazarlanır ki; bunların birbirinin dengi olduğu, diğer bir deyişle, birisi pahalılandıysa, onun yerine ucuz olan diğerinin alınabileceği algısı tuzla buz edilir. Farklılaştırma yöntemi ise koşullar. İki farklı şirketin ürettiği iki benzer ürün, farklıymış gibi sunulur; diğerinde olmayan özellikler vurgulanarak ve elbette, diğerinde olan olumlu özellikler hasır altı edilerek, tüketicinin karşısında iki benzer ürün değil de iki farklı ürün varmış gibi yapılır. Ortalama tüketici, fiyat artsa bile, yine de, markaya bağlı kalmak ve böylelikle yine de aynı ürünü tercih etmek üzere yönlendirilir. Marka bağlılığı kavramsallaştırması içerisinde, tüketicide “Pahalı ama bu paraya değer” hissi uyandırılır. Bu, yalnızca katma değeri yüksek ürünlerde yapılabilir; söz gelimi, temel besinlerde yapılması neredeyse olanaksızdır. Dolayısıyla, farklılaşmaya izin veren ve hatta farklılaşmaya dayalı olarak satılan G. Kore elektronik ürünlerindeki fiyat artışı, pazarlama sayesinde, hiç satış kaybı yaşanmadan atlatılabilir. Birçok muhalife önemsiz gelen pazarlama, aslında, görüldüğü gibi, kapitalizm için çok önemli bir işleve sahiptir. Pazarlamasız bir kapitalizm, çoktan batardı... 

SERMAYENİN TEKELLEŞME EĞİLİMİ VE BİR YANLIŞ ANLAMA

G. Kore’nin yeni başkanının icraatlarını eleştirenler, bu işçi dostu siyasaların ilk önce küçük ve orta ölçekli işletmeleri vuracağını söylüyor; çünkü onlar, ekonomik ve siyasal gelişmeler karşısında daha kırılgan. Ancak, zaten bu tür işletmeler, başkanın icraatlarından önce de daha kırılgandı. Bu, bütün ülkelerde böyledir. Bunun Marksist bir nedeni vardır: Sermayenin merkezileşme ve tekelleşme eğilimi... Maddi olarak başarılı olan bir kapitalist, asla bulunduğu noktada durmaz; daha fazla pazar payı ve/ ya da daha fazla sektörde iş yapmayı hedefler. Dolayısıyla, er ya da geç, küçük ve orta ölçekli işletmelerle yarışmaya başlar ve sonunda o ya da bu biçimde kazanacaktır. 

Son olarak, bu bağlamdaki klasik bir yanlış anlama, kimi sektörlerin emek-yoğun, kimilerinin ise sermaye-yoğun olduğu biçimindeki yanılgıdır. Buna göre, kimi sektörler, niteliksiz (vasıfsız) iş gücünü gerektirir; diğerleri ise, gelişmiş makineleri ve eğitimli iş gücünü... Oysa, en gelişkin ürünler bile, niteliksiz iş gücüne dayanıyor. Örneğin, akıllı telefonlar için, çoğunlukla nitelikli iş gücü gerektiği düşünülür. Oysa, bu tür ürünleri üreten işletmelerdeki işçilerin çoğu, niteliksizdir; çünkü birileri ürünleri tasarlarken, birilerinin de parçaları birleştirip ürünü ortaya koymaları gerekir. Akıllı telefonların üretimi, çoğunlukla niteliksiz iş gücüne dayanmasaydı; ucuz iş gücü cenneti olarak bilinen coğrafyalara taşınma gibi bir eğilim, söz konusu olmayacaktı. Ayrıca, kapitalizm, Taylorizm ve Fordizm gibi örneklerde görüldüğü üzere, zaten, nitelikli iş gücünü, yaptığı işi temel parçalara bölerek niteliksiz olarak kullanmanın yollarını bulmuştur... Zaten nitelikli iş gücü, kapitalistler için daha yüksek bir emek maliyeti anlamına gelir. Nitelikli iş gücü, nitelikli olsa da, ne kadar niteliksiz olarak görülürse, kapitalistler o kadar kazanç sağlar. Böylece üniversite okumak, hatta doktora yapmak, birey için bir başarı olarak görülmekle birlikte, kapitalistler açısından fazladan maliyet ya da külfet anlamına gelecektir. Sermaye, eğitimli iş gücü ister ama bu eğitimin masrafını sırtlanmak istemez. 

Bundan sonra, anlaşılan o ki, G. Koreli başkanın icraatlerini yakından izlemek gerekecek. Barış ve emek dostu politikalarının dünyanın ilerici kamuoyunca desteklenmesi, onun iktidar zehirlenmesi gibi çıkmaz sokaklara sapmasını engellemek için de hayati değerde olacak... Ayrıca, G. Kore’nin, Amerikan üslerindeki 30 bini aşkın askerle, gerçekte, Japonya ile birlikte, bir tür müstemleke olduğunu da aklımızda tutmamız gerekiyor. G. Kore sermayesi, ilerici bir başkanı yıpratmak için, Amerikan baskısı başta olmak üzere her yolu deneyecektir. Yine de, G. Kore için dileğimiz aynı: Bu kez, ışık, karanlığa galip gelsin... Barış olsun; ülke, emek sömürüsüyle değil emeğin yüceltilmesiyle öne çıksın... 

www.evrensel.net