Nalan’a, hep başkalarının hayatına karışan hatıralarla

Nalan’a, hep başkalarının hayatına karışan hatıralarla

Melek Göregenli, tutuklu hak savunucusu Nalan Ekrem'e mektup yazdı; 'Nalan’a, hep başkalarının hayatına karışan hatıralarla'

5 Temmuz 2017’de akşam saatlerinde okuduğum haberde “Büyükada’da bir araya geldiler. Çalışmanın dördüncü gününde sabah saatlerinde polis baskınıyla toplantıda bulunan Veli Acu, Özlem Dalkıran, Nalan Erkem, İdil Eser, Ali Gharavi, Günal Kurşun, Şeyhmus Özbekli, Peter Steudtner, Nejat Taştan, İlknur Üstün gözaltına alındı” yazıyordu. Sonra uzun gözaltı süreci ve önce adli kontrol şartıyla serbest bırakılan sonra diğerleri gibi tutuklanan arkadaşlarımın haberi… Sadece İlknur’un sesine ulaşabildim. Canım arkadaşım evde gelip onu almalarını bekliyordu. O günden bu yana, O’nun sesi iç sesimin yankısı. Nalan’a yetişip sesini duyamadım. Özlem, o asansöre binerken dönüp gülümsemesiyle rüyalarıma giriyor. Şimdi, Onlar’a sözlerimizi yasakladılar. Birbirimize söyleyebileceğimiz onca kelime, belki de dışarıya kapatılan kapıların ardında birkaç saatlerinin gülümsemeyle geçmesine neden olabilecek kelimelerimizi ulaştırabilmenin yolu bu oldu. Bizde böyledir, “tutuklanma”, o soğuk kitaplarda yazıldığı gibi hiçbir zaman sadece -bir önlem olarak- özgürlüğünden mahrum edilme değildir; zamana ve iktidarların ihtiyaçlarına göre değişen katmerli bir “cezalandırma” sürecidir. Birbirimize böyle aleni mektuplar yazmak hali de bunun sonucu, mahremiyet bizim neyimize, haklar içinde en incelerinden biri.

Yukarıda yazdıklarımdan anlaşılacağı gibi ben Büyükada insanlarından Nejat Taştan -hiç içine sinmese de kendisinin, iyi ki dışarıda- ve Nalan, Özlem, İlknur’u tanırım, diğerlerini tanıyamadığım, karşılaşamadığım için de içim yanıyor doğrusu ama daha çok yol var yürünecek, nasılsa tanışacağız. Bu tür yazılarda, artık açık mektuplarda “Onlara kefil olduğumuz” yazılır genelde. Bunu demeyeceğim, anlamlı olmazdı, çünkü onlar benim hayatımın yol arkadaşları oldular hep, hayatımızın ne yaptığımızı en iyi bildiğimiz son 20 yılını, orada burada ama ne olduğunu bildiğimiz hep aynı yolda karşılaşarak, bölüşerek, üreterek ve başka bir dünyayı hayal ederek yaşadık. Birlikte yaşadık, bu kefalet oluşturan bir yoldaşlıktan öte bir şey, aynı yola baş koymuş insanların birbirinde yansıması, tekrarlanmasıdır. Tam da bu nedenle, insan hakları hareketleri, onlar için çabalayanları öldürmek, hapsetmek vb. yok etme çabalarına inat, insanlık tarihi kadar ezeli ve ebedidir. Bu cümleye katılacaklarından bir an bile şüphe duymam: Hayatımız her yaptığımızın iradi, kararlı ve inançla örüldüğü, bu ülkenin insanlarının layık olduğunu bildiğimiz birazcık daha fazla “insan hakkı” ile yaşaması için çabalamakla geçti, hayalimiz daha büyüktür ama Onlar’ın hayatlarının ne suçluluk duyulacak ne de suçlanabilecek bir an’ı yoktur. Bu çok meşru ve “yasal” çaba şimdi 15 yılla tartılıyor. 

 

Nalan Erkem’le aynı şehirde yaşamışız hep ama O’nunla ilk karşılaşmamız 2000’lerin başında İzmir Barosu’nun o dönemki yönetiminin oluşturduğu ve uzun zaman birlikte çalıştığımız İşkenceyi Önleme Grubu’ndaki çalışmalarımız sırasında... İşkence ve kötü muameleyle karşılaşan herkesin her saat başvurup yardım alabilmesi ve genel olarak işkenceyle mücadele amacıyla kurulmuş, pek çok gönüllü avukat arkadaşımızın çalıştığı, benim de bir araştırma ve genel olarak uzmanlık alanımın elverdiği ölçüde destek olduğum bu grupta birlikte çalıştık uzun zaman. Akşamları geç saatlere kadar süren çalışmalardan sonra eve birlikte dönerken, bir yandan kendi deneyimlerimizin araya karıştığı, tekrarlanması zor işkence tanıklıklarımızı bir yandan da bir gün bu ülkede işkencenin tamamen ortadan kalkabileceğine dair inancımızı tekrarlardık birbirimize, bir şeye tam da inanamadığında hep yapıldığı gibi, ne kadar tekrarlarsak o kadar gerçekleşir gibi... 2004’te yayınlanan grubun raporu tam da bizim Nalan’la birbirimize tekrarlayıp durduğumuz cümleleri özetleyen şu cümleyle başlıyor:

 

“Bu topraklarda yaşayanlar, yüzyıllardır bir kâbus ile karşı karşıya: ‘Devlet görevlileri marifetiyle uygulanan işkence ve kötü muamele.’ Evet, yüzyıllardır insanlarımız bu kâbustan kurtulamadı, daha uzun bir süre de kurtulacağa benzemiyor. Resmi görüş sürekli olarak bu uygulamanın ‘aşırı denetimsiz unsurların sebep olduğu münferit ve arızi bir şey’ olduğunu iddia etmekte. Ancak toplumsal bilinçaltımıza kazılı olduğu için, gerçeğin açıklamalarda olduğu gibi olmadığını da hepimiz biliriz.” (1) 

Sonra senin etkin olarak katıldığın RUSİHAK’ın (Ruh Sağlığı Alanında İnsan Hakları Girişimi Derneği) çalışmaları sırasında yine, bu sefer başka bir insan hakları mücadelesi sürecinde karşılaştık. Bu derneğin çalışmaları, psikologların mesleki deneyimlerini de gerektirdiği için pek çok öğrencim, meslektaşım da seni tanımak ve seninle çalışmak fırsatı buldu. Ne yapmak için? “Zihinsel ve ruhsal rahatsızlığı olan insanların ve ailelerinin ihtiyaçlarını karşılayacak toplum temelli bir modeli uygulamaya koymak;  Zihinsel ve ruhsal rahatsızlığı olan insanların ve ailelerinin kendilerine verilecek hizmetlerin planlanması, uygulanması ve değerlendirilmesi sürecine katılımlarını artırmak için.”

Daha sonra da bazen karşılaştığımız bazen de izlediğim hepsi insan hakları alanında çalışmalarını biliyorum, bu çalışmalarının bu kâbus sona erdiğinde aynen devam edeceğini de… Birbirimize hep söylediğimiz gibi: “Başka türlü yaşamayı hiç bilmedik ki” Dünyada genel olarak çok şey değişti gibi görünse de iktidarların her yerde toplumları korkularla iradesizleştirerek, rehin alarak yönetme biçimleri pek değişmedi. Varoluşun en temel öğesi olarak onca mücadeleler sonucunda kabul edilmiş “hak”lar için çaba gösteren insanlara uygun görülen bütün bu adaletsiz süreç, hepimiz üzerinde iradesizleştirici, bütün öğrenilmiş çaresizlikleri güçlendirici bir etki yaratmayı amaçlıyor; haddimizi hatırlatıyor sürekli. Tek panzehiri var: Bıkıp usanmadan haddini aşmak. Sana, şimdilik, yeniden sıkı sıkı sarılacağımız ve birlikte çalışacağımız zamana kadar, Turgut Uyar’ın dizeleriyle veda ediyorum, orada azıcık şiirin olsun diye, havalandırmada sırtını duvara yasladığında “güneşe güneşe karşı…”

“Bir sürekli kaşınmadır yaşadığım / törelere ve alışkanlığa karşı / geldim gittim geldim bir şey bulmadım / üzüldüğüme ve yorulduğuma karşı / ah aklıma her şey gelir, her şey gelir / 

doğan güne karşı batan güne karşı / sözde kirlettiğimiz bütün her şey duruyor / bak ne diyorum sana, ele güne karşı / biz duralım bir sürekliyiz duralım / durukluğa, tüberküloza ve uranyuma karşı / durduk, ateş besledik, kuşları sürekledik / arkamız medrese duvarı önümüz çarşı / güneşe güneşe karşı”

Melek Göregenli
(1) TBB Dergisi, Sayı 53, 2004, 141

www.evrensel.net
ETİKETLER Nalan Ekrem