Yazar Haydar Karataş: Dersim evladına yenik düşmüştür

Yazar Haydar Karataş: Dersim evladına yenik düşmüştür

Yazar Haydar Karataş ilk öykü kitabı ‘Ejma’nın Rüyası’nı Evrensel’e anlattı.

Şerif KARATAŞ
İstanbul

Yazar Haydar Karataş, Gece Kelebeği (Perperk-a Söe) ve On İki Dağın Sırrı romanlarının ardından ilk öykü kitabı Ejma’nın Rüyası ile okurla buluştu. Dersim insanına kulak verdiğinde arı kovanının uğultusunu duyduğunu anlatan Yazar Haydar Karataş, “Öyle ki, her hanede bütün bu çelişkileri bir arada bulmak mümkün” diyor. Karataş, Ejma’nın Rüya’sında Dersim dinsel ritüellerinin keskin bir şekilde değişmesine tanıklık ettiğini belirtip ekliyor: “Dersimlilerin Türkiye’de neden delirdiğini bilmek isteyenler için bir giriş kitabı olabilir. Yedinci Mezar Taşı hikayesi bu yıkımı fena bir şekilde gözler önüne serer. Dedelerinin mezarını dahi kazan bir kuşak gelmiştir, Dersim evladına yenik düşmüştür ve bu rakip milliyetçi kimliklerin başarısıdır.” Karataş, NotaBene Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı ile ilgili sorularımızı yanıtladı.

İki romanın ardından Ejma’nın Rüyası ile ilk kez öykülerinizle okur karşısına çıktınız. Neler diyeceksiniz?

İşin doğrusu öykücü değilim. Cümleye böyle başlamak daha doğru. İnsanın iç dünyası evrenden daha derin ve daha sonsuz gibi geliyor bana. Ejma’nın Rüyası bu yanıyla bir öykü kitabı değil, bu sonsuzluğun içindeki parçalar, birbirine çarpıyorlar, bazen birbirlerinin etrafında aynen kosmos gibi anlaşılmaz şekilde dönüyorlar, ama onların her birinin kendi hikayesi var. Dikkat ederseniz aslında bunlar romanlarım için aradığım bir alt kurgu dili. İnsana dokunan ve acıtan yanları da var, kurgu değiller. Teknik olarak tasarlanmamışlardır. Topraklarımızda hikayesi dile gelmeyenler burada kendi dillerini arıyorlar. Bu yaşama katılma arzusudur.

‘DERSİM ÇOKLU BİR TOPLUM AMA DÜŞÜNÜRÜ SON DERECE JAKOBENDİR’

Romanlarınızda olduğu gibi öykü kitabınızda da Dersim coğrafyası ve Dersim’le özdeşleşen mitolojik masallar ve efsaneler gerçek öğelerle içi içe geçiyor. Bunu tercih etme nedeninizi kısaca açıklar mısınız?

Dersim Anadolu ve Yukarı Mezopotamya’nın kesiştiği yerde yer alır, burası tarihin başladığı ve son bulduğu yerdir de. Bu kesişmeden kaynaklı olarak Kürtlük, Türklük, Ermenilik ve Zazalık gibi rakip milliyetçi kimliklerin çatışması var orada. Bu bir yanıyla bizim uluslaşma tarihimizi açıklar ve bütün bu rakip milliyetçi grupların uzantısını ya da bireysel temsilini buranın insanında görmek mümkündür.

Buna ek olarak orada büyük bir teolojik algı da var. Öyle ki, sanki bin yıllar önce kapanmış sanılan tek tanrılı dinler ile çok tanrılı dinlerin çekişmesi de burada bin yıl önceki gibi tazedir. Mesela Dersim’de işçi sınıfı hiç oluşmamıştır, üç dört kişinin bir arada çalıştığı işletme bulmak dahi zordur. Topraktan geçinen insanlar dağınıktı, ağalar ve onların rençberleri de yoktu. Bir dağın dibinde üç hane yaşar ve tarlada en çok bir baba ve oğlu iş tutardı, ama Türkiye’de Marksist fikriyat en çok burada karşılığını bulmuştur ve bunun nedenleri algılanabilmiş değildir ama ben bunu harikulade bulurum. Böylesine muazzam bir insan karmaşasından, böylesine insan öğüten, böylesine keskin karşıt kimliklerin varlığından bahsediyoruz. Ben Dersim insanına kulak verdiğimde bir arı kovanının uğuldadığını duyarım. Öyle ki, her hanede bütün bu çelişkileri bir arada bulmak mümkün. Ziyarete inanan bir anne, dini söylenceye inanmış bir baba, milliyetçi bir oğul, sosyalist bir kız var her evde. Benim içinde büyüdüğüm ev de böyleydi. Anne ve babamın ziyaretleri dahi ayrıydı, üç amcamın da kendilerine ait ibadet şekilleri vardı. Biber amcam bazen sabahın erken bir saatinde yüksek bir dağın başına çıkar güneşi selamlar, dön babam dönerdi. Ve gün batımında saatlerce güneşi uğurlardı. Babam ağaçları kutsal kabul etmişti, büyük amcam mesel ve cemaat adamıydı, dünyeviydi. İki kardeşinin hakikati algılamasını, dost ve düşmanı bilmesini isterdi. Hakikati dahi mitolojik geliyor mu?

Bu yanıyla bir yazar için bulunmaz bir maden bu karmaşa. Sorun bir yazarın bu karmaşayı nasıl ele alacağı meselesidir, nasıl bir dil bulmalı ki yazar bu karşıt kimlikler arasında kendine yol alabilsin. Romanlarımı bu karmaşayı yaşayanlar seviyor ama bu karşıt kimliklerden biriyle kendini ifade eden, kağıda kaleme sarılıp bana başı sonu gelmez mektuplar yazıyor. Ne yazıyorlar? Aynı şeyi, güzel yazıyorsun ama ‘çizgi dışına’ çıkmışsın, diyorlar! Bu ‘çizgi dışı’ gördüğü şey onun kendini tanımladığı kimliğe uygun bir Dersim tarifinde bulunmamam. Dersim çoklu bir toplum ama düşünürü son derece jakobendir.

Dersim Kızılbaş inancında dağlar, taşlar, ağaçlar ve su kutsal kabul ediliyor. Öykülerinizde Kızılbaş inancındaki ritüelleri anlatırken, geçmişten yola çıkarak anlatıyorsunuz. Dersim’deki toplumsal değişimlerin ritüellere yansımasına ilişkin değerlendirmeniz nedir?

Aslında  insanoğlu inanarak hikayesini oluşturmuştur. İnsanlık ne yazık ki önce inanmış, tanıdıkça içinde bulunduğu dünyaya anlam verebilmiştir. Dogma ile düşüncenin çatışması da buradan çıkıyor. Bir şeyi tanıma evresi fikirlerin oluşmasını sağlar, tanıma korkularımızı da yenmemizi sağlar. Bir dönemler Sovyet Bilimler Akademisi başkanlığı da yapan büyük düşünür George Luckas aynı zamanda dünyanın sayılı teologlarındadı. Luckas’a göre iktidar tek tanrılı inançların yani Allah ya da tek tanrının icadıyla başlamıştır. Daha önce tanrı sizin evinizin yanındaki taş, karşınızdaki dağdır. Derdi olan insan o dağ ve taşa gider onlara lokmalar verir, içinden geldiği gibi bu ziyaretlerle konuşurdu. Ziyaret taşı onlara bilmem şu kafirdir, bunlar sizin başınıza şu ‘zındığın’ yaptıkları nedeniyle geliyor demez. Bu bir nevi Zerdüşt öncesi inançları sembolize eder, kötü şeyler yaparsanız gök tanrısı size yakıcı şimşeklerini gönderiyordu. Doğayı hem doğurgan anne görmek, hem de cezalandırıcı bir unsur olarak tasavvur etmek bana muazzam hümanist geliyor. Devletler ve güç sahibi zalimler yerine, doğaya karşı dürüst olmak, onun yarattıklarının yaşam hakkını savunmak,  ya da insanın insan tarafından cezalandırılmasına karşı gelmek büyük bir yaşamsal ilkedir. Daha bundan bir kaç on yıl önce Dersim’de kötülüğün hesabını ziyaretler sorardı, kötü insan ulu divan denen Hz. Muhammed’in dahi yargılandığı ve günahkar ilan edildiği Arifler Divanında olurdu. Fenalık oraya havale edilmiştir, ölüm insanoğlu ve canlılar için yeterince iç acıtıcıdır. Kızılbaşlar ve genel Alevi dünyasında eline insan kanı bulaşan cem törenlerine dahi alınmazdı, ta ki o günahtan arınıncaya kadar. Bu günahtan arınmanın da bir yolu vardı, ölmeden ölmek denen kefene girilir ve eski hayat sembolik olarak öldürülür, kişi yeni bir adla dünyaya gelirdi. Eline insan kanı bulaşan aforoz edilirdi ve bu ölümden beter bir cezaydı. Kadınlar günahsız kabul edilmişti, kadınların et yemeği yapması dahi günahtı, et kesemezlerdi. Bu bir yanıyla çok ilkel bir hayatmış gibi geliyor, ancak sembolize edilmiş bu metaforik hayat bir hümanizmi taşır içinde, kadın günah işleyemezdi bu inanca göre ve kutsanırdı. Bu kadının özgür olduğu anlamına gelmez, ama kadını şiddet sarmalının dışında tutmuş ve onu erkeğe karşı korumuştur. Ejma’nın Rüya’sında bu dinsel ritüellerin keskin bir şekilde değişmesine tanık oluruz. Uzun roman okumayı sevmeyenler için ve Dersimlilerin neden Türkiye’de delirdiğini bilmek isteyenler için bir giriş kitabı olabilir. Yedinci Mezar Taşı hikayesi bu yıkımı fena bir şekilde gözler önüne serer. Dedelerinin mezarını dahi kazan bir kuşak gelmiştir, Dersim evladına yenik düşmüştür ve bu rakip milliyetçi kimliklerin başarısıdır.

‘BİZDE YARALAR KAPANMIYOR’

Öykülerinizde geçmişten başlayan ve günümüzde devam eden zaman olgusunun belirsizliği dikkat çekiyor... Zaman olgusunu belirsiz kullanmanızın nedenini açıklar mısınız?

Dersim’de zaman olgusu yoktur. Dün yaşanan bir hikaye dahi başı bilinmez bir geçmiş zamanda başlamıştır. Dersimlinin dün yaşadığı hikaye bugün yaşanmaya devam ediyor, aslında bir şey yaşanırken dahi ‘miş’li geçmiş zamana dönüşüyorsa, halk onu çok hızlı kalıcı hafızasına yerleştiriyor diyebilirim. Aslında bu bir dönüşüm ancak davalar hikayeyi sevmez, kavga ister. Kavga dili ile hikaye dili birbirini seven şeyler değildir. Yumruklar sıkılmış iken, gel otur sana anlatacağım bir mesel var diyebilir misiniz? Oturur dinlerse anlamaya çalışır, anlarsa affeder. Affetmek bizde son derece olumsuz görülen bir şey. Bu belirsiz zaman kavramı Türkiye’nin genel yapısını da veriyor. Bizde yaralar kapanmıyor.

TÜRKİYE’DEKİ KİMLİK SAVAŞLARINDA DERSİM ARADA KALDI

Öykü kitabınızı Dersim’in tarihsel geçmişine bir ağıt olarak da okumak mümkün. Buna dair yorumunuz nedir?

Ben Dersim’i anlatıyorum. Kürtleri, Türkleri, Zaza, Ermeni, İslam, Kızılbaş ve Bektaşi Alevilerine ait hikayelerin gelip bu dağların ardında harmanlanması, çatışmasını anlatıyorum. Kimi okur bana biraz Dersim dışına çıksan der. Bu taleplere sadece gülerim. Yaşar Kemal Çukurova’yı yazdı, yazmaya başlarken oralıydı, ölürken oralı öldü. Bir Ada Hikayesi üçlemesi tasarladı, ama roman karakterleri gene Çukurovalıydı. Aymathov Rusça yazardı ve Moskova’da yaşardı, ama Kırgızistan’ı yazdı, Steinbeck hep Kalifornayı ve Sales Nehri vadisini yazdı. Steinbeck o vadiye girdi bir daha çıkamadı. Dersim’in geçmişinde ve bugününde ağıt var, ancak benim roman ve buradaki öykü karakterleri yakılan bu ağıtların değişmesini isterler. Yedinci Mezar Taşı’nda yaşlı Ermeni tahtırevanın üstündedir, gençler dağ dağ taşıyorlar onu altın buluruz umuduyla. Yokuşu inerken kendisini taşıyan gençlerden Dersim dilinde şarkı söylemelerini ister. Gençler marş bilir, slogan biliri ama aşk şarkısı bilmezler. Şaşırır ve sorar, düğünlerde dans ederken ne söylediklerini. Dıdana Cemla mırcane, çiçike cemla fincane/cemilenin dişleri mercan, memeleri fincan, bu şarkıyı bilmez misiniz diye sorar? Bilmezler. Yeni bir Dersim oluşuyor ve tuhaf olan aynen bu bitiş hikayesinde olduğu gibi yabancı kaynaklardan öğreniyor geçmişinin ne olduğunu. Türkiye’deki kimlik savaşlarında Dersim arada kaldı ve bir tost gibi ezildi ve en kötüsü hikayesini unuttu. En kötüsü dans etmeyi, şarkı söylemeyi, aşık olmayı erteledi. Ben söylence yazarıyım ve insanoğlunun söylencesinin gerçekliğinden daha katı olduğunun farkındayım.

‘DERSİM’İ BİR ULUS, BİR DİN ÜZERİNDEN TANIMLAMAK EN BÜYÜK HATADIR’

Öykülerde Dersim’in çok kültürlü, farklı inançlı yapısına dair izler de görüyoruz...

Dersim çok kültürlüdür, onu bir ulus, bir din üzerinden tanımlamak en büyük hatadır. Ben çok dilli tek ruhlu derim oraya. Aslında bu bütün Kızılbaş coğrafyasında böyledir, bu Thomas Maar’ın Sosyalizm Ütopyasının hayal ettiği dünyadır da. Biz bu çokluktaki birlik haline tek ulus gömleği giydirmeye çalışıyoruz ve çok yazık ediyoruz. Dersimlilerin ve Kızılbaşların beş geleneksel bayramları vardı, bu beş geleneksel bayramları ne Kürt Müslüman Komşularında ve ne de Türk Müslüman Komşularında görülürdü. 1990’lı yıllara kadar Dersimlilerde heftemal/hautomal, yeni yıl bayramları olan Gağan, Hızır ve Beri kutlanırdı. On yıl gibi kısa sürede toplumsal kültürü devam ettiren bütün bu bayramlar yok olup gitti. Bir kültür nasıl böyle kısa sürede dağılıyor anlamış değilim. Kırk yaşındaki bir insana sorduğun zaman dahi, sanki bu bayramlar çok ama çok eski zamanlarda kutlanıyormuş gibi söze şöyle başlıyorlar: eskiden Heftemal kutlardık, Gağan’da bilmem evde bütün aile bir araya gelir yılın yemeğini yapar, içine üç tanrıyı temsil eden üç çöp koyardık. Kırk yıl, toplumların benlik yitiminde güne dahi tekabül etmeyecek kadar kısa bir zaman dilimidir. Ama Dersimde aileyi tutan geleneksel tutkal dağılmıştır. Çocuğunu hangi töreye göre büyüteceğini bilmeyen bir kuşak gelmiştir...

Son Düzenlenme Tarihi: 16 Ekim 2017 08:31
www.evrensel.net