Gazetecilik ve suç olabilecek diğer fantastik şeyler

Gazetecilik ve suç olabilecek diğer fantastik şeyler

Gazeteci Kumru Başer, tutuklu gazetecilere yöneltilen suçlamaları ve iddianamelerdeki ‘fantastik’ öğeleri yazdı.

Kumru BAŞER

Ortadoğu’yu sabırla, bütün karmaşık faktörleriyle anlattığı için değerli Gazeteci Fehim Taştekin’e hep şükran duymuşumdur. Fakat bu görüşü paylaşmayan Kahta Sulh Ceza Hakimliği bu hafta Taştekin’in ‘Rojava: Kürtlerin Zamanı’ kitabı hakkında toplatma kararı verdi. Gerekçede kitabı “Terör örgütü niteliğinde kitap” diye tanımladı.

Şu sıra cezaevinde ikinci şeref turunu yatan bir diğer meslektaşımız Ahmet Şık’ın, Cemaat’in henüz gözden düşmemişken, polis içindeki gizli örgütlenmesini anlattığı ‘İmamın Ordusu’ kitabı için kullanılan “Bombadan daha tesirli kitap” metaforunu insan yine bir derece canlandırabiliyordu fakat bu yeni kavram hayal gücünü çok zorladı.

İçeriği tam belli olmayan, yer yer fantastik kavramlar, dönem hukukuna damgasını vuruyor. Kişisel yazışmaların ‘Duruma göre devlet sırrı olabilir’ diye tanımlandığı ülkede, “duruma göre” her şey suç da olabiliyor.

Şu ara,10 aylarını cezaevinde geçirdikten sonra 24 Ekim’de mahkemeye çıkacak olan farklı kurumlardan gazeteciler Tunca Öğreten, Mahir Kanaat ve Ömer Çelik ile tutuksuz yargılanan Derya Okatan, Eray Sargın ve Metin Yoksu’nun iddianamelerindeki mantık zıplamalarıyla boğuşuyorum.

Detaylarla içinizi sıkmak istemem, hukukçu da değilim ama bu iddianame dönem hukukunun tipik bir örneği olması bakımından dikkate değer.

Öncelikle, davanın, hükümeti rahatsız eden 6 gazetecinin cezalandırılması ve kalanlara gözdağı verilmesi olduğunu düşünen varsa ne kadar yanıldıklarını göstermek üzere, ülkenin ne büyük tehditlerle karşı karşıya olduğu anlatılıyor.

İddianameye göre Türkiye’nin ‘anayasal düzenini ve bölünmez bütünlüğünü’ tehdit eden PKK/KCK, MLKP, FETÖ/PDY ve DAEŞ gibi örgütler, farklı ideolojilerden de olsalar T.C.ye düşmanlık için birlikte hareket etmektedirler. Ve bu dava da bununla ilgilidir.

Bu girişle, somut delile dayanmayan ‘ortaya karışık’ örgüt suçlamalarına hazırlık olarak bulanık dev bir tehdit bulutu yaratılmış oluyor.

Sonra, “DHKP-C irtibatlı RedHack” hacker grubunun Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak’ın kişisel e-posta hesaplarını ele geçirdiği ve gazetecilerin bunları, “Seçilmiş meşru hükümeti yıpratma”, “Milli enerji politikasının başarısızlığa uğraması için olumsuz algı yaratma” ve hatta Enerji Bakanının “DAEŞ terör örgütü ile irtibatlı olduğuna dair algı oluşturma” amacıyla kullandıkları ileri sürülüyor.

İddianame bu noktada, meselenin hükümetin eleştirilmesi olduğunu gayet güzel ifade ediyor. Ama tabi “Algı yaratmak”, “Hükümetin itibarını zedelemek” gibi suçlamaların ceza kanununda karşılığı olmadığından, hatta normal ülkelerde basın özgürlüğü bile sayıldıklarından, tuhaf bazı kavramlar devreye sokulmuş.

En ilginçlerinden biri “duruma göre devlet sırrı” kavramı. Enerji Bakanı Albayrak’ın sızan postaları “Açıkça kişisel veri niteliğinde ve duruma göre devlet sırrı niteliğinde de olabilecek bilgiler” diye kendi kendisini yanlışlayan garip bir kavramla tanımlanıyor. Yani tam öyle mi değil mi belli değil, ama duruma göre olabilir de.

Diğer yandan, iddianamede, bu bilgilerin hackleme suretiyle elde edilmiş olmasının faturası da gazetecilere kesiliyor.

Oysa siyasi ve ekonomik iktidar sahiplerinin, şeffaf olmayan ve demokratik olarak denetlenemeyen edimleriyle ilgili sızdırılmış bilgilerin, çağımızda dünya çapında gazeteciliğin önemli malzemeleri arasına girmekle kalmayıp, fazla güçlenen iktidarlara karşı bir tür kamusal denetim mekanizmasına dönüştüğü bir gerçek.

Kuşkusuz haber kaynaklarındaki bu dev değişim yeni etik tartışmaları beraberinde getiriyor ve elbette gazetecilerin sızdırılmış malzemeyi kullanırken kamu yararı ve özel hayatın gizliliği gibi ilkelere bağlılığı, en başta meslektaşları tarafından sorgulanmalı.

Ama bu, asıl önemli noktayı gölgelememeli. İktidar sahipleri, haklarındaki iddialara cevap vermenin araçlarına herkesten fazla sahiptir ve ‘demokrasilerde’ iktidar hesap verme yükümlülüğüyle birlikte gelir. Bundan bağımsız olarak, suçlamaların ve delillerin ciddiyetine göre, soruşturma mekanizmalarının da işleyebilmesi gerekir.

Oysa bizde olan, konu ne olursa olsun, soru soranın, yani gazetecinin vurulması.

6 gazeteci bu davada “Terör örgütü üyesi olmak” ya da “Terör örgütü propagandası yapmak” veya yine dönemin hukuka fantastik katkılarından biri olarak “Terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” ile suçlanıyorlar. Kimine PKK/KCK, kimine DHKP-C, kimine MLKP, kimine FETÖ/PDY kimine birden fazlası yakıştırılmış.

Ama iddianame, diğer bir çok gazeteci davasında gördüğümüz gibi gazetecilerle örgütler arasında bağ bulma konusunda çok zayıf kalıyor.

Mesleğine aşık Usta Gazeteci Tunca Öğreten’in, evine baskın yapıldığı gece polisle arasında geçen, Asteriks ve Romalılar macerası tadındaki diyalog tam da bu aczi yansıtmıyor mu?

T: Hangi örgüte üyeymişim?
P: MLKP olabilir mi?
T: Bence olamaz.
P: Peki, ya FETÖ?
T: Oradan hiç ekmek çıkmaz.
P: Senin aklında bir örgüt var mı?
T: Yok artık! Hangi örgüte yakınsam, onun potasında mı eriteceksin beni?

www.evrensel.net