Kürdistan referandumu ve Türkiye bahsi üzerine  bir şerh

Kürdistan referandumu ve Türkiye bahsi üzerine bir şerh

Siyaset Bilimci Vedat Koçal, Kürdistan referandurumu konusunda Türkiye’nin sergilediği, siyasal söylemi üzerine yazdı.

Vedat KOÇAL*

Siyaset Bilimi de, bilimin tümden olduğu gibi, Avrupa-merkezlidir. Evrensel aklın ve kültürün ticaret yollarından Avrupa’ya taşınıp Endüstri Devrimi’yle oraya yerleştiğinden beri böyledir. Pozitivizmin mührü olan her yasa, tümdengelimle, insana da geçerlidir. O halde, insan, her yerde Batı’lı ‘evrensel yasa’ ile kavranabilir. “Lakin ki öyle değildir.” Batı, Doğu değilse, matematik bir kesinlikle, Doğu, Batı’dan farklıdır, ve İbn Haldûn’un vecizesi ile de, ‘Coğrafya kaderdir.” Avrupacı karanlıkta kendi coğrafyasında yol bulmaya çalışıp iz bırakanlar da vardır. Doğu’nun akıldan ve bilimden soyutlandığı çağda, mesela, Kıvılcımlı’nın ve Küçükömer’in ışıkları yol göstericidir. Batı, köylü kitlelerinin ticaretin çağrısına uyarak limanlara akıp özgürlüğünü önce derebeyinden sonra devletten satın aldığı tarihsel sürecin sonunda ‘birey’e varmıştır. ‘Sivil’ ve ‘siyasal toplum’ olarak bölünmüş bir yapı inşa etmiştir. Batı’da devletin, toprak sahibi köylüye, sermaye sahibi patrona ve emek sahibi işçiye söyleyeceği pek bir şey kalmamıştır. Batı’da olay, sınıflar arasıdır ve devlet teknik bir aygıttır. Oysa Doğu’da ilkel tarımın yağmur yağdırıp güneş açtıran, mahsul verdiren tanrısının sözü daha bitmemiştir. Doğu’da işler Batı’dakinden farklı gelişmiş, Tarih’in not defteri farklı kayıt tutmuştur ve yazılan, Batı’daki kadar karmaşık değildir. Önce, yönetici “İçimizden biri” değildir. Firavun’un, Nemrud’un, Dairus’ların kullarının torunlarıyız. Batı’da kral ölür, ama Doğu’da Tanrı ölümsüzdür. Önceleri kişi olan Tanrı, giderek kurumsallaşır ve ‘Devlet’ halini alır. İslam, ‘Devlet’i kişisellikten kurtarır. Tanrı devlette görünür ve bu yüzden de kutsaldır. Sonra Bizans’ın katkısı gelir ve İslam’ınki ile İstanbul’da buluşur. İsa’nın halefliğini de üstlenmiş Doğu-Roma İmparatoru’nun şahsına bağlı bürokratik düzen, Osmanlılarınkine ‘kul’ rejimi ‘ya da ‘kapı-kulu’ diye geçer. Söz buraya gelmişken, Padişah’ın sadece vezirlerini, oğullarını değil, bizzat kendisini boğmayı 1960’a kadar uzatabilmiş bir devlet geleneğinin, bugün belediye başkanlarının ‘kellesini alması’nı garip bulmaktır, asıl garip olan. Devamla, II. Mehmet’in ‘fetih’ten sonra ele geçirdiklerinin arasında ‘Kayzer-i Rum’ unvanının da olduğu bilinir. Zamanla Batı’da, senatodan beri sarayı törpüleyen toplum, nihayet Etat Generaux ile onu devirip devlete el koyarken, Doğu’da tarihin adımları yerinde saymış, mitolojik Tanrı-kral, militarist ‘han-kağan’, ve mistik halife miraslarının genetik bileşimi, bugün, ‘82 Anayasası girişindeki ‘kutsal devlet’ ifadesinde ve Türk devlet kimliğinde vücut bulmuştur. Mülk ve köle sahibinin senatoya katıldığı Antik Akdeniz Avrupası ile devlet katının hanedan misali eşe-dosta, aile üyelerine ihsan edildiği çağdaş ‘örnek’ arasındaki kıyas, açıklayıcıdır. Antik Roma-Grek sitesinin yurttaşı ile bugünün Türkiye’sinde ‘kuluyum’ anlamında ‘kılıyım’ diyen ‘seçmen’ davranışı arasındaki ikibin yıllık kıyas, başka türlü açıklanamaz.  

Böylece, Batı’dan farklı olarak, Doğu’da ‘Siyaset’ ile ‘Hükümet’ aynı babadan soylanan, ama ayrı rahimlerden doğup büyüyen üvey kardeşler olurlar. ‘Devlet Baba’dan öz olan, ‘hükümet’tir. Siyaset, zamanla yüzünü Batı’ya dönüp ‘Batılılaşırken’, Hükümet, dede-baba tahtını terk etmez ve hep ‘Doğu’lu’ kalır.  siyaset’in yolu, Batı’yı gösteren tarihsel yön tabelasına göre topluma ilerlerken, devlet olduğu yerde sabittir. Kendini hep siyasetin ve onu sahiplenen toplumun üstünde tutar. Günümüz ülke hukukunda egemenliğini koruyan ‘Kamu Yararı’ kavramı ve ‘Kamulaştırma’ mevzuatı örnektir, Devlet, siz istemeseniz de malınıza, mülkünüze el koyar, size para verir, istemezseniz itiraz yeriniz yine devlettir, Tanzimat Fermanı’nın iddiasının tersine, ‘müsadere’, kalkmamıştır, çünkü Devlet kalkmamıştır. Basit mantıktır, Tanrı ölümsüz ve Tanrı devlet ise, devlet ölümsüzdür. Siyaset ise günlük ve “gün akşamlıdır”, ama devlet, ‘ ebed müddet’tir. ‘1001 gece masalları’ gibi oryantal bir efsane halini alan bu masalda, ‘ölümsüzlük iksiri’nin adı, ‘hikmet-i hükümet’, ya da güncel söylenişiyle ‘devlet aklı’dır, ama bu, Batı’lı ‘Raison d’etat’tan farklıdır, Batı’lı devlet aklı, siyasal, sivil, değişken ve modern iken, Doğu’lu olanı, mistik, sabit ve alabildiğine bürokratiktir. Doğu’da hükümet ile siyaset arasındaki ilişki, gölge oyununda, perdenin önündeki ile ardındakinin ilişkisidir, siyaset söyler, hükümet eyler, ve perdenin önündeki kuklaya bakıp onları oynatan çubukların izini görmeyen, aldanır. Denebilir ki, siyaset ile hükümet arasındaki önlü-arkalı ilişki, ilkinin içeride otorite, ikincisinin ise dışarıda meşruiyet üretimine yaradığı bir bütünlük halidir.  

‘ARTIK, ASLOLAN VE BAHSOLUNAN, HEP ‘BEKA’DIR’

Türkiye tarihinde, siyaset perdesinin ardındaki ses olarak Türk devlet aklı, antik Mezopotamya imparatorluklarının, Asyatik göçebe-yağmacı askeri kavimlerin genetik etkileri altında, milliyetçilerin bir akıl hocalarının eserinin adıyla, ‘Cihan hakimiyeti mefkuresi (fikirleri)ni temel alır.  Cihan hakimi kendisi ise ne ala, yok değilse olana bakar. Nitekim Türk devlet aklı, at üstünde çıktığı fetihlerin sonunda Viyana kapısından bozgunla geri döndükten beri, muzaffer muhataplarının gücünü dikkate almayı benimsemiştir. Kırım Savaşı ve Kavalalı isyanı süreçlerinde belirginleşen bu tutum, görkemli asırların sonunda, gerçek olanın artık ‘Hayatta ve ayakta kalma’ başarısı olduğunun tespit edildiğinin de ifadesidir, ki, Türk devlet aklı, bu tespitine, o gün bugündür ‘beka’ adını vermektedir.  Artık, aslolan ve bahsolunan, hep ‘beka’dır. Beka ise,  ‘cihan hakimiyeti’ni eline almış olanlar arasında denge gözetip yutulmama çabasından ibarettir. Osmanlı’nın son nefesinden hemen önce bıraktığı ‘beka-denge ilişkisi’ mirası, Batı’da başta İngiltere ve Doğu’da Rus Çarlığı; sonra Cumhuriyet’te, Batı’da ABD merkezli liberal-batı bloku, Doğu’da Sovyetik yarıküre, ve nihayet küreselleşme sürecinde Batı’da Atlantik paktı, Doğu’da çiçeği burnunda Avrasya paktı arasında gözetilen bir sürekliliktir. 

PERDENİN ARKASININ FARKINDA OLMAK

Kürdistan referandurumu konusunda Türkiye’nin sergilediği, siyasal söylemde en üst perdeden savaşçı naralarına karşılık, bürokratik alanda alttan alan, statükoyu sürdüren ikili ve çelişkili tutumun açıklanışı, ancak bu uzun girişle mümkün olabilir. Modern gölge oyunu perdeleri olan televizyon ekranlarında arzı endam eden Hacivatların ve Karagözlerin hareketlerine, seslerine değil, perde ardındaki kaynağa ve komutlara bakmayı öğrenmenin yolu, perde arkasının farkında olmaya bağlıdır çünkü.  

Ulus-devlet çağını sonlandıran küresel dönüşümün, kendi ömrünün sonunu da haber vermekte olduğunu ‘yakından’ ve özellikle ‘güneyinden’ duyan Türk Devlet aklı, üçyüz yıldır ana motivasyon kaynağı olan ‘beka’sının yollarını aramaktadır ve gözlenenden anlaşılan odur ki, bunun yolunu, kötü sesin geldiği yerden farklı bir yöne dönmede, Kürt uluslaşmasının hedefine varışını izleyip tespit eden ve bu kapsamda Sykes-Picout düzeninin tasfiyesini gören, böylece Türkiye’nin ‘varlık-bütünlük’ belgesi olan Lozan’ın feshini haber veren Batı blokuna karşı, Alternatif-Küreselleşmeci Doğu kampına yaslanmada bulmuştur. Küreselleşmenin çözücü baskısı altında ulusal çeşitlilik sorununu paylaşan İran, Çin ve Rusya İmparatorlukları’na yaklaşmada ‘denge’ ve böylece Kürt sorununun çözümsüzlüğünün sürdürülebilirliğine dayalı ‘beka’ aramaktadır. Beka yine Batı’da, ama denge bir kez daha Doğu’dadır. ‘Cihan hakimiyeti’ni ellerinde tutanlarla denge gözetilmektedir. Mesele, Rojava ve Kürdistan değil, Türkiye’dir. Siyasetin demagojikliğine karşın Hükümet ya da ‘Devlet aklı’, içeride petrol ve sınır ticareti, dışarıda küresel güçler gerçekliğini gözeten geleneksel realizmini sürdürmektedir. Kürt ulusunun güneydeki bağımsızlık haykırışına kulak asmıyor görünmekle birlikte, sesi kısmaya kalkışamamanın uzunca açıklaması da böylece tamamlanmaktadır. 

*Siyaset Bilimci

www.evrensel.net