Gündelik  hayata  direnmek

Gündelik hayata direnmek

Süreyya Karacabey, 'Gündelik Hayata Direnmek' kitabında gündelik hayatın hem bireysel hem de toplumsal temelde tartışmasını yapıyor.

Halim Şafak

“Önce çığlık vardı. Feryat ediyoruz.”
John Holloway

Gündelik hayat bizi belirleyen bu yüzden de her geçen gün daha fazla yaşamaya razı edildiğimiz formların başında geliyor. Gündelik hayatı ve ona dönük tavrımızı ve yaşayış biçimimizi dünyadaki durumumuz ya da yerimiz olarak bile kabul edebiliriz. Bu noktada gündelik hayat meselesinin eski bir tartışma gibi dursa da günümüz dünyasında sürdürülmesi ve ortaya çıkarılanın bir tavır haline getirilmesi gereken form tartışmalarının en önemlilerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Kaldı ki otorite ve teknoloji sayesinde bu hayatın içinde Byung Chung Hal’ın altını çizdiği, ettiği kontrol toplumu haline geldiğimiz ve bunun da bireylikler ve toplumsallıkları ya gerilettiği ya da geçersizleştirdiği düşünülürse bunun sanatsal ve yazınsal karşılıkları bir yana politik olanı da kendine dahil eden bir tartışma haline gelmesi de kaçınılmaz gibi duruyor. 

Süreyya Karacabey internet gazetelerinde yayımlanan yazılarının toplandığı “Gündelik Hayata Direnmek”te farklı düzey bağlamları da dahil ederek gündelik hayatın hem bireysel hem de toplumsal temelde tartışmasını yapıyor. (epos, ağustos 2017) Yazarın yaşadığımıza karşı direnmeden kastını ise yeni bir gündelik hayat önerisi olarak anlayıp öyle kabul edebiliriz.

Henri Lefebvre gündelik hayatı bundan uzun zaman önce tartışmış onun dönüşebileceği ve hatta devrimleştirilebileceği kararına varmıştı. Uluslararası kapitalizmin bağlı olarak otoritenin ve teknolojinin yerel dahil daha da belirleyici ve tek güç olduğu bir gündelik hayat ise Henri Lefebvre’nin tahayyül ettiğinin ve tartıştığının daha ilerisine çoktan geçmiş olabilir. Burada gerçekliğini koruyan asıl olgu yine Henri Lefebvre’nin sözünü ettiği gibi gündelik hayatın daha çok dil üstünden insan tekini ve dünyayı belirlemesi, yönetmesi ve bizi içinde durduğumuz ama karşı çıktığımızı/olduğumuzu sandığımız bir düzenin parçası yapmasıdır. (Modern Dünyada Gündelik Hayat, çeviri: Işın Gürbüz, Metis, mayıs 1998)

TUTUMU OLUŞTURAN BİLEŞENLER ÖNEMLİDİR

Süreyya Karacabey'in Gündelik Hayata Direnmek adlı kitabı

Buysa gündelik hayat tartışmasını bir uçtan bir dil tartışması haline de getiriyor. John Holloway ‘Öfke Günleri’nde bu yüzden yeni bir gramer hatta anti-gramer öneriyor. (çeviri: Utku Özmakas, 2017, İletişim) Her iki yazarın dediğinden gündelik hayatı tartışmak ve ona direnmek için bir karşı dile ihtiyaç olduğu düşüncesine varabiliriz. Süreyya Karacabey de “İsyanın dilini hecelerken bile gramerimizi düzenleyen bir şey” derken benzer kaygıdan hareket ediyor denebilir. Bu noktada gündelik hayatın asıl yaptığı her bir şeyi en başta dil olmak üzere düzen içi kılması ve böyle bir yeteneğe baştan beri sahip olmasıdır.

Bunun karşısında insan ve insan olmayan canlıları birlikte ele alan/değerlendiren tavrı belirginleştiren bir dil ve söylem şarttır. Bu yüzden Süreyya Karacabey yaşadığı/mız gündelik hayatı ve onun bireysel ve toplumsal sonuçlarını ele aldığı konular ve kişiler üzerinden tartışırken insanlar kadar insan olmayan canlıları da oluşturmaya çalıştığı dilin içinde tutmaya dikkat ediyor. Ona göre bugün karşısında gösterilebilecek tek şey tutum olduğu için o tutumu oluşturan bileşenler önemlidir. 

Bu tutum doğal olarak onun yazdıklarında içine doğru patlayacak bir uygarlığın tartışması haline gelmekte de gecikmez. Çünkü insan tekinin bugün karşısındaki durumu büyük ölçüde uygarlığın insan üstündeki kalıcı sonuçlarından biridir. Teknoloji buna çok fazla hız kazandırarak başka bir şey de yapmış yani uçuculaştırmış, geçicileştirmiştir. 

Böylesi bir uygar bir dünya ise kim tarafından uygulanır ve kime karşı yapılırsa yapılsın zulmün sonsuzu kadar hüküm sürmesinin mümkün olduğu bir düzlemdir. Bu yüzden dünya yazara göre insanlara yatağında ölme hakkı bile tanımayan bir uygarlıktır.  Süreyya Karacabey bunun karşısında nerdeyse her yazısında bir biçimde adalet ve vicdan tartışmasını hiç bitirmeyecek gibi sürdürür. Bunu da otorite kadar insanın ve tabii her ikisinin düzenlerini ve varoluş biçimlerini hem bireysel hem de toplumsal temelde tartışmaya ve “çocuksu adaletin” çağrılmasına dönüştürür. Bunun arka planında olan şey ise yine o adalet arzusu ve umududur.

DÜŞÜNCE VE UMUT VERİYOR

Yazar bütün bunların nerdeyse hepsini bireysel hatta kişisel alana çekerek tartışır, eleştirir ve karşı çıkar. Bu derece kişisel bir düzeyde toplumsal olgu ve durumları tartışmasını ise kişisel olanla toplumsal olanı ayırt etmeyi öğrenememiş olmasıyla açıklar. Kaldı ki kendi soluğu kesildiğinde yeryüzünün de soluğunun kesildiğini düşünen, bilinç olarak alan biri için başka bir tutum ya da tavır da pek söz konusu edilemez. Ama sonuçta bütün bunların John Holloway’ın demesiyle okuma ve yazmanın alanında geçtiğini/olduğunu düşünürsek her ikisinin de ‘biz’ eylemi olduğunu kabul edip hemen toplumsallaştırabiliriz. (İktidar Olmadan Dünyayı değiştirmek, çeviri: Pelin Siral, İletişim,3. baskı, 2011)

Bu kişisellik Süreyya Karacabey’i tekrar John Holloway’la ve onun ‘çığlık’ atma arzusuyla da buluşturur. Çünkü “Ufacık bir haksızlık karşısında normal olanın susmak değil de çığlık atmak olduğunu anlayana kadar susmanın bizi de bütün suçlara ortak ettiğini” bildiğimize göre hakiki bir çığlık atmak ve ona göre davranmak  ve hayatını eylemek tek ve nihai seçenektir diyebiliriz.

Kendinden kadınlara, çocuklara, bütün kurumlara, devlete ve dünyaya doğru genişleyen bir çizginin üstünden olaylara, olgulara ve kişilere bakan Süreyya Karacabey yazdıklarıyla bir biçimde insan teki olarak başka bir insana benzemezliğinin, başka ve farklı olduğunun altını kalınca çizerken bunun yine kendine dönük sonuçlarını da uzun uzun tartışma konusu ediyor, çocukluktan başlayarak kendi ve etrafının hayatını sorguluyor ve bunu yaparken epeyi bir şeyi de reddediyor.

“Gündelik Hayata Direnmek” istisna halinin her geçen gün daha fazla kalıcılaşmaya doğru gittiği bir dünyada her türden formun, otoritenin ve hiyerarşinin dışında bir insanın nasıl olacağı, ne yapabileceği, ne yapması gerektiği ve bunun hangi dille ve nasıl yapılabileceği konusunda yeterince düşünce ve umut veriyor. 

Son olarak söz konusu dilin tekliği ve özgünlüğünde tiyatronun ve dilinin katkısının oldukça fazla olduğunun burada özellikle belirtilmesi gerekiyor.  Hatta bu yüzden “Gündelik Hayata Direnmek”i Süreyya Karacabey’in kendiyle günübirlik yaptığı ve sonradan okuru dahil ettiği hararetli ve sahici konuşmalar olarak da kabul edebiliriz. Ama bunun kendi dışındaki insan tekine dönük etki ve sonuçlarını görmek için uzun zaman beklememiz ama ondan önce yaşamamız, hayatta kalmamız gerekebilir. Aşağılık bir susmanın hüküm sürdüğü ve yaygınlaştığı bir dünyada başka türlüsü ne yazık ki en azından şimdilik pek mümkün görünmüyor.

Süreyya Karacabey’in arzusu ve tek tesellisi insan ve insan olmayan canlıların da ortak duygusu ve arzusudur: “ İçine doğru patlayacak uygarlık, gökyüzünde koyu bir leke gibi görünecek ve sonra hepsi kuşların seyrettiği bir manzara olacak.”   “İnsanlıkmış, böyle bir şeyi yok sayarak işe başlamak daha temiz bir başlangıç olacak.”!

www.evrensel.net