Edebi bir kavşak: Bextiyar Elî romanı

Edebi bir kavşak: Bextiyar Elî romanı

İlhan Sami Çomak, Bextiyar Elî'nin 2012 ve 2014 yıllarında yayımlanmış üç kitabından hareketle yazarın romancılığına dair bir değerlendirme yapıyor.

İlhan Sami ÇOMAK
Silivri Cezaevi

Kürdistan Mezopotamya’nın taşrasıdır. Son birkaç yüzyıllık siyasal gelişmeler böyle bir tespit yapmaya zemin sunuyor. Buna rağmen kendine ait bir merkez oluşturma, bunun sistemsel ve entelektüel çabaları giderek hızlanıyor.

Kürtçe edebiyatta, toplumsal ve siyasal gelişmelerin etkisiyle bu eğilim, geçmişin edebi düzey ve değerlerinin hatrına bir kez daha kendini kanıtlama ve bağlı bulunduğu ülkelerin hakim edebi dili dışında kendine has edebi birikimi hem görünürlük hem de yenilenme ve modernleşme bahsinde temerküz etme çabasıyla son 30 yıla yakın dönemde daha bir belirginleşiyor.

Çağın içinde olan, benzerleriyle etkileşimde bulunan ama buna rağmen kendi olmayı başaran bu edebi dönüşüm ve birikim, yerel olanı evrenselle buluşturma ve evrensel olanı içerme isteği bakımından oldukça ilgi çekici ve yaratıcı. Ne ki bu geniş coğrafyanın farklı siyasal rejimlerce yönetilmesi, parçalı hali, birkaç lehçenin yarattığı iletişim zorlukları ama en önemlisi de iki ayrı alfabenin kullanılıyor olmasının inşa ettiği yüksek duvarlar Kürtçe edebiyattaki ilerlemeyi hakkıyla takip etmemizi zorlaştırıyor. Buna rağmen güzellik mutlaka duyuruyor kendini.

Bu yazıda “Êvara Perwaneye” (Pervanenin Akşamı-2012-Avesta) , “Koşka Balindeyên Xemgin” (Üzgün Kuşlar Köşkü-2014-Avesta), “Apê min Cemşid xan ku hertim bê ew li ber xwe dibir” (Rüzgarın hep önüne katıp götürdüğü Cemşid han amcam-2012-Avesta) kitaplarından hareketle Bextiyar Elî’nin romanlarına ilişkin sınırlı bir değerlendirme yapacağım. Daha geniş bir bakış açısına ulaşmak için tüm eserlerini okumak gerektir.

Kürtçe’nin Sorani lehçesiyle yazan Bextiyar Elî’nin 20’ye yakın eseri yayımlanmış durumda. Edebiyata şiirle giriş yapan Elî, asıl yaratıcı gücünü ve tanınırlığını romanlarıyla bulmuştur. Makale ve röportajlarıyla aydın ve entelektüel yönünü bize gösteren Elî Almanya’da yaşamaktadır.

‘RİTMİ OLAN BİR DİL ELBETTE ZEVKLİ BİR OKUMA VADEDİYOR’

Yaratıcılık ele avuca sığmamaklığıyla bilinir. Bu bakımdan Bextiyar Elî’nin romancılığını, yöneldiği konular ve bunu işleme yöntemi düşünüldüğünde mutlaka bir kategoriye oturtmak gerekmese de bir tanıma ulaşmak ve anlaşılması bakımından rahatlatıcı olacaktır. Dili, yarattığı atmosfer ve kurgusuyla romanlarını büyülü gerçeklik denilen o geniş ve çok çekici edebi dünyaya yerleştirmek mümkün.

Öncelikle tat almak için çaba gerektiren, okurdan işbirliği isteyen, sadece hikâyeye değil dilin işlenmesine ortak etmeye çalışan zor bir yerde duruyor eserler. Dili kurarken gösterilen yetkinlik ve paradigmasıyla,  okura kendini eserde konumlandıracağı öznel bir alan yaratılıyor. Bu hem kişisel bir tat almayı getiriyor hem de yazarın gösterdiğine heves ederek ikili bir okuma ve akıllı yürüme olanağı veriyor. Derin düşünceler yedirilerek ilerleyen ve temposundan hiç taviz vermeyen, müzikli, ritmi olan bir dil elbette zevkli bir okuma vaat ediyor.

Bextiyar Elî’nin romanlarında dilin kendisi başlı başına bir kurgu alanı. Dil, sadece hikayeyi aktarmada bir araç olarak kullanılmıyor her şeyden önce. Devinen ve gerilen, bazen geri çekilen, bazen güldüren, çoğu zaman acıyı hatırlayan bir yüz ifadesi gibi kalıcılığını duyuran çok canlı ve karakterlerden bağımsız bir varlıkmış gibi çok güçlü bir temel öğe olarak yer alıyor. Romanlarında Kürdistan’da yaşananları dönemlerle kurgulayıp somutlaştıran Bextiyar Elî’nin dili atmosfer yaratma başarısıyla buluşup huzur kaçırıyor. Ağrıyan dişi sürekli yoklama eğilimi gibi acıya yönelen, bunu hüzne evrilterek canlı tutan, küskün ve bir o kadarda asi bir dil. Ama sadece acıya değil, acıyı adeta parodileştirerek gülmeceye de odaklanma esnekliğini hiç zorlanmadan başarıyor. Özellikle “Apê min Cemşid xan ku hertim bê ew li ber xwe dibir” adlı eserinde bu esneklik yetkince sergileniyor. Gerçek, sorunların kaynağı ve kendisi, hayatımıza müdahil olan her neyse pek çok şekilde temsil edebilir! Eserlerinde kurgunun gücü ve söylemin rahatlığıyla bunu bildiriyor Bextiyar Elî.

Dilin esnek kullanımının getirdiği imkanların yanında kurgudaki başarı, Bextiyar Elî romanını Kürtçe edebiyatta müstesna bir yere oturtuyor kanımca. 

Gerçek hayatın özenip özleyeceği bir atmosfer yaratıyor eserlerinde B.Elî. Bu roman dünyası öyle çekici ki, okurda orda yaşamalı hissi doğuruyor. Bu hissin soyut bir göndermeyle, dilin kıvraklığıyla elde edilmesi mümkün değil elbette. İşte bu noktada B. Elî’nin karakterleri devreye giriyor. Gerçeğin özendiği o atmosfer karakterlerde, onların zeki olmaya çalışmadan zekanın kıvılcımlanmasının doğal bir getirisi şeklinde gelişen diyalog ve iç konuşmalarında var oluyor. Şüphesiz bu durum vücud bulurken zamanı yedekliyor, onun gücünden de kurucu bir özne olarak yararlanmayı deniyor Elî. Bunu başarıyor da.

Karakterler hem çok gerçek hayattan hem de hayatın dışında olan, “normal” denilen o uzlaşı alanını ısrarla ihlal eden yerdeler. Bu, romanların verdiği yenilik havasına denk düşüyor. “Normal”i vererek burada, bizlerle olmak istediğini işaretlerken, öte yandan bir derdi olduğunu, verili olana alışmak istemediğini, gerçeğin acılar ve mutluluklarla birlikte sorgulanması gerektiğini, “anormali”, karakter ve kahramanlar üzerinden gösterip sınırları zorlayan bir sarsma noktasında durarak yaratma yolunu seçiyor.

B. Elî‘nin karakterleri iyi ve kötü, güzel ve çirkin gibi ikilikleri mutlaklaştıran bir yerde durmamalarıyla bana kalırsa hem Kartezyen akla prim vermemiş oluyorlar hem de ete kemiğe bürünürken abartılı ve absürd şeyler yapsalar da onları sevmemizi ve kabul etmemizi istiyorlar. Evet, roman kahramanları canlıdır ve sevilmek isterler!

KENDİ KIVAMINDA YOĞRULAN, DURARAK AKAN...

“Apê min Cemşid xan ku hertim bê ew li ber xwe dibir” romanında, Irak Baas rejiminin işkencelerinden vücut ağırlığını kaybeden Cemşid Xan, rüzgara kapılıp uçarken tıpkı G.G. Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık” adlı eserinde kelebeklerle birlikte göğe karışan güzeller güzeli Rebecca’da olduğu gibi yaşananı yadırgamayız. Bize bunu sadece şaşkınlıkla kabul etmemizi ve zevkle okumamızı öneren güçlü bir iç mantık ve kurguyla sunulmaktadır zira. Hayatta olmaz kurguda olur ilkesi, başarıyla örülmüş bir eserde her şeyi mümkün kılar.

B. Elî‘nin romanlarında zaman ve onun kurgudaki yeri ile yapılanma biçimi önemle ele alınmayı gerektiriyor. Daha belirgin olarak “Evara Perwaneyê” ve “Koşka Balindeyen Xemgin” eserlerinde açığa çıktığı şekliyle sisli biz zamandır bu. Kendi kıvamında yoğrulan, durarak akan, mekana ve bireylerdeki fiziksel değişimlere değil de karakterlerin duygularına yönelen bir zaman mefhumu inşa edip öneriyor bize B. Elî. Zamanın duygulardaki bu yolculuğu dilde esneklik ve geleceğin ön görülmezliğiyle buluşarak bakış açısını olasılıklara açık hale getiriyor. Her şey mümkün ve siz benim söylediklerimle yetinmeyin! Bu romanları okuduğunuzda bir duygu da siz katın, siz de bir olasılık düşünün der gibi esnekçe kurulmuştur B. Elî‘nin romanı ve romanlarındaki zaman.

Dolayısıyla zaman, çizgisel olarak ilerleyip olayların ve hikayenin doğrultusunu göstermek görevini yüklenmiyor eserlerde. Daha fazlasını yaparak duyguları keskinleştiren, beklentileri abartarak ısrarla vurgulayan, arzuyu çoğaltan bir varlık, temel bir öğe olarak yer alıyor.

Büyülü gerçeklik akımının ilk örneklerinden sayılan Juan Rulfo’nun “Kızgın Ova” adlı eserinde de zamanın böyle bir işlevi vardır. Ama daha karanlık ve nefes almayı zorlaştıran bir atmosfer eşliğinde sürünerek geçiyordur zaman. Oysa B. Elî’de zaman bu kadar karanlık değil. Romanların acılarla yürüyen doğrultusunun, amaca ulaşmak isteyen kahramanlarca daha akışkan bir kıvama getirilmek istendiğini söylemek mümkün. Tüm zorluklara rağmen hep diri bir öngörü ve umutladır kahramanları.

Kendi rengini katarak dünya edebiyatıyla buluşma bahsinde hâlâ alınması gereken çok yol olsa da Kürt edibi ve edebiyatı bir kavşağı aşma noktasına gelmiştir. Şüphesiz ki bu zorlu ve büyük dönüşüm sadece bir yazarın kişisel çabasıyla olabilir değil. Bunun daha geniş bir edebi yönelim ve kolektif bilinçle gerçekleştiği ortada. Ancak Bextiyar Elî romanına, konu, kurgu ve diliyle hem yeni parametreler oluşturması hem de Kürtçe romanın yeni bir faza geçtiğini somutlaştırması bakımından diğerlerinden farklı olduğunun teslim edilmesi gerekmektedir.

MÜZİK DEĞİŞTİĞİNDE DANS DA DEĞİŞİR

Japonlar “müzik değiştiğinde dans da değişir” dermiş. Evet, Bextiyar Elî Kürtçe romanda çok köklü bir şekilde müziği değiştirmiştir. Yepyeni ve çok güçlü bir ezgidir bu. Kendinden öncekilerle kıyaslanmayacak bir çarpma etkisi yaratıyor, yaratacaktır. Dahası, evrensel düzeyi yakalama çabasında kurucu bir ölçü olarak bundan sonra yazılacak romanlara aşılması greken bir eşik sunuyor. Müzikle beraber dansın da değiştiğini bilmeliyiz.

Son sözü Dağlarca’dan mülhem söylemek isterim: Kürtçe’nin ses bayrağını yükselttiğin için ve biz okurları isminin anlamıyla donatıp duygulandırdığın için sana şükranlarımı sunuyorum, Bextiyar Elî.

www.evrensel.net