Hatun Tuğluk’un cenazesine saldırı anındaki sesler...

Hatun Tuğluk’un cenazesine saldırı anındaki sesler...

Ayşegül Tözeren, Derdo Ana'nın, Yervant'ın, Mihran'ın Ağıdı'nı yazdı; 'Hatun Tuğluk’un cenazesine saldırı anındaki sesler...'

Ayşegül TÖZEREN

Kulaklarımızdan silinecek gibi değil: “Burası Ermeni mezarlığı değil!” Bu ülkede, insanları birbirinden dinine, diline göre ayıran insanlar için iyi Kürt, kötü Kürt vardır. Ama nedense iyi Ermeni diye bir şey hiç yoktur. Sığ zihinlerinde, Ermenilik bir suçtur, bir ithamdır. Aslında onlar için, kendileri gibi olmamak, suçtur.

O korkunç seslerin uğultusu daha geçmeden, kırılmış bir kalbin kaleminden bir haber daha düştü. Yervant Özuzun kiliseden çıktıktan sonra çocukların onları taşladığını yazıyordu. Ardından da Batman’da bir Ermeni Mezarlığına zarar verildiği…

Bazen insan çağına gözlerini kapatmak ister, göz kapakları bir perde olsa diye düşünür. 

Gözlerimi kapattım, açtığımda karşımda uçsuz bucaksız bir yeşillik vardı. Koskocaman bir orman, usul usul akan bir dere ve üç sevimli, yaşlı kadın. Hikayelerini anlatmak için oturdukları o büyük sedirde sanki bizleri bekliyorlardı. 

Masallardan fırlayıp gelmiş gibilerdi.

Derdo Ana susuyordu, iki kız kardeş daha konuşkandı. Daha genç olan başladı. Genç dediysem, ben diyeyim yetmiş, siz diyin yetmiş beş… Komşularını çok sevdiğini anlatıyordu. Derdo Ana susuyordu. Ormanda gezintiye çıktıklarında tekrar konuşmaya başladılar. Yanlarında, onların öyküsünü belgeselleştiren Serdar Önal’ın da olduğu belliydi ve Serdar’dan bir soru geldi: “Buradaki evi, toprağı satıp, tamamen İstanbul’a yerleşmeyi düşünüyor musunuz?” Derdo Ana, bu kez susmadı: “Buralarda Ermeniler toprak moprak satamaz. İzin verilmez.”
Yürümeye devam ettiler, ettik. Dalları göğe uzanan bir ceviz ağacının önünde durdular. Hikayenin belki de başladığı yerin… “Onu satmam zaten,” dedi Derdo Ana… “O ceviz ağacı buraların hanımefendisi, gelini…” Sanki ormanı yaşatan o ağaçtı. İzlerken, ben de tam Derdo Ana gibi hissetmeye başlamıştım. Hava biraz karardı ve üç kadın her zamankinden daha ağır yürümeye başladılar, yol küçük bir mezarlığa açılıyordu. Bir Ermeni mezarlığına…

Dertleri hiç anlaşılamamış üç kadın durdu. En çok Derdo Ana durdu. İç çeker gibi birden durdu. Eşinin mezarının yanında… 
Meğer Derdo’nun öyküsüymüş o mezar… Aslında öyküsü bir masal anında başlamış. Yemyeşil bir bahçe, bal petekleri, çocukları… Ama insanların hırsı, kötülüğü o masalı bir anda trajediye çevirmiş. Eşi bir toprak çekememezliğinden dolayı öldürülmüş. Derdo Ana, eşinin acısını bile tam yaşayamayıp, sekiz çocuğuna da bir şey yaparlar korkusuyla İstanbul’a göçmüş. Peşleri sıra, topraklarına da komşuları el koymuş ve Derdo Ana bir hukuk mücadelesine girişmiş. O günler için “Bu akıl kafamda, bu dil ağzımda olsaydı,” diyor. Çünkü Derdo Ana, yarı Kürtçe, yarı Ermenice konuşuyor o yıllarda. Hukuk mücadelesine giriyor, ama duruşmalarda konuşulan dilden habersiz. Sonra sonra öğreniyor…

Derdo Ana kendisinden çalınan toprakları geri alana kadar, büyük bir yoksulluk içinde yaşamış. Çocuklarını o zamanlar kasapların ücret almadan verdiği kemikleri kaynatarak, beslemeye çalışmış. Ormanın hanımefendisi ceviz ağacı gibi o da yıllar içinde dimdik kalıyor, çocukları büyüyor, okuyor, yoksulluktan sıyrılıyorlar… O günleri kendi ülkemizde bir mülteci gibi yaşadık, diye anlatıyor Derdo Ana.

Perde bir kez daha kapanıyor ve bir yılbaşı gecesine açılıyor. Derdo Ana’nın sekiz çocuğundan birinin evinde toplanılmış belli… Evde baş köşede iki fotoğraf var. Biri öldürülen eşinin, diğeri Hrant’ın dost yüzünün… Acının yüzlerinin.

Derdo Ana’ya göre dans edilmeyen yılbaşı gecesi, yılbaşı gecesi değil. Dans etmek deyince, Derdo Ana’nın sayısını bilemediği torunlarından üçünün el el Ankara’nın bağları çalarken zıplaması dans oluyor. Komşularından pek farkı yok. Yılbaşı sabahına nar kırıyorlar kapıda. Aynı Trakya’da gelin evden çıkarken kırıldığı gibi… Peki, bizi benzeştirenler neden birleştiremiyor?

Serdar Önal’in yönettiği Derdo Ana ve Ceviz Ağacı bittikten sonra, televizyonda Mihran Dabag’ın konuşmalarına rastlıyorum. Çocukluğunun anavatanını anlatıyor. Diyarbakır’ı, Sur’u… Gidemesem de, orada bir evim olduğunu bilmek iyi geliyordu, diyor.

Ermenilerin ağaçları, evleri ve mezarları yüzyıllardır bu topraklarda… Farklı dillerden, dinlerden insanların olduğu gibi... Derdi bir türlü anlaşılamamış Derdo Analara, Mihranlara, Yervantlara kulak verdiğimizde, nefret seslerinin uğultuları dinecek, ceviz ağacının köklerinin sardığı o ormanda yüzyıllık bir soluğu birlikte içimize çekeceğiz, birlikte dinleneceğiz. 

Dostluğun, birbirimizi kabullenmenin soluğu bize iyi gelecek.

Bir düşünün…

Bir pazar Yervant Özuzun’un gittiği ve çıkışında taşlandığı kiliseye cümle dilden, cümle dinden dostları olarak uğramakla başlayabiliriz belki…

www.evrensel.net