Kimliği sorulmadan öldürülenler...

Kimliği sorulmadan öldürülenler...

Cumhur Daş, Uğur Kaymaz'dan Medeni Yıldırım'a, Taybet Ana'dan Mehmet Temel'e 'Kimliği sorulmadan öldürülenler'i yazdı, yakınlarıyla görüştü.

Cumhur DAŞ
Diyarbakır

 

Hakkari’nin Tale köyünde 31 Ağustos günü SİHA saldırısında vurulan sivillere dair hükümet yetkililerinin kullandığı ‘Terörist- işbirlikçi’ ya da ‘Kimliğini mi soracaktık?’ gibi ifadeler, AKP döneminde yaşanan sivil ölümlerinin ardından kullanılan dili bir kez daha gündeme getirdi. Hazırlanan raporlar, araştırmalar ‘kimliği sorulmadan’ polis, asker kurşunuyla öldürülen yüzlerce sivile işaret ediyor. Her bir ölümün ardından da hükümet tekrar ediyor: Onlar teröristti.

 

Sonrasında da olayı aydınlatmaya çalışanlar hedef gösteriliyor, tehdit ediliyor. Yargı ise genellikle olayı kapatıyor...

Mehmet Temel adlı yurttaşın hayatını kaybettiği, İbrahim Sak, İsmail Aydın ve Musa Tarhan adlı yurttaşların yaralandığı olay, HDP'nin ve CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun dile getirmesiyle gündeme geldi. Olayın üzerine giden Tanrıkulu hakkında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözlerinden sonra soruşturma açılırken askeri operasyonlarda ne kadar ‘hassas’ davranıldığı konusu da ısrarla vurgulandı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, “Kol saatlerine kadar görüyoruz” derken, TSK’dan yapılan açıklamada ise “Türk Silahlı Kuvvetleri bugüne kadar hiçbir sivil/masum vatandaşımıza yönelik zarar verecek uygulama içinde olmamıştır” denildi. En çarpıcı ve akıllarda kalan açıklamalardan biri de Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ’ın “Kimlik mi soracağız? Terörle hukuk çerçevesinde mücadele ediyoruz” demeci oldu.

Sokağa çıkma yasakları ve OHAL süreciyle beraber şehir merkezlerinin ablukaya alındığı, en işlek caddelerin polis bariyerleriyle kapatıldığı, her caddesinde, sokağında polis devriyelerinin atıldığı, kentlerin giriş çıkışlarında arama noktalarının kurulduğu Kürt illerinde kimliğinizin sorulmadığı bir gün geçirmeniz neredeyse imkansız bir hal almış durumda. Bozdağ’ı doğrularcasına, her köşe başında kimliği sorulanlara bir tek ölüm anında kimlikleri sorulmuyor diyebiliriz.

‘KADIN DA OLSA ÇOCUK DA OLSA...’

İnsan Hakları Derneğinin düzenli açıkladığı hak ihlalleri raporlarında, AKP döneminde kimliği sorulmadan polis, asker kurşunuyla öldürülen yüzlerce sivile dikkat çekiliyor. Bunların önemli bir kısmının da çocuk olduğu biliniyor. Bazı örnekler verelim: 28 Mart 2006 tarihinde Diyarbakır’da başlayan ve bölgeye yayılan olaylarda 13 kişi yaşamını yitirdi. Diyarbakır’da 22 yaşındaki Tarık Atakaya, 9 yaşındaki Abdullah Duran, 7 yaşındaki Enes Ata, 8 yaşındaki İsmail Erkek, 17 yaşındaki Mehmet Akbulut, 26 yaşındaki Mustafa Eryılmaz, 18 yaşındaki Emrah Fidan, 17 yaşındaki Mahsum Mızrak ve Devrimci Demokrasi Gazetesi Muhabiri İlyas Aktaş vücutlarının çeşitli bölgelerine aldıkları kurşun ve gaz bombaları sonucu hayatını kaybetti. 78 yaşındaki Halit Söğüt de darp sonucu yaşamını yitirdi. Batman’da 3 yaşındaki Fatih Tekin isimli çocuk ile Mardin’in Kızıltepe ilçesinde 27 yaşındaki Ahmet Araç ve 22 yaşındaki Mehmet Sıdık Önder ateşli silah sonucu yaşamını yitirmişti. Yapılan otopsilerde ölümlerin polislerin kullandığı mühimmatlarla gerçekleştiği anlaşıldı. Buna karşı ya hiç soruşturma açılmadı ya da açılan soruşturmalar ve davalarda ceza alan olmadı. Olaylar devam ederken dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Kadın da olsa çocuk da olsa gereği yapılacak” açıklaması halen hafızalarda yerini koruyor.

ANNESİNİN ETEĞİNDE TOPLANDI

12 yaşındaki Ceylan Önkol, Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Şenlik köyü Hambaz mezrasında, 28 Eylül 2009 günü hayvanlarını otlattığı sırada Yayla Karakolundan atılan askeri mühimmatla öldürüldü. Ceylan’ın parçalanan bedenini annesi eteğinde toplamaya çalıştı. Yargı sürecinde ceza alan olmadı.

KOVANLAR POLİS EVİNİN TUVALETİNDE BULUNDU

Dicle Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Matematik Bölümü 3. sınıf öğrencisi Aydın Erdem, DTP’nin kapatılmasını protesto için Diyarbakır’da 6 Aralık 2009 tarihinde düzenlenen yürüyüşte, polis tarafından açılan ateşle öldürüldü. Olay sonrası Diyarbakır Polis Evi tuvaletinde altı mermi kovanı buldu. Yürütülen soruşturma sonucunda olay yerinde ve Polis Evinin tuvaletinde bulunan kovanların TEM Şubesinde görevli polisler S.B, H.İ, V.Ö, ve T.M’nin silahından çıktığı tespit edildi. Ancak soruşturmada şüpheli polisler hakkında takipsizlik kararı verildi.

SİYAH RENGAR

Sivil ölümlerinin arttığı dönem ise çözüm sürecinin bittiği ve sokağa çıkma yasaklarının yaşandığı süreç oldu. İHD, bölge baroları ve uluslararası kuruluşlar tarafından yayımlanan raporlarda sivil ölümlerine sıkça dikkat çekildi.

14 Aralık 2015 günü Diyarbakır’da Sur’da süren polis ablukasına karşı sokağa dökülen binlerce kişi arasında yer alan Şerdil Cengiz ve Şiyar Salman, Kaynartepe Mahallesi girişinde kurşunlanarak öldürüldü. Görgü tanıklarının anlatımlarına göre, polisin halka müdahalesi sırasında bölgeye gelen siyah Rengar’dan inen kişiler, Koşuyolu Parkının duvarları arkasına geçerek buradan yurttaşların bulunduğu yere doğru ateş etti. Açılan ateş sonucu iki genç hayatını kaybetti.

‘CİZRE’DE SİVİL KAYBI YOK’

Şırnak, Cizre, Silopi ve Nusaybin’de yaşanan çatışmalarda da sıkça sivil ölümleri yaşandı.

Silopi’de 19 Aralık 2015 günü komşusundan evine dönerken keskin nişancı kurşunuyla vurularak yaşamını yitiren 57 yaşındaki Taybet İnan’ın cenazesi 7 gün sokak ortasında kaldı.

13 yaşındaki Cemile Çağırga, Cizre’de evinde vurularak öldürüldü. Ailesi cenazesini günlerce derin dondurucuda tuttu. Cemile’nin annesi verdiği bir röportajda, dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Cizre’de sivil kayıp yok” açıklamasına karşın, “Başbakan, Cumhurbaşkanı gelip kızımı görsünler, o küçük çocuk nasıl terörist olabilir? Kızımın cenazesi günlerdir dolapta, dünya alem gelip onu görmeli ve terörist olmadığını bilmeli” cevabını vermişti. HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız da o süreçte yaptığı açıklamaların birinde şunları kaydetmişti: Cemile’nin babası Ramazan Çağırga’nın Meclis Çözüm Komisyonunda ‘Barış’ dediğini hatırlatarak, “Çağırga Çözüm Komisyonuna, ‘Bu halka terörist dedikçe barış yapamazsınız gelin tüm acılarımıza rağmen uzattığımız barış elini tutun’ demişti.”

Cizre’de yaşananlara ilişkin Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiseri Prince Zeid Ra’ad Zeid al-Hussein, 10 Mayıs 2016’da yaptığı açıklamada “Elimizde, Türk güvenlik güçlerinin Cizre’de etrafı sarıp 100’den fazla insanı canlı canlı yaktığına dair tanık ve akrabalarının raporları var” dedi.

Kemal Kurkut ise 21 Mart 2017’de Newroz sabahı Diyarbakır’da aleni bir şekilde polis kurşunuyla katledildi.

Çok azını sıralayabildiğimiz sivil ölümlerine ve bölgede yaşananlara dair rapor hazırlayan kurumlar zaman zaman AKP ve Erdoğan’ın hedefi haline geldi, haklarında soruşturmalar açıldı. Hakkari Tale köyü olayındaki tartışma ise en son Tanrıkulu’nun ölüm tehdidi almasına kadar geldi.

‘MEHMET Mİ AHMET Mİ OLDUKLARINI NERDEN BİLEBİLİRDİK?’

28 Aralık 2011 tarihinde Roboskî’de yaşananlar toplu sivil katliamları arasına katıldı. Savaş uçaklarının bombardımanında çoğu çocuk 34 sivil hayatını kaybetti. Çokça tartışılan katliam gelinen aşamada halen aydınlatılmadı. Roboskililerin 298 haftadır adalet arayışı devam ediyor. Hakkari Tale köyü olayı ile başlayan tartışmaları konuşmak için KHK ile kapatılan Roboskî-Der Başkanı Veli Encu’yu arıyoruz. Ne hissettiklerini sorduğumuz Encu, “Bu tartışmaları izlerken biz Roboskî’yi bir kez daha yaşadık. Biz, 34 yakınımızın katledildiği Roboskî katliamı sonrası bu açıklamaların bir benzerini yine aynı kişilerden dinlemiştik. Hakkari’de yaşananların devletin yetkilileri tarafından böyle çarpıtılarak yansıtılmasına şaşırmadık. Roboskî’de de aynı şeyi yaptılar. Yıllardır devlet bu geleneğini sürdürüyor. Sivil insanlar savaş uçaklarıyla, polis, asker kurşunlarıyla hayatını kaybediyor. Hele ki ölenler Kürt ise ‘terörist’ olarak lanse edilmeye çalışılıyor. Bölgede bu tür olaylarda mağdur olan çok sayıda insan var” diyor

Dönemin başbakanı Erdoğan’ın grup toplantısında Roboskî olayı için “Mehmet mi Ahmet mi olduklarını nerden bilebilirdik?” dediğini hatırlatan Encu, şunları kaydediyor: O söylemi şimdi Bozdağ kullanıyor, ‘Kimlik mi soracağız?’ diyor. Roboskî katliamından sonra Genelkurmay ölenlerin içinde PKK’liler olduğunu söyledi. Ama hazırlanan raporlar bu insanların sadece sivil olduğunu gösterdi. Ama onlar aynı tavrı göstermeye çalıştı. Onlara ‘terörist’ dediler. Ölen insanlar sivil olmasına rağmen üzerini örtmeye çalıştılar. Hakkari’de olan da budur.

‘HİÇBİR ŞEYİN DEĞİŞMEDİĞİNİN FARKINA VARDIK’

21 Kasım 2004 tarihinde Mardin’in Kızıltepe ilçesinde 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz, evlerinin önünde polis kurşunlarının hedefi oldu. Uğur’un bedeninden 13 kurşun çıktı. Olay yaşandıktan sonra Uğur ve babası devlet tarafından ‘terörist’ olarak lanse edildi. Olayda yer alan polisler hakkında Türkiye’de açılan davada sanıklar ceza almadı, aile davayı AİHM’e taşıdı. Geçtiğimiz yıllarda AİHM, Türkiye’yi tazminat ödemeye mahkum etti. 21 Kasım 2016’da Uğur’un annesi Makbule Kaymaz, Kızıltepe Belediyesindeki işinden atıldı. Kızıltepe’de Uğur adına dikilen heykel ise yakın zamanda kayyım tarafından bulunduğu bulvardan kaldırıldı.

Uğur’un annesi Makbule Kaymaz’ı telefonla arıyoruz. Astımı nedeniyle bir süre önce hastanede yatmış. Halen konuşmakta güçlük çekiyor. Makbule Kaymaz telefonu, oğlu Ali’ye veriyor. Babası ve ağabeyi vurulduğunda Ali, 6 yaşındaymış.

Tale köyünde yaşanan tartışmaları soruyoruz. Bu olayları görünce çok üzüldüklerini söylüyor Ali ve ekliyor: Gün geçtikçe hiçbir şeyin değişmediğinin farkına vardık. ‘Ne olursa olsun biz yanlış bir şey yapmadık’ diyor hükümet. Babamın ve abimin olayında da aynı şekilde karşı çıktılar, ‘Bunlar terörist’ açıklaması yaptılar.

Yıllar içinde çeşitli baskılara maruz kaldıklarını söyleyen Ali, “21 Kasım 2004’ten beri üzerimizdeki baskılar hiç durmadı. Sürekli takip edildik, mezar anmamızda bile rahat vermediler, bir kaç kez gözaltına alındık. Çarşıya çıkınca doğru dürüst rahat edemiyoruz. Uğur Kaymaz’ın bulvardaki heykeli kaldırıldı. Heykelin ne zararı olacaktı? Kızıltepe halkı için aslında bu bir onurdu. Şimdi AİHM’de ikinci dava görülüyor. İlk davada tazminat verildi, ancak biz sorumluların ceza almasını istiyoruz” diyor.

  • Uğur Kaymaz'ın annesi Makbule Kaymaz

‘BÜYÜK BİR BARIŞ İSTİYORUZ’

Ölümlerin son bulmasını istediklerini söyleyen Ali, “Çocuklar ölmesin. Askerler, gerillalar ölmesin. Biz büyük bir barış istiyoruz. Vurmayla, öldürmeyle sorun çözülmüyor. Biz ayrım peşinde değiliz. Savaşa hayır diyoruz. Çocuklarımızın sokaklarda gönül rahatlığıyla oynamasını istiyoruz” diyor.

Makbule Kaymaz’dan kısa da olsa düşüncelerini almak istiyoruz. "Bütün anneler gibi barış istiyorum. Çocuklar ölmesin, kimse ölmesin” diyor.

‘ÇATIŞMASIZLIK ORTAMI SAĞLANMALI’

Diyarbakır’ın Lice ilçesinde 28 Haziran 2013 günü yaşanan kalekol protestosunda karakoldan açılan ateşle 18 yaşındaki Medeni Yıldırım hayatını kaybetti. Aynı olayda 8 kişinin de kurşunlarla çeşitli yerlerinden yaralandığını söylüyor Medeni’nin ağabeyi Mehmet Yıldırım. “O gün orada sivil olduğumuzu bile bile üzerimize yüzlerce kurşun sıkıldı” diyen Yıldırım, şunları söylüyor: Kalekol için getirilen ve içinde çelik olan taşlar olmasaydı daha fazla ölüm olurdu. Hiç bir uyarı olmadan insanlar ateş altında kaldı. O zaman bugün yaşananlar olmasın diye tepkimizi dile getiriyorduk. Şimdi ‘Kim olduklarını nereden bilelim’ deniliyor. Lice’de yüzlerce sivil vardı, onlara da ateş açıldı. Geçmişte çok sayıda faili meçhul işlendi. Ama bugün yaşadıklarımız aleni işlenen cinayetler. Ortadaki failler çok açıkken faili meçhul durumda kalıyor. Kimse ceza da almıyor, cezasızlıktan öte failler ödüllendiriliyor. Sorumlular çıkıp hesabını vermek yerine geride kalan ailelerle, halkla resmen dalga geçiyorlar. Tutarsızca açıklamalarla kendilerini aklıyorlar. Tabii bizim vicdanımızda ve gerçek adalette hiçbir zaman aklanamayacaklar.

Medeni Yıldırım dosyasının ikinci bir soruşturma için kapatıldığını söyleyen Mehmet Yıldırım, “Bu da tüm örneklerde olduğu gibi sürüncemede bırakılıp uzun yıllara yayılacak demektir. Yargılanma sürecinde yargılanan er tutuklanmadı bile. Bugün yaşananlar da bunun bire bir benzeridir. Sadece olaylar senaryolar farklıdır. SİHA ile vurulan sivillerin Roboskî’den tek farkı sayının az olmasıdır. Başka da hiçbir farkı yok. Bu yargısız infazları gündeme getiren biri ister CHP’den vekil olsun, isterse başka bir iş yapsın PKK’nin sözcülüğüyle suçlanıyor. Her şeyi kendilerini aklamak üzerine kurmuşlar” diyor.

Ölümlerin çözüm olmadığını söyleyen Yıldırım, “Bu ölümlerin neden yaşandığı ortada. Bu böyle devam etmemeli. Bizim çağrımız derhal bir çatışmasızlık ortamının sağlanması, sivil katliamların son bulmasıdır” diyor.

  • Medeni Yıldırım'ın annesi Fahriye Gündüz Yıldırım

Son Düzenlenme Tarihi: 18 Eylül 2017 02:49
www.evrensel.net