Her zaman her yerde yaşamak isteyenlerin hikayesi

Her zaman her yerde yaşamak isteyenlerin hikayesi

“Dalından çok zaman önce düşmüş bir kozalağın o oduna benzeyen tuhaf yapraklarını bazen taç gibi açtığını, bazen de yumruk gibi kapattığını gördüm. Demek cansız değilmiş kozalaklar. Demek ağaçlarından ayrıyken bile yapraklarını açıp kapayabiliyorlarmış... Ben bir kozalak olmak istiyorum. Her zaman her ye

Sevda Aydın

Bedir, Sema Aslan’ın ilk romanı ‘Kozalak’ın çocuk karakterlerinden biri. Okulda Bedir’le giyimiyle, kuşamıyla, konuşmasıyla, yürümesiyle arkadaşları dalga geçiyor, aşağılıyor. Bedir yaşadığı bu acıyı  annesinin kollarında bir de kozalağın yapraklarında dindirebiliyor.

Kozalak, incecik bir roman, ama içindeki hayatların hikayesi kitabı edebi yönde de, okuduktan sonra üzerinizdeki etkisiyle de ağırlığını hissettiriyor. Sema Aslan sosyoloji eğitimi almış bir gazeteci. Topluma karşı gözlemlerini yoğunlaştırmış bir yazar. Romanı için röportajlar yapmış, yarattığı karakterlere yakın yaşanmış hayat hikayeleri dinlemiş. Karakterler ve öyküleri bakarak değil, hissederek yazmış. Ve ‘Kozalak’ın içinden çıkan her hikayeye de birinci tekil anlatıyı seçmiş. Dolunay, Çiçek, Bedir ve Mıstık’ın hikayesini kendilerinden dinliyoruz. Tek tek açıyorlar bize bir türlü  kabuk bağlayamayan yaralarını, parçalanmış ruhlarını, önlerine dikilen duvarları, aşklarını, ayrılıklarını, devletin, çürümüşlüğün karşısındaki bedenlerini...

Sema Aslan, ilk romanıyla tıpkı Bedir gibi her zaman her yerde gerçekten yaşamak isteyen insanların kırgınlıklarını ama bitmeyen umutlarını anlatmalarına vesile olmuş. Aynı hikayenin başka başka uçlarında olan üç farklı kadının ‘Kozalak’ta keşişen hikayelerini Sema Aslan’la konuştuk.

‘Kozalak’ üç farklı kadının anlatıcı olduğu bir hikaye. İlk romanınızda neden böyle bir şey tercih ettiniz?

“Kozalak”, üç kuşak kadının birbiriyle kesişen, birbirinden beslenen ve bazen de birbirini azaltan hikayesi. Doğrusu bir kuşak hikayesinin peşinde değildim fakat hikayelerde bir süreklilik vardır; hiç kimse kendi müstakil hikayesini yazamaz diye düşünüyorum. Bazen alacaklı oluyoruz geçmişten, bazen de borçlu. Dolunay kendisine bir ‘şimdi’ kurmak istiyorsa ve bunun imkanlarını sorguluyorsa geçmişe, ailesindeki diğer kadınların hikayesine bakacaktı, çaresiz.

‘KOZALAK’ KADINLARIN BİRBİRLERİNİ DUYMASININ HİKAYESİ

Romanınız üç farklı kadının birbirine dönüşme hikayesi. Biraz romanın bu kısmından bahseder misiniz?

Dolunay, annesi, Çiçek ve hatta L., tek bir hikayeyi yaşıyor gibi. Ama aslında aynı hikayenin farklı uçlarında duruyor hepsi. Hikayeyi sadece dinlemek isteyenler, onun içine zorla çekilenler, içinde olmaktan acı duyanlar, içindeyken direnişi keşfedenler, sonunda bir gün o hikayeye yürüyeceğini bilenler… Sizin ‘Birbirine dönüşme hikayesi” dediğiniz, aslında benim için kadınların birbirini görmesinin, birbirine bakmasının, birbirini duymasının hikayesi. “Kozalak”ta üç kuşak kadının birbirine dönüşmesinden daha kaçınılmaz olan başka bir şey yok belki ama bu kadınlar birbirlerinin yabancısı da olsaydı bir hikayede, belki başka bir hikayede kesişeceklerdi mutlaka.

Çiçek’in kendi kendine konuşur hali, kadının erkek karşısındaki sessizliğine ‘deli’ce de olsa bir karşı tavır mı?

Kadınların konuşması ya da konuşmaması, üzerine düşündüğüm bir meseleydi. Çiçek sahiden de sessiz mi, ya da Paşa’nın kendisine atfettiği gibi deli mi? Yoksa deli olan Paşa’nın ta kendisi mi? Çiçek kendi kendine konuşuyorsa bile daha sahici ve daha -diyelim ki, davetkar sözleri var. Sokağın gerçeğinden, sokağın gücünden söz ediyor o mırıldanmaları sırasında. Bu noktada elbette direniyor ve tavır alıyor. Oysa Paşa, kostümünü giymiş, repliğini ezberlemiş, rolüne inanmış, maskesine dönüşüvermiş biri ancak.  

GÜNDELİK YAŞAMIMIZ POLİTİKA ÜRETMEK İÇİN EN DOĞRU ZEMİN

Hikaye anlatıcısı L.’nin aktivist olmasında kendi geçmişiyle yüzleşmesinden doğan çatışmaların payı var mı?

Vardır mutlaka. Direniş geleceğe dönük gibi görünse de, kaynağı geçmiştedir sonuçta. Aynı geçmiş, L.’nin sinik ve kayıp biri olmasına da yol açabilirdi pek ala fakat L. kendi hikayesine sahip çıkabilen bir kadın çünkü LGBTT hareketi politik bir dil üretiyor, aileler örgütleniyor… Feministler ‘kişisel olan politiktir’ derken tam da bunu kast ediyor; geçmişimiz ve gündelik yaşamımız politika üretmek için en doğru zemin belki de.

Bedir cinsel farklılığını erken fark ediyor. Okulda onu mutsuz eden alaylara karşı direnmeye çalışıyor. Bedir’in kozalak olmak isteyişi bu direncinin bir dışa vurumu sanki...

Bedir, pasif bir direnişe geçiyor. Bence çok farkında olarak da direnmiyor, başka bir şey yapamayacağı için, başka bir şey olamayacağı için bir kozalak olma hayali kuruyor. Kozalakların aslında son derece anlaşılır olan doğal-fiziki tepkilerinden ilham ve güç alıyor. Dolayısıyla çok sağlam durabiliyor; üzerinde çalışılmış, hesaplanmış bir direniş modeli değil onunki, başka türlü olamamanın, başka türlü yapamamanın bir sonucu olarak, hayatta kalmak için direniyor.  

ROLLERİMİZDEN SIYRILDIĞIMIZDA GÖRDÜKLERİMİZ İLGİMİ ÇEKİYOR

Romanınızdaki ailelerin yaşadıkları aslında pek çok kimsenin ‘Kol kırılır yen içinde kalır’ duvarının bir nevi yıkılmış halleri. Neden aile içinde böylesi bir teşhirin peşindesiniz?

Özellikle aile içi meselelerin teşhiri peşinde değilim elbette. Aslına bakarsanız bu kitapla yeni hiçbir şey söylemiyorum. Çünkü maskenin altında ne olduğunu biliyorum, hepimiz biliyoruz. Maskenin altında ne olduğunu biliyorken, maskeyi düşürmeye çalışmanın hiçbir eğlencesi yok. Galiba biraz toplumsal rollerimizle uğraşmak istedim…  Rollerimize ne kadar inandığımız ya da inanmadığımız meselesi, sahnelemeler, rollerimizden sıyrılabildiğimiz anlarda görebildiklerimiz her zaman ilgimi çekti. (İstanbul/EVRENSEL)


BAKMAK DEĞİL, HİSSETMEK İSTEDİM

Karakterleriniz kendi yaşadıklarını kendileri anlatıyor. Onlar anlatınca gerçekler daha mı bir görülür oluyor?

Bilmiyorum. Birinci tekil anlatıyı tercih ettim ve her bir bölümden sonra uzun esler vererek yazdım çünkü bakmak değil, hissetmek istedim. Karakterleri konuşturmak yerine onlar hakkında konuşuyor olsaydım, onlara ‘bakmış’ olacaktım. Bakmak, çeşitli açılardan risk taşıyor oysa. Elbette toplumsal kimlikleriniz bakışınızı biçimlendiriyor; kimlikleriniz nedeniyle bazen mesafeli olabilirsiniz bazen samimi. Ya da samimi bir mesafe de alabilirsiniz fakat “Kozalak” benim şahsi sorularıma da yanıtlar aradığım bir çalışmaydı, birinci tekilden başka şansım yoktu.  


EDEBİYATIN İÇİNDEN CÜMLE KURMAYI SEÇTİM

Sosyoloji eğitimi, gazetecilik ve gözlemleriniz bu kitapta yoğun olarak hissediliyor. Sizin için nasıl geçti gördüklerinizle hayal dünyanızı birleştiren yazım süreci?

Sancılı bir süreçti! Çalışırken çeşitli okumalar ve röportajlar yaptım. Ama daha çalışmanın çok başında en azından röportajları sürdürmeme kararı aldım ve çoğu söyleşiyi deşifre etmeden bıraktım. Konuştuğum insanların üzerimde bıraktığı etkiyi, onlarla paylaştığım anların bendeki duygusunu yazarken hep hissettim, o ayrı. Fakat gazetecilik refleksi geliştirdiğinizi fark ettiğinizde bir karar vermeniz gerekiyor: Elinizdekiler gerçekten de sadece ‘malzeme’ olabilir mi? Büyük haksızlık. Kitabın yazım sürecinde kendi dilimle, kendi hikayemle, kendi kızımla çok büyük kavgaya tutuştum. Olması gereken buydu. Öğrenmenin, ama sahiden öğrenmenin ve hissetmenin yolu, sosyoloji eğitimini, gazetecilik deneyimini ve kaleminizi içinizdeki duygudan uzaklaştıracak, ele aldığınız meseleyle ilişkiyi dolaylı bir hale getirecek her şeyi bir kenara bırakmaktan geçiyordu benim için. Fakat diğer yandan da ne sosyolojiyi ne de gazeteciliği yok sayamazdım -topluma bakmadan, soru sormadan yaşamanın yolunu bilmiyorum çünkü. İşte o noktada tek bir cevap buldum. Edebiyatın içinde kalmak, edebiyatın içinden cümle kurmak, edebiyatı düşünmek lazım. Öyle yaptım.

www.evrensel.net