İşçi ve emekçiler sokaklara iniyor

İşçi ve emekçiler sokaklara iniyor

Avrupa'nın Gündemi'nde bu hafta Fransa'da iş yasalarına yönelik saldırılar.İngiltere'de McDonalds grevi ve Almanya seçimleri var.

Fransa’da Macron hükümeti aylardır süren gizli görüşmelerden sonra yeni iş yasasını onaylayacak kararnamelerin içeriğini açıkladı: İşçi ve emekçilerin asırlık hak ve özgürlüklerine kökü bir saldırı. Tüm bunlar Fransa meclisinde tartışılmadan toplu onaylanacak. Fakat emekçiler bu saldırıya sessiz kalmayarak Fransa’nın en büyük sendikasının çağrısıyla 12 Eylül salı günü sokaklara inecekler. La Forge gazetesinden çevirdiğimiz yazı, Macron’un kararnamesinin içeriği ve saldırılarının yönüne vurgu yaparken önümüzdeki dönem Fransız işçi ve emekçiler açısından sıcak bir dönem olabileceğini belirtiyor. 

İNGİLTERE’DE TARİHİ GREV

Bu hafta İngiltere’de McDonalds işçilerin grevi tarih yazdı ve işçilerinin kararlı mücadelesi sonucu önemli kazanımlar elde edildi. Günlük gazete Morning Star, grevin bütün işçiler tarafından desteklenmesi gerektiğini, ayrıca McDonalds ve benzer şirketlerin “sıfır saat sözleşmeleri” yüzünden büyük kârlar elde ettiğini, buna karşı geniş çaplı mücadele verilmesi gerektiği savunuyor. 

ALMANYA’DA SEÇİM SÜRECİ

Federal Almanya’da yapılacak genel seçimler öncesi sürdürülen tartışmalar toplumu ilgilendiren gerçek sorunlar temelinde değil, hangi partinin kazanacağı üzerine yapılıyor. İki büyük parti CDU ve SPD, oy kaybetmemek için toplumsal gerçeklikleri, karşılaşılacak sorunları gizliyorlar. Halkın endişelerini anlayıp, popülist olmayan, çağa uygun çözüm önerileri sunmaktan korkuyorlar.  


MACRON’UN PATRONLARIN HİZMETİNDEKİ POLİTİKALARINA KARŞI İŞÇİ VE HALK MUHALEFETİNİ ÖRGÜTLEMEK İHTİYACI

La Forge 
Başyazı

Bu zamana kadar görülmemiş gizli uygulamalar eşliğinde aylardır sürdürülen manevra ve “görüşmelerden” sonra, Macron, başbakanı ve çalışma bakanı (iş yasasına dair) kararnamelerin içeriğini açıkladılar. Patronlar cenahında memnuniyet, mutluluk ve hükümetin cesaretine övgüler egemen. Sendika yönetimleri cenahında ise, FO (İş Gücü) sendikası başkanı Jean-Claud Mailly gibileri “daha da kötüsünü” önlediklerinden dolayı memnuiyet duyarken, CFDT sendikası yöneticileri ise yasaya, el Khomri yasasındaki (bir önceki iş yasası) kadar dahi müdahil edilmediklerinden dert yanarak, kararnamelerin yeterince ileriye gitmediğini düşünüyorlar. 

Neyse ki Solidaires sendikası ve başka örgütlerin de desteğiyle, 12 Eylül’de mücadeleyi güçlendirmeye ve bu sosyal gerileme karşı ve iş yasasını parçalamak için mücadele çağrısında bulunan CGT sendikası var. Bu yıkım Macron’dan önce başlamıştı, fakat onunla birlikte atılacak yeni adımlarla saldırı artık küçük büyük bütün iş yerlerini ve tüm işçileri kapsayacak. 

160 sayfa (kararname)! “Toplu gönüllü işten çıkma”, toplu iş sözleşmelerine gece çalışmalarını ekleyebilme olanakları, küçük işyeri patronları için sendika temsilcisi olmadan her şeyi neredeyse sınırsız geriye çekebilmek için müzakere başlatma olanağı... gibi “yenilikler” barındırıyor. Bir patron gazetesinin manşete taşıdığı gibi: İşten çıkarma, esnekleştirme, güvencesizlik ve işçilerin kolektif haklarını parçalamaya yönelik bu kararnamelerde “şirketler için bir çok fırsat” bulunuyor.   

İşçilerin sosyal güvencelerini toplu imha etme silahı olan (bu yasanın) merkezini oluşturan “çalışmanın liberalleştirilmesi”nin hedefi işsizliği düşürmek değildir, esas amacı iş gücünün patronlar tarafından aşırı sömürülmesi, onların kolayca, hızlı bir şekilde ve çok bir maliyete yol açmadan işten atabilmelerini sağlamaktır. 

12 EYLÜL ÖNEMLİ BİR GÜN

Çünkü patronlara 51 milyar avroluk kâr yetmiyor; her zaman daha fazlasını istiyorlar. 

12 Eylül önemli bir gün: En azami sayıda göstericinin sokaklara çıkması gerekiyor. Önümüzdeki günler, kararnamelerin incelenmesine, bu saldırıya karşı öfkeyi ve mücadeleyi güçlendirmek için işçilere anlatılmasına ayırılacaktır. 

Ama Macron bununla yetinmiyor. Karşı reformlarında her zaman bir adım önde bulunuyor. Faturayı emekçi sınıflara kesme, sosyal bütçeleri kısma, en zenginlerin ve şirketlerin vergilerini azaltma temel bir hedef olarak atılan her adımının yönünü belirliyor. 

Sosyal güvence için alınan katkı vergisi CSG’yi arttırma, konut politikasının liberalizasyonundan önce ev yardımlarını (APL) kısma, binlerce devlet finansmanlı iş sözleşmelerinin iptali... (Bu sözleşmelerin iptalinin) okullarda, yerel yönetimlerde, derneklerde, işsizlik kurumu da dahil devlet dairelerinde sonuçları korkunç.  

“Bu kararları alanlar, bizimle aynı dünyada yaşamıyorlar!”. 

(...) Eğitim Bakanı Jean Michel Blanquer sıkıntılı bölgelerde ilkokulun birinci sınıflarında artık 12 çocuktan fazlasının olmayacağını beyan ediyor, fakat bu çocukların önünde bir öğretmenin, bir öğretmen yardımcısının, ders yapacak bir sınıfın olup olmadığıyla hiç ilgilenmiyor... 

MACRON NE İSTİYOR?

Cumhurbaşkanı, patronların adayı olarak, elini çabuk tutmak istiyor; kendisini disiplinden, inançtan körce takip eden ve tıpkı (Çalışma Bakanı) Penicaud gibi, ticaret dünyasından gelen, neoliberal dünya görüşünü ve toplumu bireyselleştirme isteğini paylaşan Meclis çoğunluğundan faydalanmak istiyor. OHAL’in anti-demokratik ve özgürlükleri kısıtlayan önlemlerini yasalara geçirerek polis devletini güçlendirmek istiyor. Tartışma ve yasama sürecini kısarak, devlet yüksek kadroların ya kendi politikasını savunması ya da istifa etmelerini dayatarak yüksek bürokraside siyasi denetimi arttırarak yürütmenin elindeki gücü daha da merkezileştirmek istiyor. Savaş bütçesini arttırma kararlılığına dair kuşku duyan  genelkurmay başkanını istifaya iterek yaptığı tam da buydu. Afrika’ya, Ortadoğu’ya müdahale politikası ve savaşları devam ettirebilmek için bu alanda 2018 yılı için “tarihsel” bir artış ilan etti. 

İşçi ve emekçileri, kadın ve erkekleri, gençleri, emeklileri hedef alan bu politikaya karşı... işçi ve halk muhalefetini örgütleme aciliyet kazandı. Kuşkusuz kendimizi hemen bugün savunmalıyız, fakat toplumu derinden gerici, eşitsiz bir yönde değiştirmek isteyen, işçi ve emekçi kitleler için daha zor yaşam dayatan bu politikaya karşı uzun soluklu mücadele de etmeliyiz. 

Bu mücadelenin var olan tüm güçlere ihtiyacı vardır: Macron’un yoğunlaştırılmış neoliberal politikalarına, bölücü politikasına, sınıflar arası ittifakın yeni bir ifadesi olarak cepheleri bulanıklaştıran ideolojik saldırısına, Almanya ile birlikte emperyalist ve savaşçı Avrupalı büyük bir güç oluşturma isteğine, savaş politikalarına karşı mücadele eden tüm güçlere ihtiyaç var. 

Bizim açımızdan, krizin temel nedeni emperyalist kapitalist sistemdir ve Macron bu sistemi savunmak için dümene geçmiştir. Bunun için politikasına karşı mücadeleyi bu sistemden devrimci kopuş mücadelesine bağlıyoruz. 

(Çeviren: Kıvanç Demir)


MCDONALDS İŞÇİLERİN GREVİ TARİH YAZDI

Morning Star 
Başyazı

Bütün işçi sınıfı hareketi, grev yapan McDonalds işçilerini desteklemeli ve dayanışma içinde olmalı. Gündeme getirdikleri sorunlar –düşük ücretler ve esnek çalışma koşulları– örgütlü işçilerin hepsi için önemli sorunlar.

Senelerdir, Fast Food Hakları Kampanyası aracılıyla, Fırın, Gıda ve Müttefik İşçiler Sendikası (BFAWU) bu sektörde işçilerin hakları için mücadele veriyor.

Bu işçilerin, çoğunlukla asgari ücretli “sıfır saat sözleşmelerini” kabul etmenin dışında bir seçeneği yok (Asgari ücret 25 yaş ve üzerinde olanlar için saat ücreti 7.5 sterlin, 21-24 yaş arası olanlar için 7.05 sterlin, 18-20 yaş arası olanlar için 5.60 sterlin ve 18 yaşın altındakiler için 4.05 sterlin).

İş güvencesi içeren sözleşmeleri olsa bile asgari ücret, yaşanılır bir ücretin çok altında, özellikle de gençler için.

Sıfır saat sözleşmeleri olan işçiler ise bir haftadan diğer haftaya ne kadar kazanacaklarını tahmin edemiyorlar. Bu nedenle, çalışma saatlerin azaltılacağı korkusu nedeniyle, sorunlarını söyleyemedikleri veya zorbalık yapan yöneticilere karşı kendilerini savunamadıkları bir atmosfer yaratıyor. Grevin nedeni sadece maaşlar değil, aynı zamanda çalışma koşulları ve McDonalds şirketinin işçilerin şikayetleriyle ilgilenmemesinden kaynaklı. 

McDonald’s tabii ki sendikanın mücadele ettiği 10 sterlin saat ücretini ödeyebilir.

BİR YILDA 271 MİLYON STERLİN KÂR!

2016’da İngiltere’de McDonalds, 271 milyon sterlin kâr elde etti. (...) 

McDonalds (...) 2011-2015 yılları arasında Avrupa’da 2.5 milyar dolar vergi ödediğini ve çoğu restoranların “franchise/bayilik” olarak işletildiğini ve yerel vergiler ödediğini söylüyor. (...) Bayilik sözleşmeleri sonucu İngiltere’deki 1470 McDonalds restoranından sadece yüzde 31’i bu şirkete ait. Bayi sahipleri, maaşlar ve çalışma koşullarından, restoranı kurmaktan sorumlu ve McDonalds’a yıllık 150 bin ila 400 bin sterlin arası bir ücret ödüyorlar. 

Örneğin Caspian Networks 12 Mcdonalds restoranı işletiyor ve 95 işçisi var. Basit matematik sonucu bu işçilerin çoğunun sıfır saat sözleşmesi ile çalıştıkları anlaşılıyor.

Sadece McDonalds da değil: Subway, Dominos, KFS, Burger King, Costa Coffee ve Starbucks’in hepsi aynı tarzda çalışıyor; sırf isim kullanımından kâr elde ediyor.

Sektördeki bu parçalanma ve korku atmosferi sendikal örgütlenmeyi zorlaştırıyor. Bu nedenle Cambridge ve Crayford’da yürüttüğü çalışmadan, grev kararı için yüzde 95.7 oranında oy alabildiği ve (eyleme) harika katılımından dolayı BFAWU (sendikası) tebrik edilmeli.

GREV KAZANDIRDI

Oylamanın sonucu açıklandıktan hemen sonra, McDonalds yıl sonuna kadar İngiltere’de çalışan tüm işçilerine, çalışma saatleri güvence altında olan sözleşme hakkı vereceğini söyledi. Fakat sıfır saat sözleşme sorunu sadece “fast food” sektöründe değil. Güncel verilere göre bu tür sözleşmeler son 5 yılda 1.8 milyon (sözleşmeye ulaşarak) ikiye katlanmış. 

Taşeron işçileri arasında yaygın, özellikle üniversite ve yüksek lisans eğitiminde. 

(...) Haftaya gerçekleşecek Sendikalar Konfederasyonunda (TUC), GMB sendikası tarafından sunulan güvencesiz is koşullarına karşı geniş çaplı kampanya önergesine -ve BFAAWU örneğinden sonra sendikal örgütlenme için- güçlü bir şekilde destek vermeli.

(Çeviren: Çınar Altun)


ALMANYA SEÇİMLERİ: DEĞİŞİME KARŞI ÇIKMAK?

Georg DIEZ 
Spiegel Online

Yeni ile eskiyi birbirinden nasıl ayırt edebiliriz? Yeninin kazanması, bizi ileriye götürmesi için neler yapabiliriz? Neden bunun için çaba harcamıyoruz?

Hangi güç toplumu ileriye götürebilir, hangi güç toplumu her şeyin alışılmış şekilde kalacağı şekilde paketleyip bir dağın tepesine çekmeye çalışır? Eski ve yeni arasında, geçmişle gelecek arasında kaçınılmaz bir çatışma var. 
(...)

ABD’de yaşananlar, değişimden duydukları korkuyu, “böyle giderse Siyahlar, Yahudiler yerimizi alacak, bir şeyler yapmalıyız” diyerek ifade eden, dünyanın batacağını düşünen ve saldıran beyaz adamlar bu çatışmanın bir ucu. Ama sadece orada değil her yerde değişime karşı duranlarla, değişimden yana olanlar arasında politik olarak yönlendirilen, uçlaştırılan bir mücadele var.  

Almanya’daki seçimlerde de bu manzara çok belirgin. Bir yanda böyle giderse her şey daha kötü olacak korkusu içinde geleceğiyle ilgili depresif sorular yöneltenler diğer tarafta korkunun nedenini anlamaya çalışmadan her soruya sloganlarla cevap verenler veya korkuyu pekiştirmekten, körüklemekten çıkarı olanlar...

Başbakan Angela Merkel ile sosyal demokrat Martin Schulz arasındaki televizyon düellosu eski ile –biraz- yeni arasında sıkışıp kalmışlığın trajikliğini bir kez daha ortaya koydu. Evet eski ile yeni arasında sürdürülen bir mücadele vardı, eski yenilmeye mahkumdu. Bunu her iki politikacı da, danışmanları da, medya da bilmekteydi ama çıkarları gereği gizlemek zorundaydılar. Eğer biri bu sihirli örtüyü sıyırıp atıverse ortaya çıkacak görüntüyü nasıl anlatacaklardı seçmenlere?

Eski politika çıkar çatışması temelinde sürdürülmekteydi. Örneğin sermaye ile emek ve sendikalar ya da kiliselerle cinsellik veya kişinin hayatıyla ilgili kararları kendinin alması  arasında sürdürülen mücadelede taraf olmak kolaydı. Koşulların değiştiğini, sorunların var olduğunu kabullenip  başka türlü çözülmesi gerektiğini anlatmak zor işti. Örneğin sendikalar işyerlerinin yok edilmesine karşı neler yapabilirlerdi? Toplumsal sorunlar eskinin biçimlendirdiği tarzda, yanında veya karşısında olmakla, çözülebilir miydi? [...] Teknik insanları her anlamda kuşatıyor, kimini geriye atıyor, kimini yeni bağlantılara, gerilimlere, sürekli bilgi sahibi olup tepki ve çok hızlı karar vermeye yöneltiyor. İnternet bir yandan öfke makinesi, diğer yandan orkan işlevi görüyor. En alttakiler en üste, en üsttekiler en alta fırlatılıyor, alışılmış temeller sarsılıyor. 
(...)

Dijitalleşme, ekonomik, politik, toplumsal ve günlük yaşamın ayarını değiştiriyor.  Kapitalizmin sürekli adaletsizlik, eşitsizlik ürettiğini artık herkes görebiliyor, dünya düzeninin çelişkileri, haberlerle, resimlerle herkesin erişeceği hale geliyor. 

İnsanların düşüncelerinde de çelişkiler, değişiklikler oluyor. Tüm bunlara rağmen Almanya’nın olduğu gibi sakin, hareketsiz durması mümkün mü? İlerlemeye karşı direnilebilir mi? Hiçbir şey yokmuş gibi davranılabilir mi? Tabi ki hayır! Dünya beklemez, yeniyi görmeyen, desteklemeyen tam da tersi ona karşı mücadele eden, sonuçlarına katlanmak zorundadır. 

Geçenlerde Almanya’da savaşlara ve savaş bölgelerinde olan bitenlere yönelik medyanın ilgisizliği eleştirildi ve “Alman aklının dışa, gelişime kapalılığı” olarak nitelendi. Almanya’da değişimi, yeni dünyayı görmezden gelmek sanki ortak toplumsal alınmış bir karar gibi ortaya çıkıyor ve ne yazık ki iki yıl önce ülkemize “aniden” geliveren mülteciler karşısında şoka girmemizin nedenini de  açıklıyor. Onlar, yeninin temsilcileriydi, gelecekten söz ediyorlar, hiçbir şeyin eskisi gibi kalamayacağını, alışkanlıkların değişmesi gerektiğini bildiriyorlardı. Mültecilere karşı çıkarak aslında geleceğimize karşı çıkıyor, gerçeklikten kaçıyorduk.

Bu yeni durum karşısında toplum olarak neler yapabiliriz deyip kollarını sıvayanlar da vardı tabi ki. Mültecilerin acıları ve sorunlarıyla uğraşan, onlara yardımcı olmak için elinden geleni yapan insanlar bir araya geldiler, tarif edilemeyecek ölçüde çaba harcadılar. Karşılarında ise her zamanki gibi eskiyi savunan, her fırsatta yeniyi yıkmaya, engellemeye çalışanları, değişim korkusunu istismar edenleri gördüler.  (...)

Gözümüzün önünde radikal değişikliklerin gerçekleştiği, büyüleyici zor zamanlarda yaşıyoruz. Bu durum, yükseklik korkusu duyan insanların çok iyi tanıdığı baş dönmesine yol açıyor, bayılacak gibi oluyoruz. Böylesi durumlarda korkumuzun esiri olmak yerine ondan nasıl kurtulabileceğimize kafa yorsak daha iyi olmaz mı? Bazen çevremizde olan biteni anlamak, günü yakalamak, konumumuzu belirlemek için sıçramamız zorunludur.

(Çeviren: Semra Çelik)


 

www.evrensel.net