KHK ihraçlarından geriye kalan olmak

KHK ihraçlarından geriye kalan olmak

KOÜ’den Doç. Dr. Örgen Uğurlu, akademiden ihraçların yıl dönümünde Evrensel'e geriye kalan olmanın nasıl bir duygu olduğunu anlattı.

Örgen UĞURLU*

Geçmişi saklama ve yeniden üretme yetisi olarak tanımlanan bellek, aslında bilincin anlık bir işlemle geçmişi çağırmasıdır. Felsefe Sözlüğü’ne bakacak olursak bellek; özünde deneyimleri, duyumları, izlenimleri, algıları, kavrayışları, yeniden canlandırmak üzere saklayarak tutma yetisidir. Freud, belleğin yalnız hatırlama değil, aynı zamanda unutma edimleri içerdiğini söyler. Belleğin oluşabilmesi için bireyin çevresiyle anılar ve yaşanmışlıklar biriktirmesi gerekmektedir. Burada tanımlanan çevre, bireyin içinde yaşadığı toplum kadar bu toplumla birlikte varlık gösterdiği mekânı da kapsar.

Mekân, bellekte yer eden yaşanmışlıkları içinde barındırır, saklar, çağrıştırır, yeniden üretir. Kimi zaman bir çeşme, kimi zaman bir sokak, kimi zaman bir evin kapısını açan gülümseyen bir yüzdür. Nigar Pösteki’nin sinema salonlarının dönüşümünün mekán ve bellek üzerine etkisini araştırdığı bir çalışmasında da vurguladığı gibi mekân, kişinin bireysel hafızasıdır; duygu ve hatırlama dünyasıyla toplum arasında bağ kurmasını sağlayan bir araçtır. Yine Pösteki’nin bu çalışmasında başvurduğu Aldo Rossi’ye göreyse mekânın da bir belleği vardır ve bu bellek tüm topluma aittir. Mekân üzerinde üretilen sosyal ilişkiler mekânın belleğinin bir parçası haline gelirken zaman içinde eklemlenerek mekânı biçimlendirmekte ve onu yeniden ve yeniden üretmektedir. Mekânın ortadan kalkması ya da değişime uğratılması ise belleğin tutunma noktasının ortadan kalkması, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde yok olmaya mahkum edilmesi demektir.

Peki, mekân sabitken o belleği kodlarıyla donatan toplumsal yapı değişirse, belleğe ne olur? Ya bu değişim bellekle birleşip kendi kültürünü oluşturan bir mekânda, örneğin akademide yaşanırsa? O değişime dayanmak, dayanırken de geride kalan olmak, kişiye ve belleğe neler yaşatır? OHAL kapsamında yayınlanan KHK’lerin ihraçları ile boşalan bölümlerin/fakültelerin içinde geriye kalan olmanın birinci yılında kaleme alınan bu yazının derdi, tam olarak bu sorulardır.


AKADEMİ NE YANA DÜŞER USTA, MEKAN NE YANA?

Mekan olarak akademi kimi zaman modernizmin tek tipleştirdiği kentlerin sokaklarında ve bina toplulukları arasında kendine yer bulup bu tekdüzeliği kıran bir doku, kimi zamansa kentin sarmalından uzakta, periferide bir çekim merkezi gibi kondurulmuş yerleşke olarak çıkar karşımıza. İster kentin kalbinde, ister kentin sınırları dışında olsun, her yerleşke, her yüksek öğretim binası akademi değildir. İlle Platon’un Akademos bahçelerine benzemesi gerekmez bir yerin akademi olması için ama içinde bilimsel, sanatsal ve yazınsal üretimlerin olmadığı yere de kalkıp akademi demek, keçinin Abdurrahman Çelebi mertebesine denk düşer.

AKADEMİNİN DE KENTLER GİBİ KİMLİĞİ VE TARİHİ VARDIR

Akademiler de kentler gibidir. Bir kimliği, bir tarihi ve o tarihten oluşup bugünlere gelmiş bir geleneği, kültürü vardır. Bunlar varolduğu sürece akademi, akademi olarak yaşar. Biri diğerinin aynı olduğu koridorlar boyunca kurulmuş bölümler bile kendi tarihleri ve kültürleri ile harmanlanıp bulundukları koridora bir diğerinde görülmeyecek bir hava, bir doku ve bir ses katar. Kimi bölümlerin koridorlarında sanatsal tabloları, kimisinde 100 yıl öncesinden günümüze mezunlarının fotoğraflarını, kimisinde filozofları, kimisinde ise çeşit çeşit çiçekleri, heykelleri, kimisinde ise bunların harmanlanmış halini görürsünüz. Kimi bölümün koridorunda hiç kimseyi göremezsiniz. Anlarsınız ki, bireysellik hakimdir o bölümde. Herkes odasında yoğun çalışmalar içindedir. Kimi koridorlarda insanlar kovandaki arılar gibi sürekli bir odadan diğerine girip çıkarlar. Biliriz ki, o bölümde kollektif bir çalışma kotarılıyordur. Kimi koridorlardan geçerken kahve, kimisinde lavanta, kimisinde ter kokusu duyarsınız. Eski yıllarda bunlara pipo kokusu da eşlik ederdi. Eğer o koridora aşina biri iseniz, burnunuza gelen kokudan kimin bölümde olduğunu, az önce koridordan kimin geçtiğini, o taze kahveyi içmek üzere kimlerin kimin odasında toplandığını bile tahmin edebilirsiniz. Kimi koridorlarda ise bir boş anını bulup hocası ile konuşabilmek için bekleyen öğrenciler kapılar boyu sıralanmıştır. Bu görüntüyü anlamak ya da anlamlandırmak için öğrencilerin yüzüne de bakmak gerekir. Eğer yüzlerde endişe hakimse beklenen kapının ardındaki kişinin pek de sevilen ve danışılan bir hoca olmadığını, aksine geçmenin zor ve belki de taraflı olduğunu anlarız. Eğer yüzlerde gülümseme varsa, hele ki beklenen kapının ardından da şen sesler yükseliyorsa, işte orada hem bilginin hem dostluğun hem de hayatın paylaşıldığı, hocalığın derste başlayıp sınav kağıdında sonlanmadığı, “Ders kitabı olsun, her ders verilir” mantığının o koridora adım dahi atamayacağı, birlikte öğrenip birlikte üretilen bilginin tutuşturduğu insanların yaşadığı bir mekân olduğunu anlarız.

  • KOÜ’den ihraç edilen akademisyenler meslektaşları ve öğrencileri tarafından uğurlanmıştı

BAZEN KAPININ TUTACAĞIDIR BELLEKTEKİ AKADEMİ

İşte böyle akademilerde bellek mekânla kodlanmaya başlar. En derin anılar adımlanmaktan çukurlaşmış mermer basamağın kenarında, bina boyuna yaklaşmış bir ağacın gölgesinde ya da boyası dökülmeye başlamış bir kalorifer peteğinin üstünde kodlanır bellekte. Kapının tutacağı, karda kayganlaşan yemekhane yolu, kesilmiş taze çimen kokusu, pirinç vazonun motifidir bellekte akademi. Jaluzinin kenarından göze giren güneş, sabah bölüme gelir gelmez çalınan bir kapıdır. Çünkü en felsefi tartışmalar o mermer basamak üstünde yaşanmıştır, öğrencilerin aklından hiç ama hiç çıkmayan konular o akasya gölgesinde verilen korsan derste anlatılanlardır. O petek üstünde, elinde çayınla yaptığın sohbette, hiç aklında olmayan bir konuda araştırmaya yapmaya karar verirsin. Yemekhane yolunda memleket halleri tartışılmış, sınav sonuçları bina girişindeki camekanda ilan edilmiştir. Pencereden odaya dolan o çimen kokusunda bir makalenin çatkısı kurgulanmış, doçent olunca aldığın çiçek o pirinç vazoya konmuştur. O güneşin ışığı gözüne girerken meslektaşlarınla saatlerce süren tartışmalar sonucunda düzenlediğin ilk uluslararası kongrenin programı netleştirilmiştir. Belki de her sabah o en kıymetli mesai arkadaşının kapısını çalıp günaydın diyebilmektir akademide olmak…

HALA AYNI ODADAYIM AMA ARTIK GERİDE KALANIM...

Fakültenin ana girişine her gelişinde sağlık emekçilerinin taşerona karşı direnişi, rektörlüğün önündeki anıta her bakışında ifade özgürlüklerini kullandıkları için soruşturulan arkadaşlarını bekleyişin, otoparkın yanından uzanan patikada ise öğrencilerin sessiz eylemi canlanır gözünde. İşte bu farklı anılar, farklı haller, farklı dokular, sesler ve kimi zamanda kokulardır akademiyi akademi yapan. Ben de bundan tam bir yıl öncesine kadar, yani 1 Eylül 2016 tarihine kadar böyle bir akademide çalışan öğretim görevlisiydim. Bu suça ortak olmayacağız diyerek barış istedikleri için, toplum belleğinde Barış Bildirisi olarak kodlanan bildiriye imza atan arkadaşlarım, meslektaşlarım Dünya Barış gününde ihraç edilene kadar… Hala görevime devam ediyorum, hatta mimari olarak bakarsak hala aynı koridorda, aynı odadayım. Ama artık ben bir geride kalanım…


ÖNCE İSYAN SONRA UMUT ARDINDAN DİRENİŞTİR GERİDE KALAN OLMAK...

Nasıl bir duygu durumudur akademide geride kalan olmak? Belleğinin hiç durmayan çağrışımları ve anıları geri çağırmaları arasında ne yaşar geride kalan? Nasıl dayanır yokluğuna tüm dostlarının? Nasıl var olur hala o mekanda? Bu soruların her birine tüm geride kalanları tatmin edecek bir yanıt vermek güç. Herkes kendi meşrebinde yaşar aslında bu geride kalan olma halini. Yine de ortaklaşan hallerimiz de yok değildir. Kendi deneyimimden yola çıkarsam: Önce isyan, sonra umut, ardından direniştir geride kalan olmak…

Her yeni KHK yayınlandı haberinde bir telaş kaplar içini, listelere ulaşma çabası ardından sayfalarca uzayan isimler arasında önce kendi üniversitene bakarsın, kendin dahil tanıdık kimler var diye, ardından bildik dostları tarar gözlerin. Her bir tanıdıkla bir bıçak darbesi yer gibi olur yüreğin. Önce sıcağı, sonra acısı kaplar. Hele ki bir kerede 19 arkadaşın, omuzdaşın, kardeşin, canın ihraç edilmişse o ilk andaki acıyı tarif edemem. Ancak yaşayan bilir. Bağırmak istersin de sesin çıkmaz, gözünden akan yaşların buğusundan göremez olursun. Kıvrılıp çökersin bir köşeye ve o anda aklına düşen ilk şey dostların çocuklarıdır. Çocuklar ne olacak? Okulları, okul masrafları ne olacak? Ailesinin ihracını nasıl anlatacağız o minik yüreklere diye düşünmeye başlarsın. Bu çocuklara bunu yaşatmaya kimin ne hakkı var der isyanın. Ya sessiz hıçkırıklarla geçer saatlerin ya da hıncını çıkartacak bir yol, bir şey ararsın çevrende. Enerjin bitip yığılırsın bir yere de içindeki hınç bitmez. Onlara bunu yapan, yaşatan herkese herşeye isyan edersin. Sonra telefonlar başlar çalmaya. Arkadaşlarına ulaşamayan dostların ya da ulaşmaya çekinenlerin aradığı kişi olursun. Daha kendini avutamamışken yanıt bekleyenlere söyleyecek sözler ararsın. Az önce köşeye çömelmiş çaresizliğin bir anda nasıl kararlı bir sese dönüştüğüne şaşırdığını belli etmeden serinletmeye çalışırsın telefonun diğer ucundaki yüreği. İlk günün isyan ve kararlılık arasında duygu dalgalanmaları ile geçer.

TOPLANAN BİR ODA DEĞİL, ORTAK GEÇMİŞTİR

Resmi gazetenin yayınını takip eden birkaç gün içinde arkadaşlarının fakültedeki odalarını boşaltmaları gerekir. Lavanta kolonyası kokulu odaları, okuma lambasının loş ışığında imece usulü toplarken;arkadaşına makalesinde yararlanması için birkaç ay önce hediye ettiğin kitap gelir eline. Bellekte o makaleyi yazarken arkadaşının yaşadığı heyecan yeniden canlanır. Birlikte jürisine girdiğin öğrencilerin tezlerini, her birinizde farklı rengi olan toprak kupayı koliye koyarken çaycının renkli markalarına takılır gözlerin. O markalarla içtiğiniz çaylar ve yapılan sohbetler gelir gözünün önüne. Aslında toplanan bir oda değil, ortak geçmişindir. Gözünün ucuna kadar gelen damlaları bin bir zorlukla geri yollarsın. Arkadaşlarının yanında güçlü olmalısın, ağlamak yok. Zaten böyle saçma bir ihraç er geç iptal edilecektir ve arkadaşların ait oldukları akademiye geri dönecektir. Zaman biçersin aklından 4 ya da 5, hadi en fazla 6 ay sonra geri dönerler. Böyle dayanaksız ihraç mı olur dersin kendi kendine ve eklersin: Yok yahu üzme kendini, dönecekler…

Dönecekler umudunu yaşatmak sana güç verir. Hocalarının ardından ağlamaktan kızarmış gencecik gözlere bakarak tekrarlarsın bu inancını: Ağlamayın, dönecekler. Onların yokluğunun yaşattığı aksaklıklardan mağdur olanlara güç verirsin: Sık dişini, dönecekler. Daha düne kadar atacağın her adımda aklına danıştığın ağabeylerin, derdine ortak olan bacıların artık yoktur. Her işinde, her kararında yalnızsındır. Onların yokluğu ile akıl danışandan, akıl danışılana dönersin. Bunca insan senden medet umarken mecbursun, dik duracaksın. Onların yokluğunu ne genç meslektaşlarına, ne de yaşamdaki yolunu arayan öğrencilerine yaşatmamak için bir gecede büyüdüğünü hissedersin. Yarıda kalan tezlerin, danışmaya alışmış genç akılların, dergi-gazete satan çocukların çaldığı, geride kalan üç beş kapıdan (belki de daha azından) birisindir artık ama yılmazsın. Çünkü bilirsin; geri dönecekler. Onlara ulaşamayanlar ya da ulaşmaya yüzü olmayanlar senin üzerinden hallerini, durumlarını öğrenmek isterler. An gelir, güvenlik görevlisini bile teselli edersin: Üzülme, dönecekler…

Bu süre uzadıkça mekanla ilişkinde de değişimler olur. Odalardan yükselen şakalaşma seslerini arayan kulakların koridordaki bir öğrencinin sesini ihraç edilen sabık bölüm başkanına benzetir. Ya da sosyal tesislerin merdivenindeki kişiyi “bacım” dediğin arkadaşın sanırsın. Bir anda içine dolan sevinç aynı hızla yüreğini yakar. Yemekhane yolunun bu kadar uzun olduğunu ilk kez fark edersin.Yalnız yemeğe gitmeyi, kahveni yalnız içmeyi, günaydın demek için çalacak kapın olmadan, olanları da çalmak içinden gelmeden bölümde çalışmayı öğrenirsin. Elbette seni yalnız bırakmamaya çalışan arkadaşların, özellikle de genç meslektaşların olur ama kapılardan çıkartılan isimliklerin boşluğunu kimse dolduramaz. Koridor yine aynı koridordur da, içinde kimsen yoktur.

  • Kocaeli Dayanışma Akademisi’nın açılış şöleni

O ÇERÇEVELERİN İZİ DUVARDA DURUR

Yıllarca duvarda asılı duran bir çerçevenin yeri aynı zamanda onun izini de oluşturur. Olur da bir gün o çerçeveyi oradan çıkartırsan duvardaki izi kapatacak uygun çerçeveyi kolay kolay bulamazsın, ya eni uymaz ya boyu. O duvar boydan boya boyanmadan da o iz gitmez.Orada bir zamanlar başka bir çerçevenin olduğunu hep bilirsin…Arkadaşlarının boşalttığı odalar da böyledir. Onların yerine başkaları geçse de çerçevelerin yer izi duvarlarda durur. Öğrencilerin dilinde de o oda, arkadaşının adıyla anılır. Kullanıcısı değişse de, mekânın sahibi bakidir. Yine de o odalara doğru bakamazsın bir süre, sonra bakarsın da, içeriye girmek istemez ayakların. Göreceklerine hazır değilsindir. Olması gereken ile olan kişi arasındaki değişimi bellek kabullenmez. Diğer bir söylemle bellek, geçmiş anılarına sahip çıkarak mekânı yeni bir kişi ile kodlamayı reddeder. Unutmayı reddettiği üç şey daha vardır belleğinin, onlardan ilki arkadaşlarının ardından atıp tutanlar; ikincisi arkadaşlarının ihraç edilme kararının altına senatoda imza atıp sonra ihraçlarından haberleri yokmuşçasına ikinci kez savunmalarını alıp onların ihracı sonrasında seninle karşılaştığı ilk yerde sanki tüm bunlarda parmağı yokmuşçasına “bölümümüzü boşalttılar, çok üzgünüm” gibi laflar sarfedecek karaktere sahip olanlar ve son olarak da bir sonraki KHK’yi işaret ederek seni üstü kapalı olarak ihraçla tehdit edenlerdir. Her birinin her bir cümlesi mıh gibi aklındadır. Bellek cümleleri, sarfedildiği mekânla kodlamıştır bir kere, unutmaz. Gün gelecek, arkadaşların dönecek, bunların hesabı sorulacaktır.

O HALDE BİLGİNİN, SANATIN, YAZININ HARMANINDA BELLEĞİN SEÇTİĞİ MEKÂNDIR AKADEMİ

Sen mekândaki bu dönüşümlerin akademiyi yok ettiği düşüncesini yaşarken bir bakarsın ki arkadaşların bir dayanışma akademisi kurarlar. Bilimle, kentle ve öğrencileriyle olan ilişkilerini hiçbir kesintiye ve dönüşüme uğratmadan buradan sürdürürler. Yine dersler verilir, yine tartışmalar yapılır, yine ders çıkışı bir yerlerde oturulup bitmemiş sohbetler sürdürülür, yine ortak projeler, makaleler hazırlanır, yaz okulları düzenlenir. Artık dersler yalnız öğrencilerimize değil, tüm kent halkına açıktır. Yok edilmeye inatla direnir akademi. O zaman akademinin yüksek öğretim kurumlarının duvarları arasında olmadığını anlarsın. Aslında akademinin tanımlı ve dört duvarlı hiçbir yeri olmadığını öğrenirsin. Hiçbir yerde tanımlayamadığın bir şey, aslında her yerdedir. Kimi zaman bir sendikanın konferans salonu, kimi zaman bölümdeki odan, kimi zaman kentin işlek sokaklarından biridir akademi. Kimi bir trenin vagonu, kimi bir kent parkı, kimi bir adliyenin merdivenidir. O halde (dileyen OHAL’de diye de okuyabilir) denilebilir ki, tüm ihraçlara, baskılara, susturmalara inat; bilginin, sanatın, yazının harmanında belleğin seçtiği mekândır akademi.

* Doç. Dr., Kocaeli Üniversitesi İİBF Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü

www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.