Avrupa emperyalizminin Çin kaygısı

Avrupa emperyalizminin Çin kaygısı

Avrupa'nın Gündemi'nde bu hafta, Çin emperyalizminin ilerleyişi, ABD’deki Neonazi tartışmaları ve İngiltere'deki kadınlara özel tren vagonlar var.

Çin emperyalizminin ilerleyişi diğer emperyalist güçleri uzun zamandır kaygılandırıyor. Çin sadece geri kalmış ülkelere değil, ileri emperyalist ülkelere de yatırım yaparak, metalürji, kimya gibi stratejik sektörlerde dünyanın dev tekellerinin sermayesine ortak olmaya, hatta onları yutmaya çalışıyor. 

Pazartesi günü Çinli otomobil tekeli Great Wall Motor’un İtalyan-Amerikan ortak tekeli Fiat-Chrysler Otomobil tekelini satın almak istediğini açıklaması üzerine Almanya, Fransa ve İtalya hükümetleri harekete geçti ve yabancı tekellerin AB’nin stratejik sektörlere yönelik yatırımlarının daha ilerden denetlenmesi için yeni önlemler almasını AB Komisyonuna dayattı. Komisyon, 13 Eylül’de bu yeni önlemlerin neler olduğunu açıklayacak. Belçika gazetesi Le Soir’dan çevirdiğimiz yazı bu konuya ışık tutuyor. 

Öte yandan ABD’deki Neonaziler durumuna yönelik tartışmalar devam ediyor. Charlottesville saldırıları Almanya’da yaşanmış kimi olayların tekrar hatırlanmasına neden oldu. Süddeutsche Zeitung’dan çevirdiğimiz yorumda Charlottesville’deki olaylar ve Trump’ın açıklamalarıyla 25 yıl önce Almanya Rostock’ta olanlar arasındaki benzerlik gözler önüne seriliyor ve “Charlottesville 25 yıl önce Almanya’daydı” deniyor. 

Bu hafta İngiltere’de ise, artan cinsel taciz ihbarlarına karşılık İşçi Partisi Milletvekili Chris Williamson’ın kadınlara özel tren vagonlar için önerdiği kamuoyu yoklaması tartışılıyor. 


AVRUPA BİRLİĞİ, ‘AB DIŞINDAKİ’ YATIRIMLARI ÜZERİNDE HAKİMİYETİNİ KORUMAK İSTİYOR

Elodie LAMER 
Le Soir 

Avrupa Komisyonu diğer ülkelerin büyük yatırımcılarını denetim altında tutmak istiyor. Özellikle de Avrupa’nın stratejik sektörlerine yapılan yabancı yatırımları daha yakından gözlemliyor. Amacı ise bu yatırımların altındaki gizli siyasi hedefleri açığa çıkartmak. Bu manevranın arkasında ise Almanya, Fransa ve İtalya var.

 EY araştırma şirketi, temmuz sonunda Çinlilerin dış ülkelere yatırımlarında geçen seneye göre hafif bir gerileme yaşadığını belirtirken belki de çok erken sonuç çıkarttı. Pazartesi, Çinli otomobil grubu Great Wall Motor’un, İtalyan-Amerikan ortak grubu Fiat-Chrysler şirketini, özellikle de Jeep markasını satın almak istediğini açıklamasıyla yabancı grupların bu sektöre ne kadar ilgi duydukları bir kez daha kanıtlanmış oldu. 
Çin’in Avrupa yatırımlarında bir önceki yıla göre kısmen gerileme olduğu netleşse bile, bu yatırımlar hâlâ on milyar avrolarla sayılmaya devam ediyor. Yine EY araştırma şirketine göre, (Çin’in AB’ye yatırımları) 2017’nin sadece ilk yarısında 27 milyar avroya ulaşmış. 

Baş döndürücü bu veriler Almanya, Fransa ve İtalya’yı harekete geçirdi ve Avrupa (ekonomisinin) stratejik sektörlerinin yabancı yatırımlardan korunması ve Avrupalı şirketlerin de yabancı pazarlara girebilmesi için daha iyi bir karşılılık hedeflemesi için AB Komisyonunu sıkıştırmalarına neden oldu. Temmuz ayı sonunda bu üçlünün Avrupa kurumuna ilettikleri ve pazartesi günü Politico tarafından kamuoyuna açıklanan siyasi bir belgede, AB’nin bu üç ağır topu Avrupa’nın (dış yatırımlar konusunda) pasif ya da en azından çok hoşgörülü davrandığını vurguluyor. Onlara göre, kilit sektörlerimize dış ülkelerin teker teker yatırım yapmalarına izin verilirken, aynı ülkeler ise bizim şirketlerin yatırımlarına o kadar sınır getiriyorlar ki yatırım yapabilmeleri imkansızlaşıyor. Bu üçlünün bastırmasıyla AB Komisyonunun bir eylem planı üzerine çalışma başlattığı yönünde ortak açıklama yapıldı, fakat denetleme ve karşılıklı yatırım sorunları birbirinden ayrı iki konuyu oluşturuyor ve 28 ülke içerisinde ortak bir değerlendirme yok. (...)

Kağıt üzerine dökülen İtalyan-Alman-Fransız fikrine göre, Komisyon bir tür kontrol kulesi haline gelebilir. Fakat, rekabet konusundaki yetkilerinin aksine, Komisyonun veto hakkı olmayacak. Yabancı yatırımların siyasi amaçlarını tespit etmeye çalışan devletlerin hizmetinde olan basit bir aygıt olacak. Devletlerin başvuruları üzerine bir Avrupa şirketinin yönetimini ele geçirebilecek kadar büyük yatırımların olduğu durumlarda incelemeler yapacak. 

Söz konusu yabancı şirket kısmen de olsa kamu şirketiyse ya da yatırımları sayesinde Avrupa’nın en iyi şirketlerinin ürünlerini doğrudan ya da dolaylı bir şekilde satın alabilme imkanlarına sahip durumundaysa, yahut da pazarda uygulanan fiyatlardan çok daha yüksek bir fiyat öneriyorsa söz konusu yatırımlara özel bir dikkat gösterilecektir. Araştırma şirketin satın alınmasının başka bir ülkenin sanayi politikasına hizmet edip etmediğini belirleyecek. 

Berlin, Roma ve Paris, eşit olmayan muamele koşullarında devletlerin kendi topraklarına yapılan yabancı yatırımları engellemelerini istiyorlar. Yani eğer kendi ülkelerinin şirketleri başka bir ülkede yatırım yapmak istediğinde aynı muameleyi görmüyorsa devletlerin müdahale etmesini istiyorlar. 

Komisyon birkaç haftadır konu üzerinde detaylıca düşünüyor ve 13 Eylül’de Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker’in, AB’nin durumuna dair yapacağı konuşmada bu konuya dair de açıklama yapacağı belirtiliyor. 

Üçlünün önerilerini olduğu gibi alabilir hatta daha da ileri gidebilir (Örneğin: Ülkelerin ulusal araçlarının aynılaşmasını zorunlu kılabilir ve kendisine yaptırım yetkisi verebilir gibi). Nakarat tek: “Bedavaya sunulan” değil, “açık” bir Avrupa. 

(Çeviren : Kıvanç Demir)


CHARLOTTESVILLE 25 YIL ÖNCE ALMANYA’DAYDI

Heribert PRANTL
Süddeutsche Zeitung 

ABD’deki ırkçı saldırılar karşısında Trump’ın tavrı haklı olarak eleştiriliyor. Başkanın olayları önemsiz şeylermiş gibi göstermesinin kabul edilemez olduğu söyleniyor. Almanya’da böyle şeylerin olmayacağı dile getiriliyor. Gerçekten olmaz mı? Olmadı mı? 25 yıl önce Rostock Lichtenhagen’de mülteci yurtları yakıldı, polis müdahale etmediği gibi alanı Nazilere bırakıp çekildi. 

Sıcak bir ağustos günüydü. Eichstaett Üniversitesi gazetecilik öğrencilerine iyi bir yorumun nasıl yazılacağı üzerine seminer vermekteydim. Sıra öğrenilenleri pratikte göstermeye, yorum yazmaya gelmişti. Oyun oynarcasına değişik konular aramaya başladık. Birdenbire oyun bozuldu, hepimiz ciddileştik: Televizyonda Rostock-Lichtenhagen’de mültecilere yönelik saldırıların görüntüleri yayımlanmaya başladı. 
Yüzlerce aşırı sağcı, mültecilerin ilk başvuru yeri ve Doğu Almanya Cumhuriyeti’ne sözleşmeli gelen Vietnamlı işçilerin yurdu olan ayçiçekli binayı üç gün boyunca kuşattılar. Rostock-Lichtenhagen’deki Ayçiçeği Evi üç gün korkuyu yaşadı. 120 mültecinin yaşamakta olduğu binaya saldıran yüzlerce Neonazi, balkonlara tırmandılar, molotofkokteylleri attılar. Televizyonlar canlı yayınla gelişmeleri yansıttılar ve biz oturduk bu görüntülere baka baka iyi bir yorum nasıl yazılır konusunda pratik yaptık. 

Polis olay yerindeydi ama müdahale etmedi, tam tersine ev kundaklandığında güvenlik güçleri uzaklaştı ve meydanı saldırganlara bıraktı. Geride naralar atmakta olan eşkıyaları alkışlayan komşular kaldı. Geride Ayçiçeği Evinin korunmasız, kendilerini korumaya çabalayan 120, kadın, erkek, çocuk sakini kaldı. Devlet, 120 insanı ölüm çığlıkları atan Neonazilere teslim ederek görmezden geldi. Ölümlerin olmaması mucizeydi, korku içindeki mülteciler dama çıkarak canlarını kurtarabilmişlerdi. 

Eichstaett Üniversitesinde öğrencilerden biri yorumunda Bertolt Brecht’in Almanya’da Nasyonal Sosyalistlerin iktidara gelişini anlatan meşhur “Arturo Ui’nin önlenebilir yükselişi” oyunundaki bir cümleyi kullanmıştı. Irkçılığın, insanlık düşmanlığının yeşermesi için şartların hâlâ uygun olduğunu, “kucağın hâlâ sıcak” olduğunu yazmıştı. Bu benzetmenin abartılı olup olmadığını tartıştık. O zamanlar, Rostock-Lichtenhagen pogromundan itibaren Nazilerin radikalleşmeye başladığını bilmiyorduk. Bu süre içinde NSU çetesi ortaya çıkmış ve gelişmişti. Bu süre içinde, Federal Kriminal Dairesinin nitelemesiyle Almanya’nın doğusunda aşırı sağcılar tarafından “korku atmosferi” yaratılmıştı... 

Rostock-Lichtenhagen ismi artık, görmezden gelme, bana ne deme ve yabancı düşmanlığını ciddiye almama politikasının sembolü haline geldi. 1992’deki bu korkunç günlerden sonra her gün yeni ırkçı saldırı gerçekleştirildi, Naziler saldırgan, devlet çekingen, sürdürülen politika ise üstünü örtme idi. Birlik partileri (CDU/CSU), sosyal demokratlar (SPD) ve liberaller (FDP), hemen iltica yasasının daha da sertleştirilmesi için bir araya geldiler. Anayasa’da garanti edilen iltica hakkı kısıtlandı. AB çevresinde kaleler oluşturularak mülteciler Avrupa’dan, Almanya’dan uzak tutuldu. Almanya, “Gözden ırak olan gönülden de ırak olur” mantığıyla rahatladı. Şimdilerde kuşa çevrilen iltica yasasının temeli, 1993 yılında, daha Rostock-Lichtenhagen’ın külleri sıcakken atıldı. 

1992 ağustosundaki bu korkunç üç günün ve olay karşısındaki politik tepkilerin üzerinden 25 yıl geçti. O zamanlar mültecilere karşı sert yaptırımlar, saldırgan bir dil ve Anayasa’daki değişikliklerle aşırı sağcıların öfkesinin dindirileceği sanıldı. Tam da tersi, yapılan bu büyük hata nedeniyle Rostockhagen’dan bu günün PEGİDAcılarına kadar uzanan ırkçı pisliğin yolu inşa edildi. Ders çıkarılmadı, çıkarılmıyor. 

Alman politikacıları, Charlottesville’deki Neonazi saldırıları sırasında Trump’a, haklı olarak, ırkçılığı mahkum etmesi gerektiği uyarısını yaptılar. Ancak 25 yıl önce Charlottesville, Almanya’da Rostock-Lichtenhagen’deydi ve Alman politikacılarının çok azı ırkçılığı lanetlemişti. O zamanlar politika, kendisinin de ürettiği sokağın baskısına boyun eğmişti. Irkçı saldırılara karşı durmak yerine iltica yasasına saldırıldı. Bu, şimdi Trump’ın izlediği politikanın hemen hemen benzeriydi. O zaman yapılan röportajlara baktığınızda şimdi Trump’ın açıklamalarından farklı şeyler söylenmediğini göreceksiniz. Saldırganlar yerine saldırılanlar suçlu ilan edilmişti. Eyalet içişleri bakanı kendine yönelik suçlamalar karşısında, ısrarla Vietnamlı mültecilerin hayatını tehlikeye sokan bir durumun olmadığını söylemişti. 

25 yıl önce Rostock-Lichtenhagen’da gerçekleştirilen pogrom, bu hafta çok sayıda toplantı ile anılacak, dersler çıkarılacak ve lanetlenecek. Bu toplantılardan hiçbirine Başbakan Angela Merkel katılmayacak. Onun daha önemli işi var; Köln’de bilgisayar oyunları fuarının açılışını yapacak. 

Yine de Merkel’in bu kadar telaş arasında Rostock’u hatırlayacak, kafa yoracak zaman yaratabilmesi umuduyla... 

(Çeviren: Semra Çelik)


KADINLARA ÖZEL VAGON FİKRİ, KADIN VE ERKEKLER İÇİN ÇOK AŞAĞILAYICI 

Laura BATES
Independent

2012’de otobüste cinsel tacize uğradığımda, bunu ihbar edebileceğimi düşünmüyordum. Yaşadığım olayı kime anlatacağımı da bilmiyordum. Kimsenin beni dinleyeceğini de düşünmedim. Yaşananların cinsel taciz olarak kayda geçebileceğini ve ciddiye alınacağımı da hiç düşünmedim. 

Britanya polisi ve Londra Taşıma Kurumunun beş yıldır yürüttüğü ortak kampanyadan sonra bazı şeyler yavaşça değişiyor. Cinsel taciz ve saldırı oranları halen inanılmaz bir şekilde yüksek, ama bu alanda çalışanlar mağdurlara yardım etmek için özel eğitim aldılar ve alıyorlar. Toplumu bu konuda bilgilendirmek ve benim gibi tacize uğrayanların ihbar etmemesini teşvik eden yanlış bilgilerin de üstüne gitmeye devam ediyorlar. 

(…)

Kadınlara özel tren vagon vizyonu, her 6 ayda bir önerilen bir fikir haline geldi, ve bu ara yine bir çıkış yaptı. Tren vagonlarında son beş yılda artan cinsel taciz vakalarından sonra, İsçi Partisi Milletvekili Chris Williamson, “güvenilir alan” olarak tren vagonlarıyla ilgili kamuoyu yoklaması önerdi. Neden böyle bir şey önerildiği anlaşılıyor ve iyi niyetli bir yaklaşım olabilir ama tam da ilerleme kaydettiğimiz zamanda böyle bir uygulama bizi geriye götürür. 

Cinsel taciz ihbarlarının yükselişte olması, bize çözülmesi gereken ciddi bir sorun olduğunu gösteriyor ama suçların hızla arttığı anlamına gelmiyor çünkü bu dönem ulaşım polislerinin yürüttüğü özel çalışmalar bulunuyor. Aslında daha fazla mağdurların öne çıktığını ve şikayette bulunduğunu görüyoruz. Polisin yürüttüğü çalışma ve “Durdurmak için ihbar et” kampanyası toplumu cesaretlendiriyor. Eğer bu tarz çalışmaları durdurursak ve daha az etkili taktiklere dönersek olumsuz bir gelişmeye imza atarız. 

Cinsel taciz olaylarına karşı toplu taşımada ayırım yaparsak, bunun kaçınılmaz olduğunu savunmuş oluruz. Bilerek veya bilmeyerek, erkeklerin hep rahatsızlık veren ve kadınları taciz eden bireyler olduğu mesajını vermiş oluruz ve tek çözümün kadınların kendi güvenliği için özgürlüklerinden taviz vermeleri gerektiğini savunmuş oluruz. 

Örneğin kadınlar giyim tarzlarına, davranışlarına veya seçtikleri yollara dikkat etmeliler yaklaşımı, aslında tacize uğramamak için kadınların yapabilecekleri ve yapmaları gereken şeylerin olduğunu savunmak anlamına geliyor. Bu yaklaşım mağduru suçlayan anlayışa hizmet ediyor, suç işleyenleri teşvik ediyor ve insanların ihbar edebilmesinin önüne geçiyor. 

Aslında, kadınlara özel vagonlar, sorumluluğu kadınların kaçışına ve saklanmasına bağlıyor ve aksine toplumu etkileyen ve de yaygın olan cinsel taciz sorununu çözmüyor.

Böyle bir uygulama diğer sorunları da birlikte getirir; kadınlara özel tren vagonunda oturmayan ama tacize uğrayan kadınlar nasıl muamele görecek? İhbar edebilecek mi? Irkçı, İslamafobik, homofobik, transfobik saldırılara ve bazen bununla bütünleşen kadın düşmanlığına karşı nasıl davranılacak? Potansiyel mağdurları ayırarak değil, bütün sorunların üstüne gidilmeli, ve bunların kabul edilmez olduğu mesajı verilmeli.
Kadınları toplu taşımada ayırarak, suç işleyenleri durdurmak için bir şey yapılmayacağı mesajı veriliyor. Sadece istasyona veya bir sonra ki durağa kadar onların önüne geçiliyor. Asıl cinsel taciz sorununu çözmek için bir şey yapmıyor böyle bir uygulama ve sorunu sadece başka alanlara taşıyor. Erkeklerin çoğunu da aşağılamış oluyor. Erkeklerin doğuştan cinsel saldırgan ve kendilerini kontrol edemeyecek varlıklar olduğunu ima ediyor. 

Bu tür vagonların uygulanması, bütün kadınların yolculuklarını etkilemiş olacak. Cinsel tacize uğramayan kadınları da zor durumda bırakacak. Herkesi etkileyecek bir karar yerine, taciz suçlarını işleyenleri hedef alsak daha iyi ve anlamlı olmaz mı?

Vagonları ayırarak sorunu çözeceğini düşünenler, suç işleyenlerin kendini kontrol edebileceği konusunda güvence verene kadar, erkeklere özel tren vagonları önersinler.Eğer bunun tuhaf bir öneri olduğunu düşünüyorlarsa, o zaman neden kadınları kısıtlayan ve suçluların özgür dolaşmasına izin veren bir fikri, anlayışla karşılamamız isteniyor? 

(Çeviren: Çağdaş Canbolat)

www.evrensel.net