Avrupa faşizme sessiz

Avrupa faşizme sessiz

Avrupa'nın gündeminde bu hafta Barselona saldırısı, Theresa May'in Trump'a karşı tavır almayışı, Almanya seçimleri ve Akdeniz’de ölen mülteciler vardı

İspanya’nın Barselona kentinde meydana gelen terör saldırısı Avrupa hükümetlerini ve halklarını bir kez daha ayağa kaldırırken, aynı hükümetlerin özellikle ABD’de görünür olan faşist yönelime karşı sessiz tutumları tartışılıyor. 

Alman hükümeti ve Başbakan Merkel de, Kuzey Kore-ABD arasındaki savaş tehditleri, ABD’deki ırkçı saldırılar ve Trump’ın açıklamaları konusunda sessiz kalmayı seçti. Spiegel Online’daki yorumda bu tavrın nedeninin halka; “Merkel başımızda olduğu sürece dünya yansa da bize bir şey olmaz!” duygusunu vermek ve tekrar seçilmesini garanti altına almak olduğu belirtildi.

İngiltere’nin gündeminde de ABD Başkanı Donald Trump vardı. Theresa May’in Trump ile yakınlaşması ve onu eleştirmekten kaçınması yoğun tepkilere neden oluyor. 

Diğer yandan Fransa’da ise Akdeniz’de ölen mülteciler yine gündemde. Denizden çıkartılan cansız bedenler ve “kurtarılan” onlarca çocuk görüntüleri ekranları kaplarken, İtalya’dan gelen göçmenlere kapısını açtığı için bir kişiye dört ay hapis cezası verildi. İnsan hakları örgütleri bu hükmü protesto ederek “Dayanışmanın cezası olamaz” dedi. Fransa’dan çevirdiğimiz yazı bu duruşmanın perde arkasına ışık tutuyor.


BARSELONA SALDIRISI ÜZERİNE

KATİLLERİN YOLU

Daniel DECKERS
Frankfurter Allgemeine Zeitung

Geçen yıl Nice ve Berlin, bu yıl Londra, Stockholm, Paris ve şimdi de Barcelona... Madrid’de 200’e yakın kişinin öldüğü, binlerce kişinin yaralandığı terör saldırısının üzerinden 13 yıl geçti ve terör İspanya’ya geri döndü. O zaman, katiller el Kaide’dendi. Perşembe günü bir kamyonetle Katalan metropolü Barselona’nın alışveriş merkezinde katliam yapanlar, son 13 aydan beri yapılan tüm terör saldırılarında olduğu gibi  IŞİD’den. 

2004 mart ayında saldıranların hedefi sadece olabildiğince çok insan öldürmek değildi, onlar İkiz Kuleler’e saldırının üstünden henüz üç yıl bile geçmemişken Batı’yı korku ve endişeye sokmak istiyorlardı. Üç gün sonra İspanya’nın yeni parlamentosu seçildi. Irak savaşında ABD’ye koşulsuz destek sunan ve başlangıçta Madrid saldırısını ETA’nın (Bask ülkesinin özgürlüğü için mücadele eden hareket) üzerine yıkmaya çalışan muhafazakarlar seçimi kaybettiler. Sosyalistler, Irak savaşına gönüllü destek veren İstekliler Koalisyonundan ayrıldılar. 

Barcelona ve Nice’deki gibi saldırılarda teröristlerin şehrin jeopolitik yapısına yönelik bir hedefleri yok. IŞİD terörü artık tek tek kişiler tarafından gerçekleştirilebilecek hale geldi. Silah, bir kamyon, kamyonet veya otomobil. Senaryo ise önceden hazırlanmış: Saldırganların hedefi sadece olabildiğince çok insanı öldürmek veya yaralamak değil, seçilen yerler halkın toplu halde bulunduğu ve özgürce dolaşmak, eğlenmek istediği yerler; eğlence yerleri, alışveriş merkezleri, köprüler...

Bu tür yerleri, bu yerlerde bulunanları İslamcı teröristlerin nefretinden korumak, izole etmek imkansız. Onlar için ölenlerin arasında çocuk, kadın, yaşlı, engelli hatta Müslümanların olması hiç de önemli değil. Barselona’daki vahşet karşısında, ”Böyle devam edin” veya “Artık yeter” demenin de bir anlamı yok. Şimdi acımızı paylaşma, ölülerimiz için matem tutup yaralılarımız için umutla iyileşmelerini bekleme günleri. 

Failler ve azmettirenler üzerine, daha önce öğrendiğimiz, bundan sonra da maalesef öğrenmeye devam edeceğimiz ürkütücü şeyler duyacağız. Fakat onların istediğini yapmayacağız, bizi değerlerimizden, yaşam tarzımızdan vazgeçiremeyecekler.  

(Çeviren Semra Çelik)


İNGİLTERE, TRUMP’A KARŞI ÇIKAMAYACAK BİR BAŞBAKAN İSTEMİYOR

Harriet WILLIAMSON
The Independent 

Kötülüğü kınamayı reddetmenin kendisi kötülüktür. Charlottesville’de geçtiğimiz gün yaşanan şiddetin ardından, Donald Trump sivil hak aktivistlerden birini gösteride öldürenleri, beyaz ırkın üstünlüğünü savunanları ve Neonazileri; faşizme karşı protesto edenlerle eşit tuttu. Theresa May ise onu bu konuda kınamadı.

ABD Devlet Başkanı suçun öncelikle “aşırı solda” olduğunu ve onların “çok çok şiddetli” olduklarını söyledi. Asıl gerçek, protestocuların üzerine arabayı bilerek süren ve çarpanlar, birçok insanı yaralayan ve suçsuz bir kadının ölümüne sebep olanlar; Neonazilerdi. Ellerinde meşalelerle, Nazi selamları, ırkçı, cinsiyetçi ve beyazların üstünlüğüne dair saldırgan sloganlar vardı. Trump’a göre “Onların hepsi Neonazi değil, ve sanıldığı gibi onların hepsi beyazların üstünlüğünü savunmuyor…kendinize sormanız lazım, bu ne zaman sona erecek?”. Gerçekten bunun sonu nerede? 

Bu sefer Trump gerçek yüzünü hiç utanmadan, daha önce hiç olmadığı kadar gözler önüne serdi. Önemli taraftarlarını üzmekten mi korkuyor yoksa gerçek renklerini mi gösterdi? Doğrusu hangisi olursa olsun, biliyoruz ki beyaz ırkın üstünlüğünü savunanlar başkanın bu konuşmasını kutladı. Ku Klux Klan’ın Eski Lideri David Duke şöyle bir tweet attı: “Charlottesville konusunda ve BLM/Antifa’da solcu teröristleri kınadığın için, dürüstlüğün ve cesaretin için teşekkürler, Başkan Trump.”

Bu alay konusu olan devlet başkanını kınamayarak, Theresa May de ülkemiz için utanç verici oldu. Trump’ın yaptığı yorumlar hakkında soru sorulduğunda, Theresa May soruya cevap vermekten kaçındı. Portsmouth’da röportajında şöyle söylemeyi tercih etti: “Charlottesville’de gördüğümüz korkunç olayların ardından, hafta sonu belirttiğim gibi, ırkçılıktan ve bu insanların gösterdiği nefret ve şiddetten tiksiniyorum”.

Theresa May, Trump hakkında bir yorum yapmadı. Trump’ın faşist azınlığa yakın durması ve suç ortağı bir askerin heykelini koruyanlara “sahte haber” yapmakla suçlaması ve faşistleri “haksız muamele” gören “hoş insanlar” olarak tanımlaması hakkında bir şey de söylemedi. Hayır, Theresa, Beyaz Saray’da ellini tuttuğu arkadaşı Donald hakkında oldukça sessiz kaldı.

(...)

Eğer Theresa May Trump hakkında sessiz kalmaya devam ederse ona yardımcı olan ve imkanlar sağlayan biri olarak görünecek -tüm ülkeye de böyle bakılacak. Beyaz Saray’daki turuncu zorbaya karşı dik durmaması, ikinci dünya savaşında hayatını kaybeden her bir Britanya vatandaşının anısını kirletiyor. Bizim dedelerimiz Nazilere karşı savaştı fakat 2017’de başbakanımız Nazilerin varlığını görmezden gelen bir devlet başkanına yaklaşmaya çalışıyor. (…)

Yeter artık, Theresa May. Artık tavır almanın zamanı ya da istifa etmeli.

(Çeviren: Çınar Altun)


MERKEL’İN PANTOLONU VE ALMANLARIN KORKUSU

Jakob AUGSTEIN
Spiegel Online

“Bana Ölüm Şarkısını Çal” filminde harika bir sahne vardır. Biri kurşunlanır, katil sorar: “Pantolonunu hem kemer hem de askıyla kendine bağlayan birine nasıl güvenebilirim? Kendi pantolonuna bile güvenemeyen birine?” 

Bu cümleyi aklınızda tutun lütfen. Çünkü böylesi çılgınlaşan dünyada bir pantolon ve ona bağlı güven duygusu üzerine yazacağım.

Dünya çığırından çıktı, başını da Donald Trump çekiyor. Sanki yok olma çağında yaşıyoruz. Gözlerimizin önünde savaş sonrası dünya düzeni korkunç bir hızla değiştiriliyor. Sanki imparatorluk çöküyor. Bizim “geç” antik dönemimiz bu. Amerikan imparatorluğu dağılıyor ve Almanlar korku içinde donakalmışlar, hiç değişmeyen bir yer arayışı içinde Angela Merkel’e sığınıyorlar. (...)

Trump, elitlere karşı olanların öfkesi sayesinde, sağ bir “devrimle” iktidara geldi. Ama bu öfkeyi toparlama, kontrol altında tutma yeteneğine sahip olamadı. Devlet kurumları ona karşı direniyor, kendi adamlarına güvenemiyor. Seçmenlerinin beklentilerine uygun olarak pozitif ütopyalara prim vermeden ilerlemesi gerekiyordu. Böyle bir adamın ardından kim gider? Tabii ki seçim kampanyasında karşı çıktığı, şimdi yanına almak istediği elitler değil, devamlı kaybettikleri için başkalarının acısında kendilerini iyi hissedenler, her şeyi reddeden nihilistler, fırsatçı kumarbazlar, aptallar ve karakteri en bozuk olanlar... Trump da kontrolü kaybettikçe medeti kaosta arıyor. Virginia’daki Nazi terörü, Kuzey Kore ile atom savaşı çılgınlığı işine yarıyor. Başkan resmen kaostan besleniyor. Charlottesville’de ırkçı saldırıyla bir kadının öldürülmesi sonrası bir keresinde laf olsun diye ırkçılığı hedef aldı ama sonra gerçek yüzüne döndü antifaşistlere saldırdı. Naziler, aşırı sağcılar, ırkçılar onun seçmenleri. Neden onlarla arasını bozsun ki? (...) 

Tamam da bu gelişmeler karşısında Almanya ne yapıyor? Paradoks bir durum: Dünya çığırından çıkıyor, Almanya donakalmış şekilde bakıyor. (...) Merkel ve adamları, sadece seçmenlerin değil tüm kamuoyunun kayıtsız, apolitik, hareketsiz hale gelmesini, felç olmasını başardılar. Gazeteciler bile bunu kabullendi. Arada sırada seçimden kimin çıkacağının henüz belli olmadığı söylense bile kısa süre sonra kulaklar yangın yerine çevrilmiş dünyadan gelen seslere tıkanıyor. Eveet, şimdi sıra pantolonda: Sosyal medyada Başbakan Merkel’in beş yıldır aynı pantolon, aynı gömlek ve aynı şapka ile tatil yaptığını gösteren bir kolaj dolaşıyor. Bu kolajı kimin yaptığı belli değil. Büyük ihtimalle Merkel’in sadeliğiyle, zevksizliğiyle dalga geçmek isteyen İngiliz bulvar gazetecilerinin elinden çıkma. Ancak işte burada yanılıyorlar; acı gerçeği, Almanların değişimden uydukları korkuyu, göremiyorlar. Felç edilmiş seçmenlerin gözünde her yıl aynı pantolonla tatil yapan Merkel stabilitenin sembolü ve Almanya için ideal başbakan.

(Çeviren: Semra Çelik)


DAYANIŞMANIN SİYASİ DAVASI

Eric FASSIN*
Mediapart

Cedric Herrou itiraz ettiği yüksek mahkeme tarafından infazın ertelenmesi şartıyla 4 ay hapse mahkum edildi. Mahkeme onu “Militan bir eylem yapmakla” suçluyor, sanki dayanışma apolitik olacakmış gibi.(...)

DAYANIŞMA SUÇU

Fransız ceza kanununda “Dayanışma suçu yoktur”. İnsan Hakları Derneği, İçişleri Bakanı Gérard Collomb’a bunu bir kez daha hatırlattı. Oysa 8 Ağustos’ta Cédric Herrou Afrikalı göçmenlerin İtalya sınırından geçmesine yardım etme suçundan -infazın ertelenmesi şartıyla- 4 ay hapis cezasına çarpıtıldı. Bu “uyarı cezası”ndan bir kaç gün önce 26 Temmuz’da, “Kaçak durumda olan yabancıların kalmasına ve dolaşımına yardım etme”den hakkında bir soruşturmanın açıldığı göz önünde bulundurulduğunda hüküm daha net anlaşılıyor. 

Cédric Herrou da bu hükmü doğru anladı: “Beni doğrudan hapse atsınlar, çok daha kolay olur” dedi. 

Oysa ki bu “tarımcı, tavuk yetiştiricisi yurttaş”ın kaçakçıya benzer bir yanının olmadığı apaçık. Öyle anlaşılıyor ki Cédric’i mahkum eden hakimler, annesinin kendilerine yolladığı güzel mektubu okumamışlar: “25 yıl boyunca hep ‘misafirperver bir aile’ olduk (...) Cédric sizlere Roya vadisinin yollarında gördüğü çocukları kendi kız ve erkek kardeşleri gibi gördüğünü belirttiğinde, yalan söylemiyor. Bizim dört çocuğumuz var, çünkü (Cédric ve kardeşi Morgan) ailelerine iki çocuk kattılar, bunlar da artık onların kardeşleri, biz de bu kararlarından dolayı onlarla gurur duyuyoruz. Evet, savcı bey ve onu kaçakçı, insan tüccarı ve hırsız diye suçlayan diğer tüm beyler, işte karşınızdaki kişi böyle birisidir” .

Gerçekten de Cédric Herrou, “Roya Yurttaş Derneği”yle birlikte, bu vadi üzerinden gelen göçmenlere iltica başvurusunda bulunabilmeleri için yardım ediyor. Bırakın bunu gizlice yapmayı, sürekli takip altındalar ve artık yerel jandarmanın onayıyla yapıyorlar tüm bu yardımları. Bu koşullar altında onları nasıl kaçakçılıkla suçlanabilir? 

Mahkeme hükmü verdiğinde, Médecins du Monde (Dünyanın Doktorları), Uluslararası Af Örgütü, La Cimade (Göçmen, Mülteci ve Sığınmacılarla Dayanışma Derneği ), Le Secours Catholique (Katolik Yardım Derneği), Médecins Sans Frontières (Sınır Tanımayan Doktorlar) tek bir ağızdan protesto ettiler: “Ne kaçakçı, ne suçlu: Onlar insan hakları savunucularıdır”. CNCDH-Ulusal İnsan Hakları Danışma Kuruluna gelince; o da derhal açıklama yaptı: “Dayanışma suçu acilen ve gerçek anlamda yürürlükten kaldırılmalıdır.” 

Fakat ceza kanununda var olmayan bir suçun yürürlükten kaldırılmasının gerekliliğini nasıl anlamalıyız? 

POLİTİKAYI GÖSTERMEK

Dayanışma neden cezalandırılır? Cédric Herrou’ya karşı, adaletin mantığı çok açık: Mahkum edilen militanlığıdır. Dolayısıyla söz konusu olan siyasi bir davadır. Devletin öfkesi sıradan bir zeytin üreticisinin cömertçe yaklaşımına karşı değildir. Hatta aslında bu devletin de işine yarıyor, zira mültecilerin ihtiyaçlarının karşılanması konusunda kendisinin yapması gerekeni dernekler bedavaya yapmış oluyorlar. 

Fakat sorun şu ki dernekle birlikte yürüttüğü bu faaliyetle hükümetin politikasının açıkça görünür kılınmasını sağlıyor, ve bunu örnek bir şekilde gerçekleştiriyor. Bu ise başka direniş hareketlerine örnek teşkil edebilir. 

Sosyolog Manuel Cervera Marzal’ın belirttiği gibi, “Devletin tahammül edemediği bu dayanışmanın herkesin gözlerinin önünde gerçekleşiyor olması ve göçmenlere yardım edenlerin de tüm yurttaşlara aynı şeyler yapmaya çağırıyor olmasıdır.” (...)

BİR POLİTİKANIN DAVASI

Militanca bir çalışmanın ortaya çıkardığı şey, Cedric Herrou’nın deyimiyle “devletin kendi sorumluluğunu yerine getirmemesi”, yani bunları “bilinçli olarak yapmamasıdır”,  ki bu da bir suç ve adalet tarafından cezalandırılması gerekir. Diğer bir şey ise, devletin yapmadıklarını ama, belki daha da önemlisi, yaptıklarını görünür kılıyor olmasıdır.  

(...) Bu tarımcının devlet  tarafından bu kadar baskı altına alınması böylelikle anlaşılıyor. “Otuz yıl sonra” diye belirtiyor (AFP’nin bir haberine göre), “Beni bugün mahkum edenler mahkum olacaklardır”. 

Bunun için Fransa’nın göçmenlik politikası yargılanmalıdır. Yaşanan siyasi duruşmanın gerçek öbür diğer yüzü de budur. Yakında, beklendiği gibi, bu dayanışmacı yurttaş, militanlığından dolayı içeri atılırsa, o zaman onu bir siyasi tutuklu olarak görmek gerekir, fakat suçu yasaları ihlal etmek değil, tam tersine onu baskı altında tutan devletin yasalara uymadığını göstermektir.(...)

* Siyasi Bilimler Profesörü 

(Çeviren  Kıvanç Demir)
 

www.evrensel.net