Antik Yunan dünyasında sınıflar 

Antik Yunan dünyasında sınıflar 

Arif Koşar Marksist İlkçağ Tarihçisi Geoffrey Ernest Maurice de Ste. Croix’in Antik Yunan Dünyasında Sınıf Mücadelesi kitabını yazdı.

Arif KOŞAR

Günümüz modern dünyasında hala geçerli olan birçok kavramın üretildiği, felsefe ve bilimlerin doğduğu, akıl ile akli-olmayanın ayrıldığı Antik Yunan dünyası, üzerine çöken büyük köleci ağırlığa rağmen insanlığın en aydınlık dönemlerinden birisi olmuştur. Bu elbette çelişkili bir aydınlıktır. Savaşların durmak bilmediği, köleliğin günlük yaşamın sıradan bir unsuru sayıldığı, emeğin aşağılandığı ve tüm “aylak”lığın dolayısıyla da yazılı tarihin, bilim, sanat ve felsefenin mülk sahibi sınıflarda toplandığı bir dünya.

Marksist İlkçağ Tarihçisi Geoffrey Ernest Maurice de Ste. Croix’in Antik Yunan Dünyasında Sınıf Mücadelesi kitabı ile Antik Yunan dünyasının yaklaşık bin yılını olağanüstü bir berraklıkla anlatıyor. Çağdaş Sümer tarafından Türkçe’ye kazandırılan ve Yordam Kitap tarafından yayınlanan bu büyük çalışmasında Croix, Marksizm’in kavrayış ve yöntemsel başarısına ilişkin ipuçları verirken, onun antik toplumu anlamada nasıl bir zenginlik sağladığını gösteriyor. Kurumları, ekonomik-sosyal ilişkileri ve fikirleri ile Antik Yunan ve Roma tarihini ele alan bu eser, antikçağ hakkında yazılmış en kapsayıcı ve derinlikli çalışmalardan biri olarak değerlendiriliyor. 

SINIFLARLA ANLAMAK

Croix’e göre; Yunan ve Roma toplumlarını çözümlemek için en elverişli kategori sınıflardır. “Söylediğim sadece sınıfın genel olarak (herhangi bir verili anda) ve uzun vadede en önemli ve Yunan tarihini anlamamızda ve geçirdiği değişim sürecini açıklamamızda bize en fazla yardımı dokunan temel kategori olduğu.” (s. 69) “Statü”ye bağlı bir “toplumsal tabakalaşma” şemasının bazı yararlı sonuçlar da üretebileceğini belirten Croix, “tabii eğer onları durmaları gerektiği yerde tutabilir ve kendi başlarına tarihin gerçek sırlarını, yani insan davranışının ve toplumsal değişimin kaynak ve nedenlerini açığa çıkarmayacaklarını idrak edebilirsek” (s. 69) şartını ekler. 

Toplumsal statü ve siyasi iktidar her şeyden önce sınıf konumundan türeme eğilimindedir. Gerçekten de, Klasik dönemdeki Yunan oligarşisinin en yaygın biçiminde doğrudan mülkiyet şartına bağlı olan siyasi statü söz konusuydu. Uzun vadede iktisadi olanın dışında başka bir temelden kaynaklanan ayrımların eninde sonunda iktisadi sınıf temelli ayrımlara uygun olarak eriyip kendilerini bu tür ayrımlara dönüştürecekleri söylenebilir. Tam da bu noktada Croix ilginç bir örnek verir:

Bir Mısırlı mülk sahibi durumunda ise bir Yunanlı’ya, bir Yunanlı da mülksüzse bir Mısırlıya dönüşebilirdi. Bu açıdan Croix’e göre; Yunan bölgesinin daha doğu kesimlerinde kolayca göze çarpan, tamamıyla etnik ya da dilsel etkenleri, iktisadi ve toplumsal etkenler aleyhine abartmamalıyız. Yunanistan’da, Yunanlıların yüzyıllardır yerleşik oldukları ve en yoksul köylünün de (çok daha aşağı bir kültürel seviyede olsa da) şehirli bir ileri gelen kadar Helen olabildiği Ege adaları ve Küçük Asya’nın daha batı kıyılarında bile, sömürücülerle onların geçimini sağlayanlar arasındaki sınıf ayrımları çok hakikiydi. Bu ayrımlar, sıradan insanlar, pek çoğunun demokratik bir yönetim biçimi altında elde etmiş olduğu korumayı tamamen kaybettiklerinde doğal olarak derinleşti. Büyük Helenistik krallıkların denetimine yeni girmiş “Oryantal” bölgelerdeyse, “Helen” ve “barbar” arasındaki kesin farklılık, tedricen, mülk sahibiyle mülksüz arasındaki daha saf bir sınıf ayrımına dönüşmüştür.

ANTİK TOPLUMUN ÜÇ BÜYÜK SINIFI

CROIX, ilk olarak mensuplarının boş vakte sahip olduğu bir mülk sahibi sınıfı tespit eder. Boş vakitle kastedilen kendi yaşamlarını sürdürmek için kendilerini kayda değer bir ölçüde çalışmaya vakfetmek zorunda olmamalarıydı. Elbette, böyle bir mülk sahibi sınıf, ancak başkalarının emeğini yeterli ölçüde sömürürse mevcut olabilir. Bu sömürü özgür olmayan emek marifetiyle gerçekleşebileceği gibi, ücretli emek kullanılarak da mümkün kılınabilirdi. Yunan (ve Roma) dünyasında mülk sahibi sınıfın artığın en önemli bölümünü özgür olmayan emekten, esas olarak da kölelerinkinden elde ediyordu. Bununla birlikte köleci Yunan dünyasında her zaman geçimlik seviyenin çok da üstünde yaşamayan çok sayıda özgür erkek ve kadın, esasen de köylü var olmuştur. Bu özgür insanlar, hâkim sınıf tarafından az ya da çok, bir ölçüde bireysel ve doğrudan (örneğin sözleşmeli kiracının toprak beyi tarafından ya da tapu sahibinin tefeci tarafından sömürülmesi gibi), fakat kısmen de vergilendirme, askere alma ve zorunlu hizmetler gibi “dolaylı ve kolektif” biçimlerde sömürülüyorlardı (s. 53-54). 

KÖLELER

ROMALILARIN isyan eden ve hatta efendilerini kendi aralarından birinin suikastından korumakta başarısız oldukları için suçlanabilen kölelere, merhametsiz bir gaddarlıkla muamele ettikleri iyi bilinir. Yunanlılar genel olarak kölelerine karşı Romalılardan daha az merhametsizlik gösterdiler; ama kölelere görece daha iyi davranıldığına dair en çok şey duyduğumuz yer olan Klasik Atina’da bile, tüm literatürümüz kölelerin dövülmesini kanıksamıştır. Yunan dünyasının bütün bölgelerine ait çok sayıda edebî kaynak, kölelere yönelik bu cezalandırma biçiminin yaygın olduğunu gösterir. Helenistik dönem şairi Sidonlu Antipater’in kaleme aldığı, faziletli bir kadın olan Myro’nun mezarındaki (hayalî bir karakter olma ihtimali vardır) bir kitabe, sanki dünyadaki en doğal şeyden söz edermiş gibi, mezarının üstünde bir de kırbacın olduğunu anlatır. Bu kırbaç, Myro’nun –kuşkusuz “zalim ve kibirli bir efendi olmasa da”– “kabahatleri adil bir şekilde cezalandırdığını” gösterir. Hiç kimse, inatçı kölelerin, en azından mülkleri oldukları efendilerin çıkarlarına haddinden fazla zarar verilmeden yapılabildiği ölçüde, acımasızca cezalandırılacaklarından şüphe duymayacaktır (s. 73). 

KÖLE AİLESİ

KÖLELERİ denetim altında tutmanın yollarından birisi de onların aile sahibi olmasını teşvik etmekti. Ailesinin parçalanması köleye dönük en etkili tehditlerden birisidir. Amerika’da Eski Güney’de bu tür bir ailenin satılmasına tek bir kez tanıklık eden bir kişi “zavallı yaratıkların sergiledikleri kadar derin bir acıyı daha önce hiç görmediği”ni söylemiştir. Kölelerin aile ilişkileri kurmaları ve sürdürmeleri fiilen cesaretlendiriliyordu. Köle sahipleri, böylece kölelerin “daha iyi ve sorunsuz” işçiler haline getireceğine inanıyorlardı. Sahte Aristocu Oeconomica’nın yazarının belirttiği gibi, kölelerin çocukları, onların iyi davranmalarını sağlamak için alınmış rehinelerdi (s. 195).

ÖLEREK ÖZGÜRLEŞMEK

ÖZGÜRLÜK her kölenin en büyük umuduydu. Bazıları azat edileceklerinden neredeyse emin olabilirlerdi. Azat edilmek için çok az şansı olan ya da hiç olmayan diğerleri içinse kölelikten kurtulmanın tek bir yolu vardı: Ölüm. Kölenin özgürlüğünü ölümle kazanması, kölelerin mezar yazılarında hiç de az rastlanmayan bir temaydı. İtalya’nın Venafrum bölgesinde bir çiftlik kâhyası olarak çalışan ve yirmi beş yaşında hayatını kaybeden Narcissus’a, mezar taşında özgürlüğünün gençliğinde yasayla inkâr edildiği ve nihai ölümüyle ebedî kılındığı söyletilir. 

 Teori ve Eylem dergisi’in 8. sayısından kısaltılarak alınmıştır.
 

www.evrensel.net