Türkiye-Almanya  arasındaki çatlak köprüler

Türkiye-Almanya arasındaki çatlak köprüler

Avrupa'nın Gündemi'nde bu hafta, Türkiye-Almanya ilişkileri, Macron tarafından onaylatılmak istenen yasa tasarısı ve İngiltere’deki Unison yer alıyor.

Almanya ile Türkiye arasındaki karşılıklı dikleşmeler üzerine German Foreign Policy internet sitesinde yayınlanan bir analizde Almanya ve Türkiye’nin jeopolitik ve ekonomik çıkarları göz önünde bulundurularak iki ülke arasındaki ilişkiler inceleniyor. 

Fransa’nın Cumhurbaşkanı Macron yaz döneminin sakinliğini değerlendirerek iş yasasında ciddi değişiklikleri öngören yasa tasarısını onaylatmak istiyor. Birçok madde basın aracılığıyla kamuoyuna sızdırıldı ve gelen tepkiler üzerinden kimi yeni düzenlemeler yapılması planlanıyor. Bu hafta çevirdiğimiz yazı, yasa tasarısının yapacağı değişikliklere ışık tutuyor. 

İngiltere’de, kamu sektörü sendikası Unison, uzun soluklu mücadele sonucu isçiler için önemli bir başarı elde etti. 2010’da Muhafazakar ve Liberal koalisyon, işçilerin İş Mahkemelerine getirdikleri davaların önünü kesmek için başvuru ücreti uygulamıştı. Bunun sonucu mahkemeye giden dava sayısı yüzde 70 düşüş göstermişti. Bu hafta, 2013’te getirilen bu uygulamaya karşı Yüksek Mahkeme, başvuru ücretlerinin yasa dışı olduğuna ve iptaline karar verdi. The Morning Star bu haftaki yazısında, kolektif mücadelenin önemine vurgu yapıyor ve isçileri sendika üyesi olmaya çağırıyor.


BÜYÜK GERİ SIÇRAMA

Erwan Manac’h / Politis dergisi

Bu yaz sonuna kadar kararnamelerle görüşülecek İş yasası reformu iş hukukunda köklü alt üstlere neden olacak edecek. Taraftarları için “sosyal modelin yeniden yapılandırılması”, karşıtları için ise “İş yasasının yıkımı” olarak değerlendirilen bu reform, Sosyalist Partisinin (PS) merkezi yöneticisi ve eski iş müfettişi Gérard Filoche’a göre “tarihsel, teorik ve değerler açısından” üçlü bir dönümdür. “Bir asırdır, İş yasası kadın ve erkek işçilerini şirketlere karşı korumak için yazıldı. Hükümet ise bugün şirketlerin ihtiyaçlarına göre bu yasayı uyarlamak istiyor. Bu açıkça bir karşı devrimdir” diye belirtiyor PS sol kanadının bu militanı.

Yasanın özü iki temel hükümle özetlenebilir: İşten çıkarmaları kolaylaştırmak ve sosyal hakları kısıtlamak. 

İŞTEN DAHA KOLAY ATABİLMEK

Yasanın temel hedefi bir çok teknik önemlerle işten atmaları kolaylaştırmaktır. Sosyal planların devreye sokulabilmesi için yasal asgari düzey yükseltilerek ekonomik sıkıntı nedenleri daha kolayca öne sürülerek. Büyük tekellerde daha rahatça işten çıkartabilecekler, zira ekonomik durumlarını anlamak için Fransız şubelerinin hakim tarafından incelenmesinin çerçevesi daha da daraltılacak. 

Fakat bu daha da kolaylaştırma hareketi, işçi mahkemelerin zayıflatılmasını hedefleyen birçok önlem sayesinde, gerekçesiz işten atmaları da etkileyecek. Herhangi bir anlaşmazlık durumunda İşçi mahkemelerine başvurma zamanı 1 yıldan 2 aya indirilecek. Yasalara uygun olmayan işten çıkarma mektuplarının gönderilmesi işten çıkartmanın engellenmesi için neden olmayacak. Uzlaşmalı, karşılıklı anlaşmalı işten çıkma ve anlaşamama durumunda ise görüşmeleri teşvik etmek için değişiklikler yapılacak. 18 Temmuz’da Çalışma Bakanı Muriel Penicaud, Senato’nun Sosyal işler komisyonu önünde “kıdem tazminatı davalara göre 4 kat daha fazla olabiliyor. 20 yıllık çalışmadan sonra kıdem 8 ile 40 ay arasında değişiyor” diye belirtmişti. “Evet, bu ülkenin adaletin ilkesi budur” diye tepki göstermişti Gérard Filoche. “Mahkeme şirketin büyüklüğe göre karar veriyor, küçük şirketle büyük şirket için ayrı kıdem kararı verebiliyor” diye belirtiyordu.

İlan edilen reformun bir diğer boyutu ise şirket düzeyinde iş yasasının ihlal edilmesinin teşvik etmesidir. Kuşkusuz hedef yasada yazılı olan sosyal hakları (koruma, maaş, çalışma koşulları) budayarak diğerlerine karşı “rekabetin” bir aracı haline getirmektir. Macron’un kararnameleri bu alanda gerçek bir “büyük patlama” (big bang) olacağı söyleniyor...

SENDİKALARI YENİDEN ŞEKİLLENDİRMEK

Bu iki boyuta bir de işçi temsilciliğinde derin bir reform eşlik ediyor. İnsan kaynakları da dahil olmak üzere, kendisine karşı herkesi birleştiren, öngörülen “ekonomik ve sosyal komite” adlı yeni kurum işçi temsilciliğini, iş yeri komitelerini ve Hijyen, güvenlik ve çalışma koşulları komitesini (CHSCT) birleştirecek. Oysaki bu sonuncu komitenin görevleri çok özgündür ve sendikalar yok olmasının iş yerindeki risklere karşı önlem alma konusunda ciddi bir gerilemenin yaşanmasından kaygı duyuyorlar. 

Yasanın öngördüğü gibi 30 kişinin üzerinde çalışan iş yerlerinde “iş yeri konseyi” adlı geniş yetkilere sahip bir kuruma şirket düzeyinde sözleşmesi imzalama yetkisinin verilmesi sosyal tarihimizde bir dönüm noktasını teşkil edecektir. Bugüne kadar, sendikal temsilcileri aracılığıyla, iş yeri sözleşme müzakerelerini sendikalar yürütüyordu. 

Bunun sonucu: iş yeri düzeyinde daha az toplantı ve sendikaların görevlendirdiği sendika temsilcilerinde azalma yaşanacak. Hükümet yanı sıra sendikal temsilcilik görevine süre koşulu getirmek istiyor. Bu durum ise işlerin gergin olduğu iş yerlerinde eski sendikacıların korunmaları sorusunu gündeme getirecektir. 

Böylelikle iş yerlerinde karşı güçlerin yetkileri konusunda ciddi bir gerileme yaşanacaktır, Emmanuel Dockès’e göre bu adımların atılmasıyla OHAL önlemlerin olağanlaştırarak yasallaştırılması arasında bir bağ kurmak lazım. 

Reform kararnameleri Eylül sonunda kamuoyuna açıklanacak. Genel İş Sendikası (CGT) 12 Eylül’de bir günlük çağrısı yaptı ve Boğun eğmeyen Fransa (France İnsoumise- Mélenchon’un hareketi) ise 23 Eylül’de Paris’te yürüyüş çağrısı yaptı.  

Çeviren : Kıvanç Demir


UNİSON SENDİKASI ÖRNEK TEŞKİL EDİYOR

Morning Star / Başyazı

İŞ Mahkemesine götürülen şikâyet davaları için uygulanan başvuru ücretleri, Yüksek Mahkeme tarafından iptal edildi. Bu sonuçtan sonra, tüm işçilerin sendika üyeliğin önemini düşünmesi ve ceplerinde eksik olanı görmeleri gerek. Eğer ceplerinde sendika üyelik kartları bulunmuyorsa, burada doğru olmayan bir şey var demek, çünkü Kamu servis sendikası Unison’nun bu davayı mahkemeye götürmemesi durumunda, işçiler halen adalet arama hakkından yoksun olacaklardı.

Bazı sendikalar, Unison sendikası da dahil, işçilerin şikayetlerini İş Mahkemelerine taşıyabilmek için sendikanın kasasından dava başına £1.200 sterlin ücret ödüyorlardı. Diğer kurumlar ve sendikalı olmayan işçiler bu ücreti ödeyemeyecek durumda. Muhafazakar-Liberal koalisyonun 2013’de uyguladığı ücret sonucu, mahkeme başvurularının neden yüzde 70 düştüğü açıkça ortada. 

Muhafazakar koalisyonu, zamanında mahkeme başvuru ücretlerin yersiz davaların üstesinden geleceğini ve mahkemeleri büyük bir yükten kurtarmış olacağı iddiasında bulunmuştu. Bu değerlendirme gerçeği gizleyen bir açıklamaydı. 

Neoliberal siyasi partiler, bu müdahalelerinin, maddi gücü olmayan işçilerin patronlarına karşı itiraz etmesini engelleyeceğini ve işçi hukuku konusunda sorumsuz patronların yaptıkları suçların yanlarına kalacağını çok iyi biliyorlardı. Daha da ötesi, patronların tarafını tutmakla hangi sınıfla saf tuttukları belli olan bu partilerin davranışı, patronların düşük maaşla çalışan işçilere – özellikle kadın, siyah ve azınlıklardan olan işçilere  - karşı yasal sorumluluklarını yerine getirmemek konusunda cesaretlendirdi.

Bu önemli Yüksek Mahkeme kararı sonucunda, başvuru ücretleri ödeyen davacılara £32 milyon sterlin geri ödenmesi gerekiyor. Sadece bu temyiz mahkemesinin masraflarını karşılanması Unison sendikası ve üyeleri yararlanmayacak. Aynı zamanda Unison üyesi olmayan bir çok insan da yararlanacak.

Sendikalı olmayan işçiler bu sonucu sendika üyesi olmak için önemli bir sebep olarak görmeli – kolektif güç bireylerin gücünden daha etkilidir.

Bir çok insan başkalarının emeği sonucu elde edilen bir kazanımdan yararlanmak istemez – bu yüzden bugün sendika üyesi olmalıyız. 
Birlik gerçekten gücümüz. Dayanışma sadece bir kelime değil.

Çeviren: Çağdaş Canbolat


ERDOĞAN KÖPRÜLERİ YAKAR MI?

German Foreign Policy

Almanya, Türkiye’nin Alman ve diğer Avrupa ülkelerinden  insan hakları savunucuları ve gazetecilere yönelik saldırılarına karşı  çekinik önlemlerle ama kızgınlığını gösterecek şekilde tepki verdi. Önce Türk büyükelçisi Dışişleri bakanına çağrılarak durumdan duyulan hoşnutsuzluk kendisine iletildi. Daha sonra Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel tatiline ara vererek Türkiye’ye yönelik yaptırımlar konusunda görüş alışverişinde bulundu. Türkiye’nin provokasyonlarına boyun eğilmeyeceği bildirildi. Hükümet yetkilileri, Türk hükümetinin, Almanya’ya iltica eden muhaliflerle takas etmek için  sistematik olarak Almanları rehin alma planı izlediğini açıkladılar. Türkiye’ye rehin alma suçlaması yapılması karşı tarafın sert tepkilerine neden oldu. 

KONUŞMAK, DÜŞÜNMEK, DANIŞMAK

Dışişleri Bakanı Gabriel’in duyurduğu adımlar, çoktan beri kötüleşen Almanya-Türkiye ilişkileri dikkate alındığında AB tarafından uygulamaya sokulmuştu zaten. Türkiye’nin AB üyeliği konusunun tartışmaya açılacağı, söz verilen yardımların kesileceği “tehditleri”, Türkiye gerekenleri yerine getirmediği için AB tarafından kısıtlanmış veya durdurulmuştu.  Türkiye’ye yönelik ihracatlar da sınırlamaya gidileceği açıklaması da... Türkiye’ye yönelik yatırımlar yüzde 8 oranında azaldı, Türkiye’de tatil yapan Almanların oranı yarı yarıya azaldı. Berlin, Almanları Türkiye’ye gitmeme konusunda resmi olarak uyarmayı, Alman turizm şirketlerinin maddi zarara uğrayacağını dikkate alarak henüz yapmadı. 

Berlin, lafta sert tavır alsa da Türkiye’deki Alman çıkarlarını tehlikeye sokmamak için somut adımlar atmamayı tercih ediyor. Almanya, dünya gücü olmak için ekonomik ve jeopolitik nedenlerle eli mahkum olduğundan, çekinik kalmayı tercih ediyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ülkesinin Batı’ya geleneksel sıkı bağını koparmaya hazır oluşu büyük endişe yaratıyor. Her ne kadar sonra geri adım atıldıysa da Türkiye, BASF gibi birçok firmanın ajanlık yaptığı, terörü desteklediğini iddia ederek uzun bir listeyi Federal Kriminel Dairesi’ne iletti. Bu arada Türkiye’nin Almanya ve AB’ye yönelik ekonomik ilişkilerinde gerileme olduğu da gözlerden kaçmıyor. Almanya’nın Türkiye’ye  ihracatı yüzde 10’dan yüzde 9,2’ye, AB’nin ihracat payı da yüzde 48,2’den yüzde 46,5’e düştü. Türkiye’den ithal oranında da Almanya açısından yüzde 10,6’dan yüzde 8,7’ye, AB açısından yüzde 38,7’den yüzde 35,8’e düşüş oldu. Bu durum Türkiye’den çok Almanya’ya zarar vermekte. 

RUSYA’YLA İLİŞKİLER

Türkiye’nin Batı’ya sırtını dönüp yüzünü tamamen Doğu’ya çevirip çevirmeyeceği uzun zamandır Alman Güvenlik Politikası Akademisi’ni (BAKS) ilgilendiriyor. BAKS, bu konuyla ilgili  iki araştırma yaptırmış durumda. Araştırmalardan birincisi Türkiye-Rusya ilişkilerini merceğine koydu. Rusya ile iyi  ilişkiler Astana’da yapılan Suriye’de ateş kes konusunun ele alındığı konferansla başlamadı. Bir yandan Suriye konusundaki yakınlaşma diğer yandan “Türkisch Stream” petrol boru hattının inşasının başlatılması ilişkileri sıkılaştırdı. Akkuyu’da Rus Rosatom firması tarafından yapılacak atom santrali de Türkiye’nin Rusya’ya bağımlılığını arttıracak bir etken. Rus uçaksavar sistemi S-400’ün satın alınacak olması da Rusya ile ilişkileri etkiliyor. BAKS, tüm bunlara rağmen Türkiye ile Rusya arasında Karadeniz’de egemen olma ve Suriye politikası konusunda çıkar çatışması yaşandığına dikkat çekerek, Rusya ile ekonomik ve NATO ve Avrupa’ya alternatif olacağı iddia edilen askeri ilişkilerin Türkiye ile Almanya arasındaki bağı tehlikeye sokacak boyutta olmadığını belirtiyor.  

ÇİN’LE İLİŞKİLER

Güvenlik Politikası Akademisi’nin (BAKS) yaptırdığı ikinci araştırmada Türkiye’nin Çin’le ilişkilerinin özellikle Yeni İpek Yolu projesine bağlı olarak arttığına dikkat çekiliyor. Gerçekten de Türkiye ile Çin arasındaki ekonomik ilişkiler rekor düzeye çıktı. Çin, Türkiye’ye en fazla ihracat yapan ülkeler arasında Almanya’yı solladı. Türkiye’nin NATO’ya alternatif olarak görülen Shanghai Cooperation Organisation’a (SCO) yakınlaşması ise Pekin’de samimi bulunmuyor. Türkiye’nin gücünü arttırmak için Trump, Putin, AB ve Çin’le görüşmelerde bulunduğu, çıkarına bağlı olarak taktiksel taraf olduğu dile getiriliyor. Buna rağmen Pekin, içinde bulunulan koşullar nedeniyle Türkiye ile ilişkilerin en iyi olduğu bir dönemin yaşandığını da gizlemiyor. 

ANKARA’NIN ÖNÜNDE DİZ ÇÖKMEK

Almanya’nın Ankara’daki etkisinin belirgin şekilde azalacağı korkusu Berlin’in tepkilerini yumuşatıyor. AB komiseri Günther Oettinger, Almanya‘nın şimdiki durumunu 2013 yılında öngörmüş ve şöyle bir açıklama yapmıştı: “Önümüzdeki on yıl içinde Almanya‘nın herhangi bir başbakanının Ankara’nın önünde diz çökerek Türklere, “dostlar, n’olur bize gelin, bizden ayrılmayın” diyeceği üzerine iddiaya girmeye hazırım.”

Çeviren: Semra Çelik

www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.