Sınıf mücadelesinin kentsel simgeleri: Heykeller, anıtlar...

Sınıf mücadelesinin kentsel simgeleri: Heykeller, anıtlar...

Nuray Sancar Evrensel Pazar'a sınıf mücadelesinin kentsel simgeleri olan heykelleri, anıtları ve büstleri yazdı.

Nuray SANCAR

1848 Devrimi sırasında Paris’te isyancı halkın ilk yaptığı iş, kraliyet simgelerinden biri olan Vendôme anıtını yerinden sökmek olmuştu. Devrim yenilgiye uğradığında, sokaklarda akan kan henüz kurumadan “ideolojik bir korumanın askeri korumaya tercih edileceğini” düşünen restorasyon güçleri, Paris’e tepeden bakan bir bazilika inşa etmeye başladı.  Sacré-Coeur bazilikasının yapımı için gerekli para halktan toplandı. Girişine de “Fransa tövbe ediyor” yazılı bir levha asıldı. Burjuva-Katolik iş adamı Legentil şöyle demişti: “Bir tövbe ve özür ifadesi olarak dikilecek bu ibadethane, aramızda küfrü yüceltmek için dikilmiş diğer sanat eserlerine bir itiraz olarak ayakta kalacak…”1

Yapımı yıllar süren Sacré-Coeur  hâlâ ayaktadır. Ne var ki daha o zaman bile bir dizi tartışmaya neden olmuş ve yapımı birkaç kez tehlikeye girmiştir. Bugün sadece, öyküsünü bilmeyen turistler için mesire yeridir ‘Beyaz Kilise.’

Legentil anıtların, heykellerin veya “kent mobilyası” adı verilen simgesel değeri olan süslemelerin kentte cereyan eden mücadelelerle ilişkisini çok açık biçimde ifade eder. Kamusal alanların nasıl süsleneceği, hangi anıtlarla donatılacağı, heykel seçimi iktidar mücadelelerinin yaşandığı tarihsel sürecin özelliklerine göre belirlenir. Bu aslında Thompson’ın deyimiyle, kente kendi öyküsünü yazmak isteyen sınıfsal öznenin, egemenlik simgelerini her yere yerleştirme telaşının göstergesidir.

Bizde de Cumhuriyet tarihi boyunca kente hikâye kazandırma işi önemli ölçüde Atatürk heykelleri ile yapıldı. Başlangıçta büyük kent meydanlarına kurulan Atatürk heykelleri/anıtları giderek köylere kadar yayıldı. Bütün devlet kurum ve kuruluşlarının hatta özel tesislerin güzide alanları büstlerle donatıldı. Aylin Tekiner tek parti döneminde, DP iktidarında ve 12 Eylül döneminde bu heykellerdeki imge ve ifadenin nasıl değiştiğini incelediği ‘Atatürk Heykelleri’ başlıklı kitabında, heykellerin zamanla seri üretime bağlandığını; büstlerin kalıp kopyalarının dağıtımının yapıldığını ve nihayet, hiçbir sözel ifadenin eklenmesine gerek kalmayan Atatürk heykellerinin yaygınlaştığını anlatır. Öyle ki uzunca bir süre ulusun kuruluş mitinin başat bir unsuru olan Atatürk’ün kendisi bir ikon olarak görülüyorken giderek heykellerin kendisi ikona dönüşür. Time dergisinin üç kez konu ettiği Atatürk, ilk iki seferinde fotoğrafıyla, üçüncüsünde ise sadece büstüyle yer alır kapakta.

MUHAFAZAKARLIK VE GEÇMİŞİN İHYASI

AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte başlatılan yerleşik devlet kurumlarının yapılandırılması süreci aynı zamanda Cumhuriyetin belirgin simgelerine karşı açılan bir savaşla pekişti. İlk Cumhuriyet kadrolarının muasır medeniyetin değerlerini içselleştirmiş bir ulus inşa etme pratiğine eşlik eden, Osmanlı geçmişten radikal kopuş eğiliminin tersine döndüğü bir ideolojik savaştı bu. Kurucuların ideolojik bir tercih ile başkent ilan ettiği Ankara’nın şimdiki, uzatmalı belediye başkanı Gökçek döneminde kent süslemelerinin Selçuklu, Osmanlı avadanlıklarından seçkilerle gerçekleştirilmesi bu dönüşle uyuşur. Ancak bu avadanlıkların yığıldığı kent, evrensel kazanımlarını ötelemeye çalışma çabasının kaçınılmaz sonucunu eklektizmle öder. Bu geçmişin yamalı bir elbise gibi üzerine geçirildiği kent, estetik değersizliğe mahkum edilmiştir.

AKP dönemi siyasetin kültürel ayrıştırmalarla yürütüldüğü ve yeniden üretildiği bir dönemdir aynı zamanda. Bu yüzden, özellikle İstanbul’a siyasi egemenlik mührünün kent simgeleri ve mobilyalarının değiştirilmesi yoluyla kente vurulması özel bir eğilim olarak gelişir. Gezi Parkı’na gerici 31 Mart ayaklanmasının simgesi Topçu Kışlasının yeniden yapılmak istenmesi, DP döneminde gündeme gelen ama yapılamayan Taksim camisi dosyasının yeniden açılması bununla ilgilidir. Çamlıca tepesinden karşı yakaya bakan, Sultanahmet camisiyle bakışımlı Selatin caminin ve kente girişte bir gökdelen silüetinin üzerine vurduğu Mimar Sinan camisinin inşası da bu bağlamla ilişkilenir. 

Muhafazakarlık ve dindarlık söylemiyle ihya edilen geçmişin aynı zamanda AKP usulü, inşaata ve ranta dayalı bir kalkınma ideolojisiyle iç içe geçtiği kent düzenlemesinin simgesi anıt yapılar ele geçirme, fethetme ve zafer duygusunu kente yansıtır. 

Ne var ki sadece bir geçmiş hesaplaşması yoluyla kurulan bir simgesel egemenlik biçimi değildir bu. Anıt ve heykel politikasının güncellikle de bir derdi vardır. Bir yandan Mehmet Aksoy’un Kars’taki Kardeşlik Anıtının, Uğur Kaymaz ve Ehmedê Xanî heykellerinin yıkılması, Rojava anıtının sökülmesi gibi hem ezilmeyle geçen bir geçmişin hem de baskıcı bugünün öyküsünü zamansızlaştırarak öyküleştirmek için kendi simgelerini çeşitli mekanlara yerleştiren kesimlerin heykellerine tahammülsüzlükle de gelişir bu süreç. Bugün geçmişin izlerinin silindiği Diyarbakır Sur’da başlatılan kentsel dönüşümü, Efes Antik kentinde sünnet düğünüyle gündeme gelen hoyratlığı da bu kapsamda saymak mümkün. 

Geçmişin ya da yakın geçmişin unutulmaması, sonraki kuşaklara öyküleştirilmesi derdindeki her toplumsal sınıf ve kesim kent mekanlarına bir biçimde müdahale eder. Bu bakımdan kent yerleştirilmiş simgeleri, kurulu mobilyalarıyla aslında hep konuşur. Kentten çıkan esas sesin kime ait olduğuna işaret edecek simgesel mücadele de sınıf savaşlarının yanı sıra sürer. 

İstanbul ve Ankara’da yapılan 15 Temmuz anıtları bu nedenle, simgesel mücadelenin güncel düzeyinde siyasi iktidar tarafından konulmuş bir noktadır. Sadece geçmişle hesaplaşarak karşılanamayacak ve bir milada dayanması gereken “yeniden kuruluş” mitine, bir başlangıç tarihi sunarak katkıda bulunan geçen yılki darbe girişimine karşı kitlesel seferberlik, bu öykünün kurucusu olarak öne çıkarılmıştır.

Bu anıt ama, sadece 15 Temmuz darbesini anlatmayacaktır; aynı zamanda ardından ilan edilen OHAL süresince muhalefeti bastırmak için yapılanların dökümünü de kendi öyküsüne iliştirecektir. Çünkü sınıflar mücadelesine zemin olan kent, sadece iktidarın ondan istediği öyküyü anlatan simgelerle konuşmaz. Nüfus kente kendi öyküsünü ve simgelerini de dahil etmeye devam eder; anıtların terbiye edici, eğitici rolü ancak kent sakinleri tarafından onaylanırsa devam eder ya da etmez.  

Paris’teki Sacré-Coeur bazilikasının yapımı Meclis’te oylanırken bir radikal muhalif şöyle demiştir: “Paris halkının duygularını bilen ben, size inancınızın gereksiz gösterişinin halkı eğitmekten çok öfkelendireceğini söylüyorum… Bizi terbiye etmekten çok özgür düşünceye ve devrime doğru itiyorsunuz.”*

1, 2 David Harvey, Paris, Modernitenin Başkenti, Sacre Couer Bazilakasının İnşası bölümü, Sel yayıncılık 


PAZAR EKİ’NE DAİR AÇIKLAMA

Bugünden itibaren okurlarımız, basılı gazetenin içinde Evrensel Pazar Eki’ni göremeyecekler. Bunun nedeni elbette artan maliyet baskısı. Türkiye’de patron gazeteciliği dışında sermayeden bağımsız bir gazete olmanın bir bedeli de böyle çıkıyor karşımıza.
Bugüne kadar birbirinden değerli ve birbirinden keyifli yazılarıyla fikir dünyamıza katkılar sunan Pazar Eki yazarlarına teşekkür edip elbette burada noktayı koyacak değiliz. Zira Pazar Eki yazıları bundan böyle “Pazar Sayfaları” başlığıyla karşınızda olacak. Aslında Evrensel’i uzun süredir takip eden okurlar bu formata yabancı değil. Tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi “Pazar Sayfaları” yine gazetenin ortasında ve dört sayfa halinde yayımlanacak.
“Rüzgara Karşı Evrensel” bütün zorlukları aşarak yoluna yürümeye devam ediyor. Daha önce de söylediğimiz gibi: “Okurlarımızın gösterdiği sahiplenme yegane dayanağımız.” Dayanışma, abone olma ve abone bulma kampanyası da bunun bir göstergesi zaten.
Saygılarımızla

evrensel

Son Düzenlenme Tarihi: 23 Temmuz 2017 11:06
www.evrensel.net