Macron, Trump’a nefes aldırdı

Macron, Trump’a nefes aldırdı

Avrupa'nın Gündemi'nde bu hafta Trump ile Macron arasındaki görüşme ile Hamburg'daki G20 zirvesi ve protestolar yer alıyor.

Seçildiği günden bu yana ABD Başkanı Donald Trump’ı birçok konuda açıktan eleştiren Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 14 Temmuz Fransız ulusal bayramı askeri törenine davet etti. ABD Başkanı derhal kabul etti, zira davetin yanı sıra Fransa, Suriye ve Ortadoğu konusunda ABD’nin yeni başkanıyla farklı bir ilişki yaratma stratejisini seçti. ABD’de yayın yapan muhafazakar ve Beyaz Saray’a yakınlığıyla bilinen The Washington Examiner gazetesi bu yakınlaşmayı iki ülke arasında “yaratıcı bir partnerlik” ilişkisi olarak değerlendiriyor. 

Diğer yandan İngiltere’deki yaşanan siyasi krizler sonucu, Macron’un fırsatı iyi değerlendirdiği ve Trump’la önemli görüşmeler yürüttüğü düşünülüyor. The Guardian gazetesi bu hafta ki yazısında, Macron ve Trump buluşmasının, savaş politikasını yansıttığını ve İngiltere’nin eski etkisini yitirdiği şeklinde bir yorum sunuyor. 

Almanya’da, geçen hafta Hamburg’da yapılan G20 zirvesini protesto eylemleri bir grup kendilerine siyah blok adını veren eylemcilerin şiddet uygulamasına bağlı olarak toplantı ve gösteri hakkına sınırlandırmalar getirilmesinin talep edildiği tartışmalara yol açtı. Süddeutsche Zeitung’da Heribert Prantl, polisin şiddeti provoke eden, barışçıl protestocuları da şiddet yanlısı gösteren yanlış taktiğini ve her fırsatta demokratik hakların kısıtlanması talebini ileri sürenleri eleştirdi.


MACRON VE TRUMP, EN İYİ DÜŞMANLAR 

Tom Rogan
The Washington Examiner* 

Donald Trump, kendisini 14 Temmuz [Fransız Ulusal Bayramı] kutlamalarına davet eden Emmanuel Macron’un davetiyesini kabul etti. Cumhurbaşkanı olduğu günden bu yana ABD Başkanını şu veya bu oranda doğrudan sürekli eleştiren Macron’un bu önerisi ilk anda şaşırtabilir. İki başkan da hava kirlenmesinin azaltılması, Avrupa birliğinin geleceği ve küreselleşmenin rolü gibi belirleyici düzeyde önemli konularda hemfikir değiller. Fakat, [Tüm eleştirilerine rağmen] Macron görünürde bir samimiliği muhafaza etmeye devam etmek zorunda, işte bu 14 Temmuz kutlamalarına davet etmenin amacı tam da budur. 

Her şeyden önce Trump’ın kişiliğine iyi denk düşüyor. Söz konusu geleneksel şenlik her şeyden önce askeridir. ABD Başkanının  askeri törenleri çok sevdiğini biliyoruz ve Fransız askeri törende istisna olmayacaktır. Üstelik Macron, Trump’ı Fransız aparatının tam da merkezine yerleştirerek egosunu da kaşıma olanağına sahip olacaktır. Ben Macron’un böylelikle Angela Merkel’le bir farkını göstermek istediğini de düşünüyorum. Trump’ın tersine Alman şanselyer ne askeri gücün açıktan kamuoyuna gösterilmesini ne de askeri gücü devreye sokmaktan rahat ediyor. Fransa’nın ise, kestirmeden söylemek gerekirse, bu konuda hiç de kompleksi yok. Şanstan ya da tamamen tesadüf, 14 Temmuz [kutlamaları] bu yıl Almanya’da gerçekleşen G20 zirvesinden bir hafta sonrasına denk düştü. Fransız savaş uçaklarını, tanklarını ve askerlerini sergileyerek Macron, Trump’ın ısrarla NATO üyesi ülkelerin savunma alanına ayırdıkları bütçeyi arttırmalarını istemesi karşısında manevra alanını genişletebilir. 

Diğer taraftan bu 14 Temmuz davetiyesi koşulları içerisinde değerlendirilmelidir. Zira, aynı telefon görüşmesinde, Fransız Cumhurbaşkanı Başar el Asad’ın tekrar kimyasal silah kullandığı durumda “ortak cevap verilmesi konusunda” Fransa’yı angaje etti. Bu sözler bazen gerçek amaçları gizlemek için kullanılsa bile Suriye meselesinde Fransa’nın tavrını gizlemeye yönelik olduğunu düşünmüyorum: Emmanuel Macron Suriye başkanının sivillere karşı kimyasal silahlar kullanmasına karşı tepki göstermede hiçbir belirsizliğe yer bırakmıyor. Mayıs ayında Vladimir Putin ile görüşmesinde Fransız Başkan “Kimyasal silah kullanılması durumunda Fransızlar derhal karşılığını verecek ve cezalandıracaklardır” diye açıktan belirtmişti. Üç hafta sonra Macron daha da ileri giderek “Eğer nereden gönderildiğini bulursak Fransa tespit edilen kimyasal silah stoklarını yok etme amaçlı bombalayacaktır.” Bu konuda Fransa ve ABD arasında gerçek bir denkleşme yaşanıyor. Bu aynı çizgide ortak hareket etme yenidir. Ağustos 2013’te Esad’ı bombalama konusunda Fransız uçaklar uçuşa hazır beklerken Obama hükümeti tarafından ortada bırakılması Paris’in hiç de hoşuna gitmemişti. Hatta daha da genel olarak ifade etmek gerekirse Fransa, Suriye dosyasında Washington’un zayıf bir strateji sergilediği düşüncesinde. Dolayısıyla Macron, Suriye iç savaşının bitirilmesine yönelik adım atılması konusunda Trump’la bir uzlaşma bulmayı umut ediyor. Olgular bu kadar açık ortada fakat bundan bahseden basın çok sınırlı. 
Kuşkusuz iki başkan arasında birçok konuya dair var olan derin ayrılıkları kimse reddetmiyor. Fakat, gerek iç politika, gerekse de dış politikada siyaset her şeyden önce olabilirlik sanatıdır. Macron ise Trump’la uyuşmazlık yerine, yaratıcı bir partnerlik üzerine yatırım yapmayı tercih ediyor. 

* Yazının Fransızcası Courrier International dergisinde yayımlandı. 

Çeviren: Deniz Uztopal 


İNGİLTERE DEVRE DIŞI KALINCA...

Patrick Wintour, The Guardian

Dinamik Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ne kadar oportünist olduğu gittikçe ortaya çıkıyor. Daha önce kendisini Charles de Gaulle’ü takıp eden, Amerikan gücüne karşı iklim değişikliği ve korumacılık hakkında doğruyu söylemeye hazır bir devlet adamı olarak çizmişti. Şimdi ise, Macron, Brexit ve Theresa May’in ülke içinde yaşadığı meşguliyetinden ve Amerikan Cumhurbaşkanının Angela Merkel ile soğuk ilişkisinin yaratığı boşluktan yararlanarak, Donald Trump ile ittifak kurmak için bir fırsat buldu.

Macron’un Trump’ı sürpriz bir şekilde Bastil Günü kutlamalarına davet etmesi sonucu, Avrupa ve Hamburg’daki G20 zirvesinden daha 3 gün önce ayrılmış ve dolaşmaktan yorgun olan cumhurbaşkanı kendisini tekrardan uçakta buldu.

Resmi olarak görüşmelerin konusu Suriye ve terör ile mücadele olacaktı, fakat buluşmanın asıl önemi sembolik olması. İngiltere için Amerika ile saygı ve ittifakların sadece biat etmekle inşa edilmediğini gösteren bir ders oldu.

İngiltere için derin endişe yaratması gereken gelişme Trump’ın Macron’un enerjisine sıcak bakması, ve İngiltere’nin oy çoğunluğunu kaybeden mağlup liderini ve Brexit’in ayrıntılarıyla meşguliyetini daha az çekici bulması. Trump’ın en azından önümüzdeki seneye ertelenen devlet ziyareti artık gittikçe hastalıklı özel ilişkinin bir sembolü haline gelme tehlikesi taşıyor.

Her şeyden önce Macron, Theresa May’den farklı olarak, tam bir işletmeci. G20’de “aile fotoğrafı” çekildiğinde, kendi boyunun kısa ve diğerlerine göre daha ufak bünyesinden dolayı ikinci sırada yeterince fark edilmeyeceğini bildiği için, protokolleri çiğneyip ABD Başkanının yanına ilk sıraya geçmişti. Trump kendi ülkesini dünyadan soyutlamak isteyebilir, ama çok az siyasetçi kendilerini ondan soyutlamak ister.

Mayıs ayındaki Manchester terör saldırısının ardından Macron taziye kitabını imzalamak için Élysée Sarayı’ndan yürüyerek gitmişti. Bu kibar davranışı yüzünden, İngiliz Büyükelçiliği teşekkür mektubu göndermişti ve Macron el yazısıyla “Bu zaten olması gerekendi” diyen cevap mektubu göndermişti. Fransız cazibesi ve sembolik davranışlarında faydaları var.

Bunun aksine, Theresa May’in yapılacak işlere hürmetkar bağlılığı çok daha az çekici gelebilir.

Ama Birleşik Krallık’ta art arda gelen hükümetler tarafında etkisini arttırmak için izlenen yöntem güvenilir bir askeri ortaklık ve farklılıklarını gizliden Washington’la çözmeyi tercih etmiştir. Mesela Theresa May’in temsilcileri başbakanın, Trump’ın Paris İklim Değişikliği Anlaşması’ndan çekilmesine çok üzüldüğünü söylemişti ama bu tarz eleştirileri direk başbakanın ağzından çok nadir duyuyoruz. Belki de bu yüzden Fransa’da Trump’a karşı sokak eylemlerinin daha az olması bekleniyor. Fransızlar endişelerini, kendi cumhurbaşkanlarının direk Trump’a ileteceğine inanıyor.

Macron baştan beri ABD Başkanından bağımsız olduğunu gösterdi ve kamuoyu önünde azarladı. Üstelik Macron’un kendi deyişiyle Brüksel’de ilk Trump’la tanıştığı zaman kendisinin ısrarla “Gergin bir şekilde elini sıktığını” ve bunun “Kritik bir an olduğunu” söylemişti. Bu bile, ufak da olsa, Fransa’nın ABD tarafından itilip kakılmayacağının bir işaretiydi.

Bu haftaki toplantıda da Trump’a iklim değişikliği konusunda tarihi bir hata yaptığını söyleyeceğine söz vermişti. Üstelik, bu tarz yüzleşmelerden zevk alıyor. G20’deki ana toplantı esnasında seslice cumhurbaşkanını bir konuda uyaracağını ama bir türlü odaya gelmediğinden şikayet ediyordu. Doğal bir militarist olan Trump’ı Amerika’nın birinci dünya savaşına katılımını anmasına ve Bastİl Günü’nü anmak için davet etmek ustaca bir hareketti.

[…]

Macron aynı zamanda ulusal gelirin yüzde  2’sini güvenliğe ve Şahel’de askeri bölge planına bağlı olduğunu gösterebilir. Körfezde ara buluculuk yapmak için dışişleri bakanını da gönderdi, normalde bu İngilizlere ayrılan bir görev, ama Macron Suriye’deki krizin çözümünde yardımcı olmakla ilgilendiğini saklamıyor, ve Beyaz Saray’ın da desteklediği Başar Esad’ın bir süreliğine olsa da mevkiinde kalması gerektiğini ima eden şeyler ifade ediliyor. Fransa ve Almanya’nın güvenlik konusunda ortak çalışmaları hızla devam ediyor.

Buna karşıt İngiltere uzun bir süre sırasını beklemek zorunda kalacak gibi görünüyor.

Çeviren: Çınar Altun


TEMEL HAKLAR SOYUT SAÇMALIKLAR DEĞİLDİR

Heribert Prantl/Süddeutsche Zeitung

Hamburg polisinin G20 protestolarına karşı  taktiği Trump’ın politikası gibiydi. G20’ye karşı barışçıl protestolara katılanlar şiddet yanlısı kara blokla aynı kefede tartılarak değerlendirildi ve haklı protestolar karalandı. Hamburg’da polisin iki görevi vardı: şiddet olaylarını engellemek ve temel bir hak olan eylem yapma hakkını korumak! Ne yazık ki ikisi de başarılamadı. Ne şiddet olayları engellendi ne de eylem yapma hakkı korundu. Hamburg’daki  “zirve günleri” bu anlamda çifte rezalet anlamı taşımakta.

Hamburg zirvesinin sonuçlarından biri eylem yapma hakkını devre dışı bırakmak, karalamak olarak belirlendiyse hem polisin taktiği hem de ‘kara blok’un terörü ile bu başarıldı. Barış inisiyatifleri, mülteci dayanışma grupları, Trump ve Putin karşıtları, Pro Asyl, Pax Christi’nin angaje olmuş insanları ve daha adil bir dünya isteyen kapitalizm karşıtları polis,  medya ve bir kısım kamuoyu tarafından ne yaptığını bilmez, şiddet yanlısı ‘kara blok’la aynı kefede değerlendirildiler. Onlara ‘kara blok’a yakın duran, sempati duyan saf insanlar muamelesi yapıldı. Böylece de haklı protesto karalanmış oldu. Bu konuda polis şefine, Hamburg İçişleri Bakanına ve Hamburg eyaleti yönetiminde yer almalarına rağmen eylem günlerinde onları ilgilendiren hiçbir şey olmamış gibi kayboluveren Yeşiller’e  teşekkür(!) etmemiz gerekiyor.

Bir zirveye ona karşı yapılacak barışçıl eylemler de dahildir. Devlet başkanları kadar karşı eylemlerin de korunması zorunludur. Bu amaçla, geçen on yıllar içinde polis, şiddeti engelleme, ortalığı sakinleştirme stratejileri geliştirdi. Bu, şiddet yanlılarına yumuşak davranmak, yaptıkları her şeye hoşgörü göstermek şeklinde değil polis gücünü akıllı ve şiddeti engellemeyi hedefleyecek şekilde kullanmaktı. Brokdorf, Wackersdorf, Startbahn-West ve değişik kaos günlerinden çıkarılan ders bu şekildeydi. Hamburg polisi bu deneyleri bir kenara iterek eylemcileri, yenilmesi gereken karşıtlar olarak gördü. Toplantı ve gösteri yapma hakkı gasbedildi, Hamburg polisi, emniyet müdürlüğü ve G20’ye karşı eylemleri yöneten polis amirleri -20 bin düz polis değil- Anayasa’nın tanıdığı her türlü hakkı yok sayarak Trump’ın izlediği gibi militarist bir taktik izledi. Anayasa’daki gösteri hakkı, taş atan, kundaklayan ve talan edenlerden korunmak zorundadır ama aynı şekilde gösteri hakkını bir saçmalık hatta şiddet yanlılarına sempati duyan bir hak olarak görenlerden de korunmalıdır. Demokrasiyi savunmak için yola çıkanların ‘temel hak’ kavramını duyduğunda esnemeye başladığı koşullara varılmamalıdır. Anayasa’nın tanıdığı ve Anayasa Mahkemesinin de bir davanın sonucu olarak hükmettiği bu haktan bahsetmenin cesaret gerektirdiği durumlara varmak tehlikelidir.

...

Bu hafta bir temel hak daha gözümüzün önüne gelecek. Anayasa Mahkemesi TİS Birliği Yasası üzerine karar verecek. Çok önemli bir kararla karşı karşıyayız: Pilotlar Birliği Cockpit, Doktorlar Birliği Marburger Bund ve Makinistler Birliği gibi küçük sendikaların  gelecekte hangi haklara sahip olup olmayacakları konusunda karar verilecek. Yasa sayesinde bu sendikaların grev hakkı ellerinden alınacak mı? Beklenilen ve umulan hakimlerin böylesi bir temel hakkı yok eden yasaya onay vermeyecek olması... Temel haklar soyut saçmalıklar değildir. Onlar  hepimiz için, politika ve polis için günlük yaşamımızı yönlendirmesi gereken ideallerimizdir.

...

Çeviren: Semra Çelik

www.evrensel.net