Prof. Dr.  Ayşen Uysal:  Önümüzdeki günler sokak için önemli

Prof. Dr. Ayşen Uysal: Önümüzdeki günler sokak için önemli

Prof. Dr. Ayşen Uysal, Adalet Yürüyüşü sonrasında hükümet ve CHP arasında başlatılan 'sokak' tartışmalarını değerlendirdi.

Emine UYAR
İzmir

Hükümet, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun halkın büyük kesiminin desteğini alan ‘Adalet Yürüyüşü’nden rahatsızlığını “Adalet sokakta aranmaz” sözleriyle ifade etti.  Kılıçdaroğlu ise 25 gün süren yürüyüşün ardından Maltepe’de düzenlenen büyük mitingde hükümete, 15 Temmuz darbe girişimini sokağa çıkan halkın engellediğini hatırlatarak,  “Darbeyi de önleyeceğiz, adaleti de getireceğiz. Sokaksa evet, sonuna kadar sokak” sözleriyle yanıt verdi. 

Hükümete yönelik tepki ve eleştirilerin sokakta dile getirilmesine baskı ve şiddetle engel olan Cumhurbaşkanı ve hükümet, 15 Temmuz’un yıldönümü etkinlikleri için halkı yine sokağa çağırıyor. 

Sokağın siyasetin bir parçası olarak gündeme oturması ne ifade ediyor? Sokağa çıkmak daha mı meşru hale geldi? Muhalefetin bundan sonra izlemesi gereken tutum ne olacak? 

Dokuz Eylül Üniversitesi Siyaset ve Sosyal Bilimler Anabilim Dalı Öğretim Üyesi iken açığa alınan Prof. Dr. Ayşen Uysal’a sorduk. 
Barış imzacısı Uysal, ‘Sokakta Siyaset’ kitabının da yazarı. AKP’nin 15 Temmuz’dan sonra sokağı kendi iktidarını korumak için kullanabileceğini keşfettiğini söyleyen Uysal, toplumun kendini ifade etme olanaklarından tamamen mahrum bırakıldığı bir süreçte gerçekleşen Adalet Yürüyüşü’nü çok önemli buluyor. Uysal’a göre “Önümüzdeki günler sokağın şekillenmesi açısından çok önemli. Buradaki gelişmeler gösterecek nereye doğru gideceğimizi.” 

AKP, SOKAĞI İKTİDARI İÇİN KULLANABİLECEĞİNİ KEŞFETTİ

Hükümet temsilcilerinin, Adalet Yürüyüşü’ne yönelik söylemleri içerisinde belki en çok tartışılan ‘Adalet sokakta aranmaz’ oldu. Zira başta Cumhurbaşkanı, 15 Temmuz darbe girişimi sırasında ve sonrasında vatandaşları sokağa çağırmıştı. Şimdi de aynı çağrı 15 Temmuz’un yıldönümü vesilesiyle yapılıyor. Siz ne diyorsunuz bu sokak tartışmasına? 

Cumhuriyet tarihinde sokak hiçbir zaman olağan, meşru bir katılım biçimi olarak kabul edilmedi, hep bir şekilde bastırılmaya çalışıldı. Durum böyle iken 15 Temmuz gecesi birden iktidar, halkı, seçmenlerini sokağa davet etti. Hemen öncesinde ise sokağın müdavimleri açısından neredeyse eylem yapmak mümkün değildi. Artık sokak eylemlerini bir katılma biçimi olarak kullanamayacağımızı düşünmeye başlamıştım. 15 Temmuz’da bu çağrılar olunca ilk düşündüğüm şey, siyasetin bir parçası olarak sokağın da ele geçirilmesi isteği ile hareket edildiği oldu. Türkiye tarihinde sokağın müdavimleri hep sol gruplar, Kürtler, sistemden çeşitli boyutları ile dışlananlar, işçiler, kamu çalışanları olmuştur. 15 Temmuz’la birlikte sokağı sadece kendilerinin gibi gören bir toplumsal kesimin -ki bunların daha önce sokak pratikleri yok, büyük ölçüde birçoğu ilk defa sokağa çıkıyor- eylemlerinin hakim olduğu ve bizzat devletin güvenlik güçleri tarafından kolaylaştırıldığı bir döneme girdik. Sokak el mi değiştiriyor? İktidar sokağı kendi iktidarını korumak için kullanabileceğini keşfetti. Böylece sokağı müdavimlerinden alıp kendi hâkimiyetine geçirmeye dönük bir politika izliyor. 

Ayrıca, şunu da unutmamak gerekiyor Türkiye’de özellikle Gezi’den beri çok belirgin bir hale gelen yüzde 50’nin yüzde 50’ye karşıt kılındığı, bir karşı karşıya getirme, bölme ve bunun üzerinden yönetme tarzı sözkonusu. Yüzde 50’nin hem parlamentoda etkisiz hale getirildiği hatta bir kısmının hiç temsil bile edilmediği, temsil edilenlerin de sözünü artık söyleyemediği bir ortamda, sokağın da zaten iktidar olan söz konusu kesime geçmesiyle, aslında toplumun nerede ise yarısının kendini ifade etme olanaklarından tamamen mahrum bırakıldığı bir süreç yaşanıyor. 

Yani ana muhalefet partisi zamanlaması açısından gerçekten çok yerinde bir çıkış yaptı. Artık kendini muhalif görenlerin -ve hatta AKP seçmeni olup ‘bu kadar da olmaz’ diye homurdanan kesimlerin- umudunun nerede ise dibe vurduğu bir dönemde, bütün şüphelere, soru işaretlerine rağmen çok çeşitli toplumsal kesimlerde yeniden bir umut yeşertmeyi başardı. Bence adalet yürüyüşünün en önemli yönü budur. 
Bunun karşısına 15 Temmuz anmalarını koymak, o kutuplaşma üzerine kurulu siyasetin devam ettirilmesi anlamına geliyor. Bana göre bu söylem ve çağrılar artık toplumun diğer kesimlerini yanına alamayacağını gören AKP’nin kendi seçmen tabanını konsolide etmek için yaptığı hamleler. 

YURTTAŞLARIN KENDİNİ İFADE EDEBİLECEĞİ TEK ARAÇ

Adalet yürüyüşüne, iktidarın bütün itibarsızlaştırma çabalarına karşın, toplumun geniş kesimlerinden destek ve katılım oldu. Sizin sokağın müdavimleri diye nitelendirdiğiniz kesimden farklı, daha önce ‘sokağa çıkmamış’ kesimler... Sokaktaki bu genişlemeyi, profilindeki değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Mağduriyetler çeşitlendikçe ve arttıkça, sokak eylemlerinin de toplumsal profil açısından daha farklı kesimleri kapsaması kaçınılmaz. Çünkü Türkiye gibi parlamentonun etkisiz hale getirildiği, hatta devre dışı bırakıldığı ülkelerde yurttaşların tek kendini ifade etme aracı sokak. Bunun sözle, yazıyla, kıyafetle vs. çok farklı şekillerde yapıldığını görüyoruz. Özellikle 15 Temmuz sonrası zulmün tarumar ettiği insanları düşündüğümüzde, bu toplumsal kesimlerin kendini ifade etmek istemesinden ve Adalet Yürüyüşüne katılmasından daha doğal bir şey olamaz. Özellikle de sokağın müdavimleri dışındakiler için bir zemin oluşturuyor. Daha korunaklı çünkü ana muhalefet partisi var. 
Protesto yani sokak eylemleri öğrenilen bir şey. Bu konuda hiçbir birikimi, deneyimi olmayan bir insanın ya da grupların hemen çıkıp kendini ifade etmeleri mümkün değildir. Öğrenmeleri, adımları atmaları, eylem repertuarı geliştirmeleri gerekir. Adalet yürüyüşü özellikle 15 Temmuz’un ardından adaletsizliklere, çok farklı mağduriyetlere maruz kalmış kişilerin de kendilerini gösterme, ifade etmeleri için bir araç oldu. Bir sergide görmüştüm, “Eylem kendini sergilemektir” yazıyordu. Ana muhalefet partisi bugünlerde kendini sergiliyor ama yalnız sergilemiyor, toplumsal muhalefetle birlikte sergiliyor, bu çok önemli bir adım aslında. 

SOKAK ÖĞRETİCİ VE DÖNÜŞTÜRÜCÜDÜR

Peki, bundan sonra ne olur? ‘Sokağa çıkmak’ daha mı meşru artık? 

Sonuçta sokağın açık kalması çok önemli. Bazen sokağa çıkmanın mümkün olmadığı baskı dönemlerinden geçiyoruz. Yakın dönemde de bunu yaşadık. Fakat her şeye rağmen sokak talebi dillendirilmeye devam etti. 90’lar Güneydoğusunu düşündüğümüzde artık açık alan gösterilerinin yapılmasının mümkün olmadığı bir dönemde, örneğin kepenk kapatma eylemleri, duvar yazıları gibi bir takım başka yöntemler geliştirmişti Kürtler. Dünyanın başka ülkelerinde de benzer eylem biçimleri var... Yani toplumsal muhalefetin kendini ifade edemediği, ifade etme olanaklarından yoksun kaldığı dönemlerde -örneğin böyle dönemlerde en çok gelişen düşünceyi ifade etme biçimlerinden biri grafitilerdir- her zaman bir yol bulunmuştur. Fakat buna rağmen sokağın açık kalması için mücadele etmek çok önemli. Bu baskı ortamında yaşanan mağduriyetleri, adaletsizlikleri gösterebilmek, zulmü gösterebilmek, onu başka kesimlere duyurabilmek açısından... 
Ana akım medyanın tamamen esir olduğu bir ülkede çok az sesimizi duyurma kanalımız var. Sokak bunu aşabilmenin yollarından birisi. O nedenle şu önümüzdeki günler sokağın şekillenmesi açısından, ama en çok da bizim kendimizi ifade edebilmemiz açısından çok önemli. Buradaki gelişmeler gösterecek nereye doğru gideceğimizi. 

ÇOK CİDDİ BİR TASFİYE SÜRECİNİN İÇİNDEN GEÇİYORUZ

“Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza attıktan 1.5 yıl sonra rektörlük eliyle açığa alındınız. Rektörün bu kararı almasını nasıl yorumladınız. Artık rektörler mi devrede?

Bu dönemin, zulmün her düzeyde olduğu ama en çok da rektörlerin zalimliği ile anılacağı bir dönem olduğunu düşünüyorum. Adnan Kasman bu kararı almasaydı rektör koltuğunu kaybedeceğini düşünüyordu. Sıkıştığı için yapmış görünüyor. Niye bu kadar önemli rektörlük? Her ne kadar siyaset bilimci de olsam onu benim anlamam galiba biraz zor, hatta mümkün değil (gülüyor). Artık ihraçların KHK’yle gitmeyeceği, tasfiyelerin başka yöntemlerle yapılacağı yönünde konuşmalar var. Bunun mekanizmaları mevcut. YÖK de kamu görevinden çıkarabiliyor. Bunun için üniversitede soruşturma başlatılması gerekiyor. Bizim durumumuz burada da garip, çünkü üniversitede bize tebliğ edilmiş bir soruşturma yok. İfade vermedik vs. Bize gönderilen yazı hukukla uzaktan yakından ilgisi olmayan iki satırlık bir metin. Ama bunun devamı gerçekten KHK mi olacak, YÖK’e mi gönderilecek, emin değilim. Zaten Türkiye’de bu süreçlerin belirsizliğinin bizzat kendisi baskı ve zulüm aracı. 

Özellikle bu son süreçte üniversitelerin kan kaybettiğine dair yorumlar yapılıyor. Sizin açınızdan nasıldı?

Zaten zordu, ders yapmak iyice zorlaşmıştı. Türkiye’de hiçbir zaman bilimsel araştırma tam anlamıyla özgür olmamıştır. Öğretim üyeleri serbestçe, istedikleri konuda çalışamamışlardır. Devlet üniversitelerinde araştırma bütçesi için destek zaten yok denecek kadar az. Bu desteklerin tahsisinden tutun da bazı tez başlıklarının Sosyal Bilimler Enstitülerinin yönetimlerince reddedilmesine kadar...  Zaten bir özgürlük yoktu. 

Son yıllarda dersler ayrı bir sorun haline geldi. Ben iki yıldır dersimi doğru düzgün yürütmekte zorlanıyorum. Sivil polisinden tutun bizzat öğrenci olup ama orada sadece kontrol amaçlı bulunan ve konuşulanları aktaran şikâyet mekanizmalarını işleten bir grup öğrenci var derste. Bu sadece öğretim üyelerini etkileyen bir durum değil. Farklı düşünceye sahip öğrencilerin konuşmasına da engel oluyor. Dekanların ve bazı öğretim üyelerinin sürekli sarı zarflarla, soruşturma zarflarıyla dolaştığı bir süreç var. 

Özellikle 15 Temmuz sonrasında öğretim üyeleri için açılan soruşturmaların haddi hesabı yok. Dersinin içeriği ile ilgili ya da derste kurduğu cümlelerden dolayı soruşturma geçirenler ya da ailesinde sakıncalı görülen kişiler olduğu için soruşturma geçirenler... 
Çok katı muhalif olmaya gerek yok, biraz farklı düşünmenin bile tolere edilmediği ve ezilmeye çalışıldığı bir dönemden geçiyoruz. Hiç kimse sıra kendisine gelmez diye düşünmesin. Umarım gelmez, ama çok ciddi bir tasfiye sürecinin içinden geçiyoruz.

CHP BUNDAN SONRA SOKAĞI REDDEDERSE KENDİ SONUNU HAZIRLAR 

CHP’nin bundan sonraki tutumuna ilişkin öngörünüz nedir? Sokakta muhalefete devam eder mi?

Öğrenilen bir şey protesto demiştik. CHP de, Kılıçdaroğlu da öğreniyor. Sokak inanılmaz öğretici bir yerdir ve dönüştürücüdür. Bir kere sokağa çıkan, çıkmadan önceki haline kolay kolay geri dönemez. Bu açıdan da, yani anamuhalefet partisinin kendisini şekillendirmesi açısından da çok önemli. CHP gençliği de Gezi’den beri deneyimliyor, öğreniyor, o yüzden mesela çok ilginç çıkışları oluyor. 

Sokak aynı zamanda çok farklı toplumsal kesimlerle temas etmenin, adaletsizlikleri, uygulanan baskıları ve sonuçlarını görmenin bir alanı. Kılıçdaroğlu’nun her gün başka kesimlerden ziyaretçileri, yürüyüş arkadaşları oldu. Bundan sonra söylemlerini ister istemez ona göre şekillendirecektir. Zaten böyle bir dönemde artık bundan sonra sokağı reddeden bir ana muhalefet partisi kendi sonunu hazırlamış demektir. Çünkü parlamentoda muhalefet yapma şansı kalmamıştır.

Adalet yürüyüşünün ardından yapılan miting, daha çok katılımcı sayısı üzerinden tartışılıyor. Sizin miting ve Kılıçdaroğlu’nun verdiği mesajlarla ilgili düşünceniz nedir? 

2001 yılında Londra’da 1 milyon insanın yürüdüğü savaş karşıtı eyleme katılmıştım. O dönemde bu eylem için ‘dünya tarihinin en kalabalık eylemi’ nitelemesi yapılıyordu. Gerçekten çok görkemliydi. Maltepe mitinginin katılımcı sayısı bakımından bu eylemi aştığını görüyoruz. Ve dünyanın her yerinde, her dönemde resmi rakamlar eylemlerin katılımcı sayısını az göstermeye çalışır, zira niceliğin gücünü minimize etmek isterler. Valiliğin açıkladığı 175 bin sayısına bu açıdan bakmak lazım. Her miting, her gösteri yürüyüşü aynı zamanda bir nicelik savaşıdır çünkü.

Mitingde verilen mesajlar genel anlamıyla olumlu. Tüm eksiklerine rağmen özenle hazırlanmış ve cesur. Selahattin Demirtaş’ın adının zikredilmemesi elbette çok büyük eksiklik. Ama diğer taraftan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın adının yüreklilikle dillendirilmesi umut verici. Benim açımdan konuşmanın en vurucu kısımları sokağa bir siyaset yapma biçimi olarak sahip çıkılması. Konuşmanın en çok vurgu yaptığı hususlardan bir adaletse, diğeri sokağa sahip çıkma idi. Bu açıdan baktığımızda, ana muhalefet partisinin muhalefet yapma anlayışını bundan böyle yeniden inşa etmeye başladığını söylemek mümkün.

www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.