Sorunun kaynağı hükümetin Suriye politikası ve sermayedir 

Sorunun kaynağı hükümetin Suriye politikası ve sermayedir 

‘Suriyeli Göçmen Emeği’ raporunu hazırlayan akademisyenlerle Suriyelilere yönelik linç girişimlerini konuştuk.

Uğur ZENGİN
İstanbul

Suriye’de 6 yılı aşkın süre önce başlayan savaş, ülkelerini terk ederek mülteci olan milyonlarca Suriyeli yarattı. Bu topraklara ayak bastıklarında “Onlar bizim din kardeşimiz. Yardım ederiz” denilse de, bugün tablo Suriyeli mülteciler için oldukça farklı. Emek sömürüsü, yoksulluk ve bir de artan nefret söylemleri ve linç girişimleri.... Birleşik Metal-İş’in yayınlamış olduğu “Suriyeli Göçmen Emeği” raporunu hazırlayan akademisyenler arasında bulunan Pedriye Mutlu ve Kıvanç Yiğit Mısırlı ile rapordan hareketle Suriyeli mültecilerin emek piyasasındaki konumunu, linç girişimlerini ve “Ne yapmalı?” sorusunun yanıtını konuştuk. Suriyelilere yönelen nefretin ve fiziksel saldırıların ekonomik sebeplerden çıktığına dikkat çeken Mısırlı, “Tekstil sektöründen anladığımız Türkiyeli emekçiler, yoksullaşmalarını, artan işsizlik ihtimallerini emek piyasasına eklemlenen Suriyeli emekçilere bağladıkları için kızgınlar” dedi. Mısırlı, öfkenin yanlış hedefe yöneldiğine vurgu yaparken, “Bu meseleyi sermaye ve devletle çözeceğiz, çünkü eldeki; hükümetin sosyal politikası ve sermayenin emek güçlerine saldırısından kaynaklanan bir sorun” diyor. Pedriye Mutlu da, “Ucuz iş gücünden yararlanan kim, patronlar. Oradaki temel çelişki unsurunun odağını kaydırma sorunumuz var” uyarısını yapıyor.

Sonuç bölümünün son sözünde Suriyeli Emekçileri modern köle olarak nitelendiriyorsunuz. Bu raporun özeti gibi anlaşılabilir sanırım. Neden ‘modern köle’? Buradan başlayalım isterseniz…
Pedriye Mutlu: Tekstil sektöründe genel olarak bir ücret düşüklüğü ve güvencesizlik, hem Türkiyeli hem Suriyeli emekçiler için belirgin olan meseleler. Çoğu emekçi, asgari ücret ortalamasının altında ücret alıyor. Büyük çoğunluğu 45 saatin üzerinde, yüzde 15’i haftada 65 saatten fazla mesai yapıyor. Sigortasız çalışma çok yaygın. Sigortalı olanın da büyük çoğunluğunun sigortaları ücretleri üzerinden yatırılmıyor. Sektörün genel yapısıyla birlikte göçmen işçilere dair bir güvencesizlik ve bununla birlikte daha yoğun bir sömürü mekanizması işlediğine dair bir literatür de halihazırda var. Bizim elde ettiğimiz veriler de aslında sektördeki güvencesizlikle göçmenliğin getirdiği güvencesizliğin birleşerek Suriyeliler üzerinde –cinsiyeti de eklediğimizde- çok net şekilde katman katman sömürü hiyerarşisi olduğunu gösteriyor.

Rapordan hareketle sanki şöyle bir hiyerarşi var: Türkiyeli Erkekler, Türkiyeli Kadınlar, Suriyeli Erkekler, Suriyeli Kadınlar…
Pedriye Mutlu: Aynen öyle. Özellikle Suriyeli kadınların aldıkları ücret ortalamasına baktığımızda onu çok net görüyoruz. Suriyeli kadınların sektördeki ücret ortalaması neredeyse Türkiyeli erkeklerin ücret ortalamasının yarısı.

Kıvanç Yiğit Mısırlı: Pedriye’nin vurgusuna şunu eklemek lazım. Kapitalizmi anlamaya dair genel bir hikaye var: “Kapitalizm, öncesine göre bir özgürleşim sağladı, ücret ilişkisi, sözleşme geldi ve diğer bütün sömürü mekanizmaları yavaş yavaş anlamını yitirmeye başladı.” Bunun gibi bir genel -Marksist olmayan- bir literatür var. Marksist literatürün göçmenlere dair söylediği şeylerin en temeli.

Pedriye’nin söylediği. Marksist yöntem, ırkçılık, toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizlikler, dini kimlik gibi farklılıkları sermayenin, işçi sınıfını gerek bölmek için gerek de ücretlerin düşük tutulması, emek sömürüsünün devam ettirilmesi için araçsal olarak kullandığını tespit ediyor. Aynısını Suriyeli mültecilerin kendi çalışmamız özelindeki deneyiminde de görüyoruz. İkincisi kölelik diye anladığımız ilişki biçimi, piyasa mekanizması dışında kimi unsurların da üretilen değere el konma sürecini belirlediğini işaret eder: Derinizin rengi, etnik ya da dini kimliğiniz vs. gibi. Suriyeli emekçilerde gözlemlediğimiz tam da böyle bir durum. Sadece Suriyelilerle sınırlı olmayan, ama onlarda en net örneğini gördüğümüz şekilde, sektörde (tekstilde) emekçi ile patron arasında başı sonu; sınırları belli bir sözleşme bile yok ortada.

Pedriye Mutlu: Bir örnek. Suriyeli mültecilere iş bulma kanallarını sorduğumuz zaman, yarısına yakını arkadaşı aracılığıyla iş buluyor. Bu oranı %40 ile aracılar/komisyoncular takip ediyor. “Normal” bir iş sözleşmesi işveren ile işçi arasında direkt olarak kurulurken, burada aracının rant sağladığı bir mekanizma var ortada.

Kıvanç Yiğit Mısırlı: Şöyle deneyimler var: Sektörde bağlantısı bulunan, belki daha önce kendi atölyesini kapatmış, Arapça bilgisi olan aracılar var. Bu kişiler ilk aşamada Suriyeli emekçilerin iş bulmasını sağlıyorlar ve maaşlarından komisyon alıyorlar. Aynı zamanda ev bulmalarını da sağlıyorlar ve bu süreçten de komisyon alıyorlar. Buldukları evler hemen her zaman Türkiyeli emekçinin bulabildiği evden daha kötü oluyor. Böylelikle Suriyeli mültecilerin eline geçen gerçek ücretler düşüyor, hem barınma giderleri yükseliyor, eş zamanlı olarak da mülteciler üzerinden bir rant sağlanıyor.

‘TEMEL ÇELİŞKİ UNSURUNUN ODAĞINI KAYDIRMA SORUNUMUZ VAR’

Suriyeli emekçiler bir yandan sıkıntı yaşıyor ama Türkiyeli işçiler de rahatsız. Türkiyeli işçiler ne diyor, patronlar ne diyor?
Pedriye Mutlu: Suriyelilere yönelik dışlayıcı algıyı güçlendiren iki ana unsur var. Biri ücretleri düşürdükleri yönünde kuvvetli algı, ikincisi kiraları artırdıkları yönündeki algı. Ücretlerin Suriyelilerin gelişiyle birlikte düştüğüne dair bir verimiz yok çünkü -sektörün enformel ve kapsamlı çalışılmamış olmasından kaynaklı olarak- Suriyelilerin emek piyasasına dahil olmadan önceki ortalama ücret bilgisi yok. Dolayısıyla karşılaştıramıyoruz. Ücretleri düşürdüğüne dair bir veri elimizde yok. Halihazırdaki ücretler düşünüldüğünde çok ucuz bir işgücünün varlığından söz edebiliriz, ama bu emekçilerin bireysel talepleri ile değil sermayenin baskısı ile ilintili. Bu anlamda, Türkiyelilerin sahip olduğu algıyı tersine çevirme sorumluluğumuz var. Ucuz iş gücünden kim yararlanıyor, patronlar yararlanıyor. Oradaki temel çelişki unsurunun odağını kaydırma sorunumuz var.

Barınma ile ilgili olarak ise bırakın Suriyeli emekçileri, Türkiyeli emekçilerin de ev sahibi olma ihtimali ve oranı çok düşük. Barınma giderlerindeki artış, Suriyelilerin yarattığı potansiyel “enflasyondan” ziyade tekstil işçilerinin, kentli yoksulların alım gücünün, genel olarak azalması ile ilgili. Nitekim Suriyeli mülteciler de barındıkları yerlerde ortalama 7-10 kişi yaşamak suretiyle bu kiraları karşılayabiliyorlar.

Raporda Suriyeli emekçiler, ücretinden memnun olduklarını söylüyorlar, mevcut durumla bu memnuniyet çelişmiyor mu?
Pedriye Mutlu: Çelişiyor. Bunu ücretten onu yaşanan olumsuz deneyimler sorusunda da çok gördük. “İşyerinde herhangi bir olumsuzlukla karşlatınız mı?” sorusuna evet diyenlerin çoğunluğu Türkiyeli erkekler. Suriyeli erkekler ve kadınlar “Hayır karşılaşmadım, bir sıkıntı yok” diyor. Hem daha kısa süredir sektördeler, güvencesiz olduklarının farkındalar, kimliğe sahip değiller aynı zamanda kendilerini ifade etmeye dair Türkiyeli erkek işçilerle aynı özgüvene sahip değiller.

Kıvanç Yiğit Mısırlı: Bu tip çalışmalarda edinemeyeceğimiz kimi bilgiler olabilir. Örneğin, insanlar bu koşullarda çalışıp yaşıyorlarsa “baskı altındayım” demek istemeyecektir. Misal, politik olduğunu hazırlarken anlamadığımız kimi sorularda da bunu yaşadık. Suriyeli mültecilere, “5 yıl sonra kendinizi, Suriye’yi, Türkiye’yi, ne durumda görüyorsunuz?” diye sorduğumuzda “İnşallah, maşallah” dediler. Suriyeli anketör arkadaşlarımız bize çok basit bir şeyi hatırlattı. “Bu sorunun cevabını nasıl verirseniz verin politik bir cevap vermiş, taraf tutmuş olacaksınız. Bu yüzden cevap vermek istemiyor insanlar.”

İkinci olarak, emek sürecini bütün emekçiler deneyimlerini çelişkili bir biçimde anlıyor. Bütünlüğü kurmak siyasetin işi. Örneğin laf arasında “Birbirinizin dilini bilmiyorsunuz, deneyimleriniz çok farklı nasıl idare ediyorsunuz?” diye sormuştum. Birden fazla kez “Kavga ediyoruz” cevabını aldım. Bahsettiğim kişiler “İşyerinde olumsuz deneyiminiz var mı ?” sorusuna genellikle hayır cevabı veren Türkiyeli işçilerdi.
Şunu da eklemek lazım, çoğu zaman Suriyeli Mültecilerden nesne olarak bahsediyoruz. Kendi bekaa stratejileri yokmuş gibi davranıyoruz, ama özellikle atölye sahipleriyle konuştuğumuzda, bu sürece dair onlar çok fazla şey söylüyorlar. İşletmecinin ya da Türkiyeli emekçinin “Suriyeliler az çalışıyor,” “zor işe gelemiyorlar,” diye anlamlandırdıkları durum, Suriyeli mültecilere sorduğunuzda, daha iyi ücret ya da daha iyi koşullar buldukları başka atölyelerde işe başlamak oluyor. Tahmin edeceğin gibi Suriyeli mülteciler daha kötü ile az kötü arasında tercihte bulunuyorlar. Mültecilerin Türkiye’ye eklemlenmesi için emek piyasası, sosyal haklar gibi alanlarda, etkin, kurumsal ve Türkiye çapında bir yapının olmaması, yerelde toplumsal uyum sürecini kolaylaştırabilecek mekanizmaların eksikliği da doğal olarak insanları böyle bir stratejiye itiyor.

‘SUÇUN ŞAHSİLİĞİ DİYE BİR KAVRAM VAR’

Atölyede Türkiyeli işçilerle-Suriyeli işçiler zaman zaman tartışıyorlar, hatta kavgaya varıyor. Atölyenin dışına çıkan, ülkenin çeşitli yerlerinde çeşitli gerekçelerle linç girişimleri oluyor. Bahsettiğiniz ekonomik etkenler bu saldırıların altında mı yatıyor?
Kıvanç Yiğit Mısırlı: En son İstanbul ve Ankara örneklerinden gördüğümüz, bir tür neo-faşist kamuoyu oluşturulmaya çalışılıyor anlayabildiğim kadarıyla. Burada suç, suçluluk ve Suriyeli mültecilerin tamamıyla doğrusal bir ilişki kuruluyor. Mültecilik bir güvenlik meselesi olarak tanımlanıyor. Bu suçun “cezası” da linç oluyor. Bir ya da birden fazla Suriyeli mültecinin herhangi bir suçu işliyor olması zanlıların birer mülteci olduğu için bu suçları işlediği anlamına gelmez. Dolayısıyla aslında gerçekten Suriyeli bir kişinin suç işleyip işlememiş olması bizi mültecilik meselesini tartışmak açısından çok ilgilendirmemeli. Çünkü suçun şahsiliği diye bir kavram, 300 yıldır falan dünyada mücadele edip kazandığımız bir kavram. Bu anlamıyla orta çağda yaşamıyoruz!

Linç girişimleri ekonomik bir sebepte mi çıkıyor? Kısa cevap, evet. Tekstil sektöründen anladığımız Türkiyeli emekçiler, yoksullaşmalarını, artan işsizlik ihtimallerini emek piyasasına eklemlenen Suriyeli emekçilere bağladıkları için kızgınlar. Bu durumun sebebini ise başka yerden tanımlamak lazım.

Siyasal iktidarın “emek stratejisi”, hem hukuken hem de siyasal alan anlamıyla, sınıf siyasetinin daraltmak, bastırmak. Buna karşılık işçi sınıfına şöyle bir anlatı ile seslenildi “Türkiye’de siyaset kültürel bir şeydir. Sınıf çıkarıyla falan ilgili değildir, kültürel, dini kodların baskınlığı vardır, bunun da sınıfla ilgisi yoktur, buralarda siyaset yapın.” Eş zamanlı olarak sosyal haklar birer vatandaşlık hakkı olarak tanımlanmaktan siyasal iktidarın “yardımları” biçiminde kurulmuştu. Böyle bir siyasal alanın dışındaki emek ve hak mücadeleleri cop ve biber aracılığıyla “çözümlene geldi.”

‘ONLAR BİZİM DİN KARDEŞİMİZ, ARAMIZDA SORUN OLMAZ’ DENİLMİŞTİ’

Suriyeli mülteciler özelinde ise iddia edilmişti ki, “Onlar bizim din kardeşimiz, biz onlara her yerde yardım edeceğiz, aramızda da bir sorun olmaz.” Bizim çalışmadan anladığımız meselenin, emekçiler açısından, hiç de öyle algılanmadığı. Özellikle konu ücret, gündelik hayat pahalılığı ya da bölüşüm ilişkilerindeki dönüşüm olduğunda ciddi bir düşmanlık tonu oluşuyor, zira sınıf siyaseti yapma, buraya katılma kanallarınız daraltılmış. Buralarda kültürel, ahlaki tanımlar, söylemler; ekonomik sorunları; tehdit algısını örtmeye, kibarca dillendirmeye yarıyor. Bir başka deyimle, kültür sınıfın yaşanma biçimi olarak karşımıza çıkıyor.

Diğer yandan unutmayalım durumun Türkiye’de sadece Suriyelilerle alakası olmayan, geçmişi bulunan ırkçı bir refleksle de alakası var. Bu refleksi Türkiye’nin zorunlu göç tarihinde çokça gördük. İstanbul gibi büyük kentlere 1980’lerin sonundan itibaren köy yakmalar sonrası gelen Kürtlere de benzer şeyler söyleniyordu. “Ücretler düştü, artık kent güvenli değil, suça yatkınlar” argümanları o zaman da kullanılıyordu.

Pedriye Mutlu: Genel olarak emek hareketinin ve hak mücadelesinin gerilediği, onun her atılım yapmaya çalıştığı dönemde zorla bastırıldığı bir süreç yaşıyor Türkiye. Bundan da Suriyeli işçilerin etkilenmemesi mümkün değil. Sorun, sınıfsal mücadele hattının ve hak mücadelesinin gerileyen bir pozisyonda olması. İkincisi de ülke düzeyinde kültürel ayrılık, milliyetçilik, faşizan söylemlerin yansıması. Türkiyeli tekstil sektörü çalışanlarına “Suriyeli komşunuz olmasını ister misiniz? İstemiyorsanız neden?” diye sorduğumuzda birçoğu, “Kültürel olarak kendime yakın görmüyorum” gibi cevaplar verdi. Aynı koşullarda yaşayıp, aynı işyerinde çalışıyorlar. Ona çok uzak görüyor kendisini ama Nişantaşı’ndaki bir Türkiyeli birisini daha mı yakın görüyor? Hegemonik, ayrıştırıcı siyasetin yansımaları tabanda da oluyor.


‘GELECEK’

Gidişatı nasıl görüyorsunuz? Suriyeli emekçilerle Türkiyeli emekçiler ortaklaşır mı, yoksa bu bölünüp parçalanma, ‘birbirine düşmanlık’ hali artar mı? Demokratik kitle örgütleri, sendikalar ne yapmalı, nasıl olacak?
Pedriye Mutlu: Son zamanlarda sürekli karşılaştığımız, linç girişimlerine tanık olduğumuz haberlere rağmen çok durumun çok olumsuz olduğunu düşünmüyorum. Karşı karşıya geldikçe bir çatışma ihtimali var ama aynı zamanda birbirini tanımaya ve ortaklaşmaya dönüşme ihtimali de var. “Suriyelilere oturma izni verilsin mi? Vatandaşlık verilsin mi? Eğitim hakkı tanınsın mı?” gibi sorulara, Türkiyeli emekçiler özellikle vatandaşlık ve çalışma izni konusunda olumsuz yanıt veriyor; çünkü bu bireyleri kendi işine vs. rakip görüyor. Öte yandan bizdeki oranlar şu ana kadar yapılmış çalışmalardan daha düşük bir red oranına denk geliyor. Eğitim ve sağlık alanlarındaki erişim konusunda ciddi bir destek de var. Bu da bana şöyle bir şeyi söyleme imkanı tanıyor, karşı karşıya gelmenin yabancı düşmanı, göçmen düşmanı algıyı kırmaya imkan doğurduğunu söyleyebiliriz. Bu imkanı daha fazla zorlamamız lazım. Belli bir kimliğe atıfla yapılan haberlere müdahalenin artması gerekiyor. Şunu da söylemek lazım, iktidara muhalif olan ve iktidarın Suriyeli politikasına karşı çıkan belli bir muhalif ama nasıl tanımlayacağımı bilemediğim bir kesimin sorunu “Suriyelileri benim vergimle bana vermeden devlet nasıl besler?” gibi bir söylemin güçlenmesine itiraz etmek lazım.

Kıvanç Yiğit Mısırlı: Mültecilerin yararlandığı iddia edilen yardımları devlet, Türkiyelilerin cebinden alıp koymuyor. O payın ne kadar olduğunu ya da ne kadar kullanıldığını tam bilmiyoruz. İddia edilenin aksine, bizim çalışmamız özelinde, mültecilerin temel sağlık ve eğitim hizmetlerine ulaşamadığını, sosyal yardımlardan yararlanamadığını gördük. Suriyelilere tepki gösterenlere söyleyeceğimiz şey, bu meseleyi sermaye ve devletle çözeceğiz, çünkü eldeki; hükümetin sosyal politikası ve sermayenin emek güçlerine saldırısından kaynaklanan bir sorun. Sendikalar, siyasi partiler ne yapabilir? Bir yerel düzeyden bahsedilebilir. Mesela komik gelecek ama Arapça öğrenmek, bu dili bilen nitelikli personeli yetiştirmek. Suriyeli mültecilerin bir defa “geçici koruma kimlik kartı” (haberlerde vatandaşlık dağıtılıyor diye çıkmıştı) aldıklarında temel eğitim ve sağlık hizmetlerine belirli ölçüye ulaşabiliyor olmaları lazım. Ama görüşmelerimizde öğrendik ki bu kartları almakta güçlük çekiyorlar. Tüm mekanizma, pratikte, Türkçe üzerine kurulu ve bu insanlar Arapça konuşuyorlar. İkincisi de kampta kalmamış mülteciler bu kartı göç il idaresinden ya da Polis’ten almak zorunda. Burada bir parantez açayım. Bu genel bir hikayeyle de alakalı. Son 15 yıldır emekçilerle, yoksullarla devletin kurduğu ilişkinin önemli bir kısmı zor aygıtına devredildiği için, bireysel ya da kolektif olarak hak aramanın kendisi kriminalize edildiği için Suriyeli mültecilerin hepimizden fazla bu sorunla karşılaşması garip değil. Birçok görüşmemizin sonunda anketör arkadaşlar, şundan bahsetti, “Arkadaş hastaneye gitmiş, doktorla da anlaşmış ama oradaki güvenlik görevlisi hastaneden atmış onu. Bu işi nasıl çözeriz?” Bize normalde çok küçük ve önemsiz gelen bu tip karşılaşmalar farklı siyaset ve sendikaların da mültecilerle güvene dayalı bir ilişki kurmasını sağlayabilir. Dolayısıyla bu tip adımları unutmamak gerekir. İkinci olarak, Türkiye’de sosyal politika hak temelli bir politikadan ağ temelli, cemaatler temelli bir ilişkiye dönüştürüldü. Ve buralarda yeniden hak temelli siyaset yapabilmenin ölçütü kısmen bunu aşağıdan başlatmak. Mülteci ve Türkiyeli emekçilerin bu haklara erişebilmesi için yerel siyaset yapmak. Eğer bunu yapmazsak hali hazırda kurulu ağlarının nereler olduğunu biliyoruz.

Olgusal olarak biliyoruz ki Suriyeli Mültecilere karşı geliştirilen ‘eleştiriler’ diyelim, bayağı yanlış. Ama bu yarın belirli bir gerçeklik payı taşımayacağı anlamına gelmiyor. Bunu engellemenin yolu hem eşzamanlı olarak yerelde hem Türkiye siyaseti çapında bir tür kurumsal çözüm önermekten geçiyor. Hak temelli siyaset ve Suriyeli mültecilerin hukuki ve siyasal pozisyonlarının daha net tanımlanmasını talep etmek. Bunu yapabilmek için de yerelden bu kişilerin kendileriyle siyaset yapabilir hale gelmemiz lazım. Nasıl kıdem tazminatından, örgütlenme hakkına; kolektif mücadele Suriyeli mültecilerin yaşam koşullarını iyileştirmek için bir önkoşulsa; Suriyeli mültecilerin eşit birer birey, işçi sınıfının eşit birer öznesi olarak toplumsal hayata katılımı da Türkiye işçi sınıfının mücadelesini güçlendirecektir.

Yıllardır burada yaşıyorlar ve şuan bahsettiğiniz pozisyondan çok uzağız...
Kıvanç Yiğit Mısırlı: Evet, o yüzden hükümetten daha kötü pozisyonda değiliz demek istedim. Onlar da yakın değiller.

Bu iş zor ama sandığımız kadar değil. Hükümet belli ölçülerde Suriyeli mültecilerle ilişki kurduğunu iddia ediyor ama şöyle söyleyeyim sol siyaset hükümetten daha başarısız bir durumda değil. Bunun da 1-2 temel sebebi var. Türkiye siyaseti ölçeğinde sınırları daha net, hangi alana müdahale edeceği belirlenmiş, kurumsal olarak takip edilebilecek, şeffaf, denetlenebilecek, göç bakanlığı benzeri yapıya ihtiyaç var. Mültecilere hangi kaynaklara nasıl ulaşacakları, hangi statüde barınacakları net ve hükümetin çok fazla da oynama alanı olmayacak bir mekanizmanın inşaası gibi bir dert var. Hükümet kasten bunu yapmıyor çünkü bütün siyasal alanda olduğu gibi bu konuda da denetimsiz bir hareket alanı olmasına ihtiyacı var. Böyle bir niyet ise uzun vadeli planlamaya izin vermiyor.

MÜLTECİLER, AB VE TÜRKİYE TARAFINDAN ARAÇSALLAŞTIRILIYOR

Uluslararası alan peki? Avrupa’nın mültecilere bakışı şuan, ‘mülteciler Avrupa’ya gelmesin de ne yapıyorlarsa yapsınlar’ gibi bir noktaya mı çıkıyor?
Pedriye Mutlu: Evet oraya çıkıyor. Avrupa’da farklı farklı ülkelerde bunu gördük. Fransa’da mülteci kampından yaşanan yangın, İngiltere’ye geçmeye çalışan mültecilerin yaşadığı olay hafızamızda. AB’nin, Türkiye ile ilişkisinde böyle bir araçsal yaklaşımı var. Ama Türkiye’de hükümetin bu araçsallığa karşı kendi araçsallaştırma çabası var. Dolayısıyla olan iki taraf arasında mültecilere oluyor.

Kıvanç Yiğit Mısırlı: Uluslararası olarak meselenin çözülmesi gibi bir dert yok. Çünkü mülteci meselesi hem AB için hem kısmen Türkiye için de bir güvenlik sorunu olarak tanımlanıyor. AB için mülteciler gelirse ne yapacaklarına dair dertleri var. Ek olarak, Avrupa’da sağ siyasetin yükselmesi ile ilgili meselede ciddi göçmen ve mülteci düşmanı, faşist bir damar var, yani mesele bir iç siyaset meselesi.  2010-2016 arasında Avrupa’ya ne kadar sığınma başvurusu yapılmış, AB’nin iltica talepleri ile ilgili sayfasında vardı. Orada Türkiye ile AB arasındaki anlaşmayı en çok zorlayan, en çok isteyen ülkenin yani Almanya’nın en çok başvuru aldığını görüyorsunuz. Ya da mültecilere en sert müdahale eden ülkelerin diğer ülkelere göre daha fazla başvuru alan ülkeler olduğunu görüyorsunuz. Türkiye için ise kısmen güvenlik, kısmen kontrol meselesi. Türkiye mültecilere önce geçici koruma statüsü sağlıyor. Mültecilerin geçici koruma kimlik kartlarını aldıkları kentlerde kalmaları isteniyor. Türkiye içinde çok hareket etmeleri fazla istenmiyor. İkinci adım olarak çalışacakları yerlerde de mülteciler kendileri başvuru yapmıyor, işverenler onlar adına başvuru yapıyor.

Pedriye Mutlu: Kanada için geçerlidir bu. Biz çok fazla mülteci alıyoruz, kabul ediyoruz diyorlar. Oranlara baktığımızda afrika içi ülkeler arasında mültecilik oranları kat kat daha fazla. Suriyeli mülteciler için de Lübnan’ın vs.nin barındırdığı mülteci nüfusuyla Avrupa’nın toplamda barındırdığı mülteci nüfusu arasında inanılmaz fark var. “Biz çok fazla mülteciye bakıyoruz” söyleminin veriler açısından da doğru olmadığını görüyoruz. Suriyeli işçilere sorduğumuz “Bundan sonra Türkiye’den başka bir ülkeye gitmek istiyor musunuz?” sorusuna çoğunluğu “Ülkemize geri dönmek istiyoruz. Durum düzelene kadar da Türkiye’de kalmayı planlıyoruz” diyor. Dolayısıyla çok az bir kısmının Avrupa’ya göç etme isteği var. Bu sonucu bende böyle beklemiyordum, koşulları düşündüğümüzde. Burada bulunmalarının temel nedeni çok ciddi bir zorunluluk. Sürekli medyada ‘Çocukları anlıyorum ama erkeklerin Türkiye’de olmalarını anlamıyorum, gitsinler ülkelerinde savaşsınlar’ gibi bir söylemin ne kadar hatalı olduğunu gösteriyor. Özellikle Suriyeli kadınların başka bir ülkeye gitme arzuları çok düşük. Bu da anlaşılır bir şey. Bir yerleşiklik duygusuna ihtiyaç çok daha yüksek.

Kıvanç Yiğit Mısırlı: Mülteciler için Türkiye bir tür açık hava hapishanesi gibi. Irkçı söylemin ise iki üç temel argümanı var ve hepsi de yanlış. Birincisi, sanılanın aksine, bizim örneklemimize göre, Suriyeli mülteciler Türkiye’de kalmak falan istemiyorlar. Mümkünse evlerine dönmek istiyorlar. Ama Avrupa’ya falan da gitmek istemiyorlar. Şunu atlamamak lazım Suriyeli mültecilerin şu an Türkiye’de olmasının sebeplerinden bir tanesi Türkiye’nin izlediği Suriye politikası. Bu insanlar katliamdan kaçtı. İkincisi, bölüşüm meselesi. Gündelik hayatın daha pahalı hale geldiği iddiası. Gündelik hayat, kuvvetle muhtemel, aslen Suriyeliler sebebiyle daha pahalı hale gelmiyor. Sınıf mücadelesi, hem sermaye hem devlet tarafından sınırlandırıldığı, bastırıldığı için daha pahalı bir hale geliyor. Üçüncüsü, ücretler meselesi. Yedek işgücünün genişlemesi ücretleri düşürüyor olabilir, ama her durumda mülteciler ilk önce Türkiyelilerin yapmak istemedikleri iş kollarında kendilerine yer bulabiliyor. Diğer durumlarda bile mülteci düşmanlığının ücretlere kalıcı olarak olumlu bir faydası olmasını beklemek gerçekçi değil.  Bu yüzden bu tepkiyi verenlerin aslında hedef alması gereken aktörlerin, hükümet, sermaye olduğunu işaret etmeliyiz. Türkiyeli ve Suriyeli emekçilerin birbiriyle daha fazla ortak noktası olduğunu gösterebilmek, bu zenofobik propagandanın kırılması için önemli bir adım.


KADIN VE ÇOCUKLAR

Raporda, işverenlerin bir raporundan alıntı yapılmış. Söz konusu raporda mülteci çocuklar için mesleki eğitim programlarının başlatılması savunuluyor. Hal böyleyken mülteci çocuklar ve kadınların için geleceğine dair ne söylersiniz?
Pedriye Mutlu: Yaptığımız görüşmelerden Suriyeli kadınların hem işyeri koşulları hem sağlık sorunları var. 6-18 yaşındaki Suriyeli çocukların büyük kısmı okullarına devam etmiyor. Edenler de Suriyelilerin kurdukları vakıflar aracılığıyla devam ediyorlar. Suriyeli gençlerin ve çocukların eğitim hakları çok önemli ve kritik. Raporda bahsettiğimiz mesele Türkiye işverenler sendikasının ısrarla vurguladığı bir nokta. “Sektörel analiz yapılsın, bölgesel analiz yapılsın. Çalışma izinleri de ona göre verilsin.” Sermaye tarafından, sadece sermayenin ihtiyaçları düşünülmüş ve planlanmış bir öneri.  Bunun yerine Suriyeli çocukların potansiyellerini gerçekleştirmesi, iç savaştan kaçtıkları göz önünde tutulunca psikolojik ihtiyaçları gibi önceliklerimiz var. Daha ortada MEB’in tutarlı bir müfredat örneği bile yok.

Kıvanç Yiğit Mısırlı: Patronlarla konuştuğumuzda en çok duyduğumuz şeylerden biri ‘İyi ki geldiler çünkü Türkiyeli gençler artık tekstil sektörüne girmiyor’ idi. Bu tekstil sektörünün kriziyle alakalı. 2008’den bu yana sektörde bir kriz olduğunu kabaca biliyoruz. Biz sahadayken kimi küçük işletmelerin sahipleri, dikiş makineleri ikinci el piyasasında satılınca kredi borçlarını kapasa özel güvenlik sektöründe çalışmaktan bahsediyordu Türkiye burjuvazisinin farklı fraksiyonları, genellikle de bu bahsettiğim işletmelerin “üst işverenleri” her zaman cin fikirli olduğu için konuştuğumuz meseleyi çok iyi kullanıyor. “Mülteciler var, çocukların gidebileceği okul yok, o zaman bunları üretim girdisi olarak hesaplayalım, meslek okuluna gitsinler” diyorlar. Suriyeli emekçilerin çocuklarının mesleki eğitim almamasını söylemiyoruz. Eğitim hakkının sermayenin boyunduruğuna sokulmasını eleştiriyoruz. Güvenli bir gelecek algısının yaratılması için enerji harcamamız gerekiyorken, dar boğazdaki kimi sermaye gruplarının problemlerinin çözümü için Suriyeli gençleri, çocukları yönlendirmek oldukça mantıksız olur açıkçası.

Şuan Suriyeliler daha çok enformel dediğimiz, kayıt dışılığın, güvencesizliğin hakim olduğu tekstil, inşaat gibi sektörlerde çalıştırılıyor. Peki bugünün mülteci çocukları, gelecek yıllarda sermayenin hedefleri doğrultusunda metal, cam, petro-kimya gibi sanayiler için emek gücü haline mi getirilmek isteniyor?
Kıvanç Yiğit Mısırlı: Bu söylediğin bana mantıklı geliyor. İktidarın emek siyasetini hatırlayalım, 2-3 yıldır milli güvenlik tehdidi adı altında yasakladığın grevler var. İşçi sınıfını etnik ve dini ayrılıklar üzerinden bölebilmek, yedek işgücünü buna göre şekillendirmek, onlar açısından mantıklı olur. Orta vadede böyle bir hedef kimseyi şaşırtmaz. Mesleki eğitime yönlendirmek de bir türden böyle bir adım olarak okunabilir. Öte yandan sektörel bir planlama yapmışlar mıdır ondan emin değilim, sanmıyorum. Kurumsal olarak bunu yapabilecek bir kapasite inşa etmedikleri, Suriyeli mültecilere dair uzun vadeli bir plan tanımlanmamış olmasından belli.


ŞİMDİ VE GELECEK

Yaptığınız görüşmelerde gözlem düzeyinde dikkatinizi en çok çeken şey ne oldu peki?
Pedriye&Kıvanç: Çalışmamızda iyi temsil edilmeyen bir grup çocuk işçilerdi. Belki onu hatırlatmak lazım. Saha sırasında sonradan ustabaşı konumunda olduğunu anladığımız 15-16 yaşında bir çocuk aracılığıyla gittiğimiz atölyenin, 10-14 yaş arasında çocuklardan oluşan bir işyeri olduğunu görmüştük. Bir başka atölyede Nusaybin’in yıkımından kaçan yine aynı yaşlarda bir çocuk, gerek emek süreci, gerek yaşam koşullarıyla ilgili olarak Suriyeli mültecilerle çok benzer cevaplar vermişti anketimize. Buradan hareketle iki mesele var. Birincisi Türkiye’nin zorunlu göç deneyimi yaşamış yurttaşları, emekçileri ile Suriyeli mültecilerin deneyimi, karşılaşmaları üzerine daha fazla kafa yormak gerek. İş güvencesi, güvenliği, temel sosyal haklara erişim ve tüm bu konularda hak arama süreçlerinde, Suriyeli mülteciler; siyasal iktidarın ve sermayenin ufkundaki en “uç” ve “makbul” emekçi algısına denk geliyor. İkincisi Türkiyeli emekçilere, Suriyeli mültecilerin, bu konuda kendi  “şimdilerini” ve “geleceklerini” temsil ettiklerini anlatabilmeliyiz. 

Son Düzenlenme Tarihi: 08 Temmuz 2017 12:26
www.evrensel.net