Ölümüne  neoliberalizm!

Ölümüne neoliberalizm!

Avrupa'nın gündeminde, Fransa ve İngiltere'deki seçimleri sonrasında gündeme gelen emekçilere yönelik saldırılar ve Almanya seçimi var.

İngiltere’de Muhafazakar Parti ve DUP (Kuzey İrlanda - Demokratik Birlik Partisi) arasındaki anlaşma sonucu Kraliçe yeni hükümeti resmi olarak ilan etti. Anlaşma azınlık hükümetini destekleme karşılığında en az 1 milyar sterlinin Kuzey İrlanda’ya verilmesini içeriyor ve Muhafazakar Partinin iktidarda kalması için oyların satın alındığı eleştirisi yapılıyor. Diğer yandan, Grenfell Tower yangınından sonra yapılan incelemede yüze yakın binada yangın tehlikesinin olduğu tespit edildi ve bu binalarda yaşayanlar tahliye edildi ama uygun konut ve destek sağlanmadı. Uzun yıllar sonra halkın çoğunluğu kemer sıkma siyasetinin yanlışlığını ve bunun Grenfell’de 79 kişinin canına sebep olduğunu tartışıyor. Fakat neoliberal kemer sıkma kesintileri Avrupa’nın tüm ülkelerinde uygulanmaya devam ediliyor. 

FRANSA’DA YENİ SALDIRILAR GÜNDEMDE

Fransa’da yeni Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Mecliste mutlak çoğunluğu elinde bulundurmasına rağmen beklemeden ve tatil döneminde yeni bir iş yasası tasarısını gündeme getirmeye hazırlanıyor ve eylül ayında kararname ile bunu onaylamayı planlıyor. Bakanlar Kurulunda onaylanan tasarı, geçen yıl yenilenen ve işçi ve emekçilerin asırlık haklarını yok eden el Khomri iş yasasından daha da tehlikeli. Tepkiyi en aza indirmek isteyen Macron, hem yaz aylarında sendikalarla göstermelik “diyalog” yürüterek, hem de aceleye getirip Mecliste tartışmayı engelleyen kararnamelerle yasayı çıkarma hesabı yapıyor. Fransa’nın en büyük ve en mücadeleci sendikası CGT’nin (Genel İş Konfederasyonu) merkezi yürütme kurulunun yaptığı açıklamada ise buna tepki gösterildi; işçi ve emekçilere 12 Eylül’de grev çağrısı yapıldı.  

ALMANYA’DA SEÇİM MANEVRALARI

Almanya’da Eylül ayında yapılacak genel seçimler öncesi muhafazakar partilerin “uyumsuz” göçmenler, İslam vb. yapay sorunları öne çıkararak oy toplama çabaları devam ediyor. Ancak sendikalar ve değişik kitle örgütleri ülkede en büyük sorunun yoksulluk, bunun nedeninin de servetin adil dağıtılmaması olduğunu öne çıkarıyor, öneriler sunuyorlar.


KEMER SIKMA SİYASETİ CAN ALIYOR

Morning Star 
Başyazı

GÖLGE Maliye Bakanı John McDonnell, “Grenfell Tower yangınında ölenler, alınan siyasi kararlardan dolayı öldürüldüler diye açıklama yaptığında itiraz edecek pek fazla kişi var mıydı? Morning Star’ın da desteklediği John McDonnell, Jeremy Corbyn ve diğer siyasi aktivistler yıllardır konut ihtiyacının bir insan hakkı olduğunu, piyasada satılacak bir mal olmadığını her yerde söylüyorlardı. 

Belediye evleri, Britanya’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yok edilen ve gecekondu sorununa çözüm getiren en önemli kararlardan biriydi.

Arsa satın almak, zorunlu satın alma, yangınla ilgili mevzuatlar ve şahsi olarak evini kiraya verenlerin kötü standartlarla kiraya verememeleri için çıkartılan kararlar savaş sonrası yapılan ve konut sorunlarını çözmek için yürütülen kampanyaların bir parçasıydı. O zamanlar bunlar tehlikeli devrimci fantezi olarak görülmüyordu. Tabi evsizlere modern yapılmış temiz ve güvenilir evler bulma isteği sol görüşlerde dillendiriliyordu. Tory (Muhafazakar Parti) hükümeti bile 1950’lerde yüz binlerce belediye evinin yapılması gerektiğini savunuyordu. 

Margaret Thatcher 1980’de belediye evleri konusunda ideolojik bir saldırıya geçti, konut sahibi olma demokratik hakkı propagandasını yaptı ve bu ideolojinin bayrağını yükseltti. Bireylerin kendi oturdukları kiralık evleri satın almasını teşvik etti ve büyük siyasi partiler tarafından neoliberal siyasetler hayata geçirildi; bütün belediye semtleri ev şirketlerine ve bağımsız kuruluşların yönetimi adı altında şirketlere sevk edildi. İnsanca yaşamak değil daha fazla tasarruf yapmak ana slogan oldu.

Dolayısıyla büyük binalarda kapıcılar işten çıkartıldı, güvenlikten tavizler verildi, izolasyon konusunda kısıtlamalar yapıldı ve, Grenfell’de gördüğümüz gibi, yangına dayanıklı kaplamalar kullanma yerine yanmaya hazır ucuz kaplamalar kullanıldı, böylece asgari tasarruflar elde edildi.

Kapitalist hayalin çemberine girmek için alım gücü olmayan yoksul kiracılar nice uyarılarda ve şikayetlerde bulundular ama yoksul oldukları için dinlenmediler ve konut şirketleri daha fazla harcama yapmamak için kiracıların kaygılarını önemsemediler. 

Grenfell mağdurları bir nevi vicdansız siyasi kararlardan ve kapitalizmin kâr hırsından dolayı cinayete kurban gittiler.

(Çeviren: Çağdaş Canbolat)


İŞ YASASI REFORMU: HÜKÜMETİN İKİ YÜZLÜLÜĞÜ*

HÜKÜMET iş yasası reformu için sendikalar ve patronlar örgütleriyle görüşmeleri başlattı. Her örgütle teker teker görüşülüyor ve (CGT ile) 120 yıllık sosyal tarihine rağmen sadece birer saatlik 6 görüşme gerçekleştirilecek. CGT bu görüşmelere çift hedefle katılma kararı verdi: 

* Tüm iş dünyasının (ücretli ve ücretli olmayanlar için) haklarını güçlendiren bir iş yasası elde edebilmek. 

* İşsizliğin sorumluluğunun sosyal görev olduğunu belirten fikri teşhir etmek

15 sayfalık bir belge temelinde, CGT, doğru önerileri sundu. Dolayısıyla hiç kimse CGT’nin tartışmadan kaçtığını ve reddettiğini söyleyemez. 

Bugün hangi aşamadayız? 

Bir yandan bakanlık, niyetini tam olarak açıklamayarak sendikaları hayal kırıklığına uğrattı. Diğer yandan ise hazırlanan yasa tasarısının temel önlemlerini keşfetmek için basını okumak gerekiyor. Örneğin patronlar için her türlü mali zorluğu kaldırmak ve (işçiler için) sosyal güvencesizlik süresini uzatmak amaçlı, 2006’da sokaklarda mücadele sonucu reddedilen CPE (İlk işe alınma sözleşmesi) ile aynı çizgide olan “projet” CDİ (Süresiz iş sözleşmesi) yaratılmak istendiğini öğreniyoruz. Bu (patronlar örgütü) MEDEF’in uzun yıllardır gündemde tuttuğu taleplerinin birinden başka bir şey değildir. İş sözleşmelerini iş yeri anlaşmasına uyarlamayı reddedenleri, azınlık tarafından imzalansa bile, işten atılabileceğini de öğreniyoruz. Yani iş yeri anlaşmasında öngörülen ücret düşürülmesini reddeden bir işçi, böylelikle itiraz etme hakkı olmadan işten atılabilecek. Ve liste daha da uzun...

Toplumun yüzde 70’inin ve sendikaların çoğunluğunun el Khomri diye adlandırılan yasayı reddetmesine rağmen, bu hükümet ondan daha kötü bir yasayı onaylatmak istiyor. CGT zaten baştan sonu belli olan bir sosyal diyaloga alet olmayı da meşrulaştırmayı da reddediyor. 

Eylül sonunda, hükümetin sunacağı kararnamelerin sendikalarla birlikte yazıldığının iddia edilmesini şimdiden reddediyoruz. Bundan dolayı örgütümüz bir bilgilendirme ve tartışma kampanyası ile kamu sektöründe, iş yerlerinde, bölgelerde harekete geçme çalışması başlatıyor. 

Bu inisiyatifler tüm yaz boyunca devam edecek, zira sunulan kukla olma önerisi kesinlikle kabul edilemez. 

CGT mücadelenin büyümesi gerektiğini, tüm iş yerlerinde en geniş birliği sağlayarak kök salması gerektiğini düşünüyor. 

Eylül, direnişlerinin, hoşnutsuzlukların ve ekonomik, sosyal alanda değişiklik talebinin ifadesinin bulunduğu dönem olmalıdır. Bundan dolayı 12 Eylül’ün tüm işyeri ve kamu sektöründe bir mücadele ve grev günü olmasını öneriyoruz. 

* CGT Yürütme Kurulu açıklaması
(Çeviren: Deniz Uztopal)


YOKSULLUĞA KARŞI ETKİLİ BİR PROGRAM ZORUNLU

Jutta ALLMENDINGER
gegenblende.dgb.de

ALMANYA’da yoksulluğu etkili şekilde azaltmak istiyorsak iyi bir eğitim, iyi bir hak eşitliği ve iyi bir istihdam politikasına ihtiyacımız var. Bu konuda fikir üreten çok ama hayata geçirecek politik cesaret yok.

Dünyanın çoğu ülkesinde insanların çoğunluğu yoksul. Yaşayabilmek için gereken günlük 1 dolarlık  gelire bile sahip değiller. Oralarda yoksulluk yaşamı tehdit ediyor. Burada o durumda değiliz henüz. Başka bir fark da oralarda yoksulluğun kalıcı olması. Burada o durumda da değiliz henüz. Almanya’da istense insanlar yoksulluktan kurtarılabilir. Ülkeler arasında yaşam perspektifleri ve beklentiler açısından bu denli fark olması insanları itaatkar yapıyor. Soru, dünyanın en zengin ülkelerinden olmamıza rağmen bu serveti neden Almanya ve dünyada yoksulluğun azaltılması için kullanmadığımız. 

Almanya’da hükümet tarafından yayınlanan zenginlik-yoksulluk raporuna göre orta yaştaki  insanların yüzde 12’si yoksulluk tehlikesiyle karşı karşıya. Bunların yarısı emekliler veya emekli olmak üzere olanlar, bir kişilik hanelerde yaşayan uzun süreli işsizler, çocuklarını tek başına yetiştiren kadın ve erkekler ve eğitim düzeyi düşük insanlar. Onlar hiç de bize empoze edildiği gibi tembel, asalak değiller. 

Bu insanlara politika değişikliği sayesinde yardım edilebilir, yoksulluktan çıkmaları sağlanabilir. Onlara sosyal sigortalı, insanca çalışma koşullarına, yeterli ücrete ve haftalık çalışma süresine sahip bir iş sunulabilir. Çocuk, yaşlı bakımı ve mesleki gelişim dönemlerindeki çalışamamaları emeklilikte çalışmışlar gibi dikkate alınabilir. 

YAPILABİLECEKLER AÇIK

Bu hedeflere erişmek doğal olarak bazı önlemleri gerektiriyor. Aileler çocukları için güvenilir, çalışma saatlerine uygun anaokulu, kreş ve tam gün okullara ihtiyaç duyuyorlar. Değişik nedenlerle işlerinden ayrılmak zorunda kaldıklarında tekrar geri dönebilme, yaşam durumlarına göre çalışma saatlerini ayarlayabilme garantisine ihtiyaç duyuyorlar. İşçiler, büro çalışanları tam gün çalışmasalar da zamanı yakalamalarını sağlayacak, masrafını işverenin karşılayacağı mesleki gelişim olanaklarına ihtiyaç duyuyorlar. 

Bir diğer nokta da kadın mesleği olarak görülen anaokulu eğitmenliği, tezgahtar, vb. mesleklerin sorumlu ve harcanan emeğe göre ücretlendirilmesi konusu. Kadın ve erkekler arasındaki ücret eşitliğine ancak böyle erişebiliriz. Öğrenimlerine diploma almadan son vermek zorunda kalanlara meslek öğrenimi ve mesleki olarak kendini geliştirme  fırsatı tanınmalı. Kendilerini bu toplumun bir parçası olarak hissetmeleri için bu gençlere iş verilmeli. Bunun için devlet destekli bir istihdam politikası yürürlüğe sokulmalı.  Yoksulluk riskini en aza indirmek için çocukların okul ve meslek eğitimi alabilmelerini sağlayan her önlemi almalıyız. Biyografilerine baktığımızda yoksulluğun babadan oğula, anadan kıza geçtiğini görüyoruz. Yoksulluk tembellik çalışkanlıkla değil ailelerin çocuklarına eşit eğitim olanakları sunamaması nedeniyle mirasa dönüşüyor. 

Görüldüğü gibi iyi bir toplumsal politikanın bileşenleri,  iyi bir eğitim, kadın-erkek eşitliği, istihdam politikasıdır. 

SERVET DAĞILIMI DA ŞEFFAF OLMALI

Ancak eğer yoksulluğu ortalama gelirin yüzde 60’ının altında gelire sahip olmakla hesaplarsak, tüm bunları yapsak da bu ortalamanın altında kalanlar, göreli yoksullar var olacaktır. Bunu ne asgari ücretin biraz daha yükseltilmesi ne de koşulsuz temel gelir uygulaması engelleyebilir. Bu iki önlem toplumsal adaletsizliğin nedenlerini  ortadan kaldırmaz. Sadece yaşam standarttı biraz iyileşir ama gelir dağılımında değişen birşey olmaz. 

O zaman sadece yoksulluğu değil gelir dağılımını da gözümüzün önünde tutmalıyız. Asgari bir gelir sınırı olmalı ama azami bir gelir sınırı da olmalı. 3000 kişi arasında yapılan sendikal araştırmaya katılanların yüzde 60’ı asgari gelir sınırlamasından yana olduğunu belirtti. Bu görüşte olanlar, çok yüksek bir gelirin emek harcanarak elde edileceğine inanmıyorlar. Bu kadar emeği kimse harcayamaz diyorlar. Almanya’da ne yazık ki gelirin adil dağılımına müdahale,  servet ve mirasa müdahaleden çok daha fazla destekçi buluyor. Bu ülkede servetin dağılımı giderek daha da eşitsizleşmesine rağmen servet azlığından değil gelir azlığından, servet fazlalığından değil gelir fazlalığından şikayetçi olunuyor. Servetin adil dağılımı talepleri cılız. Bunun nedeni servetin nasıl dağıtıldığı, kimin elinde olduğu konusundaki bilgi azlığı. Gelir şeffaflığı yanında servet dağılımı şeffaflığı için de çaba harcanması zorunlu. 

Yoksulluğun ve toplumsal eşitsizliğin azaltılması için yapılabilecekler ortada. Artık bunları hayata geçirecek politik cesarete ihtiyaç var.

(Çeviren: Semra Çelik)

www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.