Hukuk bitmiş mi ?

Hukuk bitmiş mi ?

Ekoloji mücadelesi ve hukuk dosyasının 3. gününde, uzun yıllar pek çok kent ve çevre derneğine avukatlık yapan Fevzi Özlüer'in yazısı yer alıyor.

Hazırlayan: Özer Akdemir

Dosyamızın üçüncü gününde Avukat Fevzi Özlüer’in yazısı yer alacak. 

Ankara Barosu avukatlarından Özlüer, uzun yıllar pek çok kent ve çevre derneğine avukatlık yaptı. Uzmanlık alanı idare hukuku olan Özlüer’in, çevre ve hukuk alanında çok sayıda basılı kitabı ve makalesi bulunmakta. Özlüer aynı zamanda altın işletmeciliğinden, termik santrallere karşı açılan birçok davanın da avukatlığını yapmakta. 

Av. Fevzi Özlüer

1. SORUNU İYİ TASNİF ETMELİYİZ

Türkiye’de toplumsal mücadele pratiklerinin kurucu ve siyasal iktidarı talep eden toplumsal biçimlerden çok bir tür toplumsal baskı grubu işlevi olarak şekillendiğini kabul etmek gerekir. Türkiye işçi sınıfının örgütlenme haklarını budayan yasa değişikliğine karşı on binlerce örgütlü işçinin direnerek ve sokak gösterileriyle somutlaştırdığı, toplumsal tarihe 15-16 Haziran direnişi olarak geçen sürecin sonucunda bu yasa değişikliği Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. Türkiye işçi sınıfının tarihi bir eyleminin somutlaştığı tarihsel kazanımın dahi bir ‘yargı kararı’ olduğu gözetildiğinde daha sakin olmak gerekiyor. Sorunu iyi tasnif etmeliyiz. Burada sorunlardan bir tanesi, Türkiye’de örgütlü toplum kesimlerinin bir iktidar perspektifine veya iktidara gelme iradesine yönelik kurucu faaliyet yoksunluğunun olmasıdır. Bu demek oluyor ki bu odakların “hukuk” yaratmak perspektifinde boşluklar mevcuttur ve mücadelesi parçalıdır. Projelere indirgenmiştir. Olgusal düzeyde bunlar yaşanmaktadır. Sanırım soru şudur, ekoloji mücadelesinde dava yoluyla bir toplumsal kazanım elde edebilirler mi? Bu soruya olumlu veya olumsuz yanıt vermek için, hukuku dava açmaya indirgememek gerektiği şerhini düşmek gerekir. Hukuki süreçler sadece dava yoluyla karar alma sürecine katılmak demek değildir. Ancak yukarıda da değindiğim gibi Türkiye’de muhalefet olarak kodlanan kesimler, temsili demokrasi sınırları içinde yargısal yollarla devlet yönetimine katılmak iradesi ortaya koymuşlardır. Evet, bu anlamda karar alma süreçlerine katılım yollarından biri olan dava açmakla devlet yönetimine katılmanın olanaklarının aşındığını kabul etmek gerekir. Bunun nedenine yönelik peşin yanıtım ise şu değildir, “yönetici sınıflar geniş toplum kesimlerinin yargısal araçları kullanarak, yatırım kararları hakkında süreçlere müdahil olmasını engellemek istiyorlar”, iddiası kısmi doğrular içermektedir. Çünkü, bu durum tüm bir kapitalist tarihsel seyirde bu şekilde açığa çıkar. Hiç bir yönetici sınıf veya egemenler, geniş halk kesimlerinin karar alma sürecine katılmasına müsaade etmez. Peki bugün bugüne özgü olan hal ve şartlar nelerdir? Soru şöyle sorulabilir, dava açarak ekoloji mücadelesinin kazanım elde edebileceğinin dayanakları nelerdir? Bu dayanak kapitalist sistemin asgari bir siyasal liberalizme veya temel hak ve özgürlüklere dayalı olduğuna dair kanaate yaslanmaktadır. Oysa kapitalist sistemin demokratik olamayacağı hele bugün ki dünya koşullarında yeterince ortadayken, bu beklentinin nedeni galiba toplumsal mücadelenin, kurucu bir irade olarak değil daha çok bir baskı grubu olarak ortaya çıkmış olmasıyla ilgilidir. Tıpkı 15-16 Haziranı yaratan işçi sınıfının elde ettiği pratik kazanım da göz önünde bulundurulduğunda, sorun siyasal alana bakış açımızla ilgili olduğunu daha açıkça söylemek gerekecektir. 

YARGI KARARI KAZANILMASI BAŞARI OLARAK KODLANAMAZ

Örneğin, termik santrallere, nükleer santrallere, köprü-otoyol inşaatlarına, altın işletmeciliğine hatta taş ocaklarına yol veren, siyasi-ekonomik “sürdürülebilirlik” çizgisini buralarda arayan siyasi iktidarın mahkemelerle durdurulma olasılığı var mı? Evet var. Hukuk toplumsal ve siyasal olarak bir ülke sınırları içinde yaşayan halkın nasıl, hangi kurallarla yaşayacağına yönelik normlar bütünüdür. Hukukun hem yasal hem de toplumsal dayanakları vardır. Yasalar ne derse desin, toplumsallaştırılmamış bir yasa pratikleşmez. Toplumun kültürlenme, hayatla ilişkilenme biçimi yasaları yeniden ve yeniden üretir. Bu anlamda da asıl önemli olan şey, toplumun ne istediğidir. Toplum ne istiyor? Bu istediği şeyin yönetimselleşmesini talep ediyor mu? Eğer toplumun adil, ekolojik ve eşitlikçi bir sistem  iradesi ortaya çıkarsa, doğaya bir toprak rantı gözüyle bakmadığı ekonomik algısı somutlaşırsa, üretime yönelirse, demokratik planlama pratiklerini esas alarak gelişmeyi ve iyi yaşamayı, yaşamını kurgulamayı isterse evet mahkemelerden de yasama organlarından da bambaşka kararlar çıkar. Türkiye’de korumaya esas değer olan iklim, çevre, kent gibi alanlarda açılan davalara bakıldığında mahkemelerin “manifesto” gücünde kararlar vermediği ve mahkemelerin de işlevinin bu olmadığı görülür. Türkiye’de son 20 yılda açılan ÇED davalarının hiç birinde, hukuk yaratacak bir maddi hukuk tartışmasının olduğunu söylemek güçtür. İptal kararlarının esasını izin belgesinin yer seçim kriterleri veya teknolojik alternatifler yönünden hukuka aykırılıklar taşıdığı gerekçelerine dayandığını görmek mümkündür. Örneğin, Türkiye çevre mücadelesi açısından çok önemli sayılan Bergama altın mücadelesi sürecinde idare tarafından ilgili altın işletmesinin kurulmasına yönelik verilen çed olumlu kararının iptali davasında mahkeme siyanür liçi yönteminin yaşama hakkı ihlali sonucunu doğuracağını söyleyerek iptaline gerekçe yaratmıştır. Yani seçilen teknolojinin yanlışlığına vurgu yapmıştır. Ya da Cerattepe ile ilgili verilen ilk mahkeme kararında, bu maden arama faaliyeti için seçilen yerin yanlışlığına vurgu yapılmıştır. Mahkeme kararları çevre hukuku ilkeleri ekseninde örneğin ihtiyatilik ilkesine dayalı olarak gelişmemiştir. Burada asıl sorun, ekoloji mücadelesinin salt proje izin süreçlerine indirgenen pratiklerinde aranmalıdır. Çevresel yıkım ortaya çıkmadan, kirletici yatırımların engellenmesi için açılan davalar ekseriyetle işte bu izin süreçlerine dair davalardır. Korunan değeri tehdit edecek izin süreçlerine dava açılmış ve fakat iptal kararları sonrasında daha etkili ÇED raporları alınarak yeni izinlerin verilmesinin toplum kesimleri üzerinde yıldırıcı ve motivasyon bozucu bir etkisi olduğu kabul edilmelidir. Ancak, bu da çevre korumanın sadece yargı kararıyla bir işlemin iptalinde başarı gören yaklaşımın ürünüdür. Toplumsal yaşamın mahalle, ilçe, il ve ülke düzeyinde nasıl oluşturulacağı sorunu es geçilmeden bu kazanım ve kayıp meselesine yanıt üretmek gerekecektir. 

2. HUKUK YARATMAK...

Dediğim gibi kategorik olarak bir davanın kazanılması doğa varlıklarının da kazandığı anlamına gelmediği gibi bir izin sürecine yönelik davanın kaybedilmesi de ekolojik yıkıma neden olacağı anlamına gelmez. Dava süreçlerine bu denli anlam yüklemeyi doğru bulmuyorum. Davaların kazanılması veya kaybedilmesi toplumsal mücadele pratiklerinde nasıl bir uğrağa işaret ediyor buna dikkat kesilmek gerekir. Örneğin, bir dava süreci olarak Yuvarlakçay’da ortaya çıkan nöbet çadırları da kurucu bir hukuk aracıdır. Yargısal yollara başvurarak yurttaşların idareye yönelik, “Bu kararınız doğru değil” bu karardan vazgeçin çağrısından belki de daha değerlidir. Ancak bu tür kurucu hukuki pratikler, kalıcı değil geçici formlar olarak ortaya çıkmaktadır. Bu formlar, dava süreçlerine ve davadan elde edilecek başarıya ve hatta davaları belirlemeye dönüşebilmektedir. Oysa davalar kaybedilebilir. Ya da hiç dava açılmamış da olabilir. Önemli olan hukuk yaratmaya yönelik iradenin nasıl tecelli edeceğidir. Toplumlar davalarını üretimi yönetemediklerinde kaybeder, davaları kaybettiklerinde değil. 

3. ADALETE CÜRET ETMEK GEREKİR

Adalet duygusunun güvencesi güçlü bir kamu yönetimdir.  Toplum kamusallıklar yaratarak güçlü bir kamu yönetimi inşa edebilir. Türkiye’de planlı dönemin sona ermesine paralel devletin ve aslında adalet hizmetlerinin de piyasalaştırılması süreci yaşanmıştır.  Devlet bir şirkete dönüştürülmek istenmiştir. Yeni kamu işletmeciliği denilen yaklaşımla devlet kapitalizmi inşa edilmeye çalışılmıştır. Bu sürecin yaklaşık 40 yıllık bir neoliberal politikalar geçmişi de vardır. Bu geçmiş içinde, temel hak ve özgürlükler gibi ekonomik ve sosyal haklar da gerilemiştir. Toplum genelleşmiş bir yönetim sistemi kuramamış, haklarını korumaya yönelik örgütlülüklerini yitirmiştir. Adalet mekanizmasının güç ilişkilerine bağlı olarak anlam kazandığı bir dünyada, yasaları uygulayanların da bu güç dengelerine bakarak karar vermesi kadar normal bir tutum yoktur. Bir hassas terazi beklentisi, maalesef ham bir hayaldir ve toplumsal bir değeri yoktur. Kadınlar güçlü değilse, medeni haklar zayıflar; yoksullar güçlü değilse kentler mutenalaşır, köylüler güçlü değilse dereler satılır. Peki bu adaletsizlikle yasaları ayakta tutmak mümkün mü? Bu olanağı da iyi görmek ve adalete cüret etmek gerekir...

4. DEVLET SİZE MERHABA DER 

Kapitalist sistemin krizi ile devlet krizi arasında paralellikler vardır. Ama bir ve aynı şeyden bahsetmek mümkün değildir. Bugün adalet sisteminin bir kamu politikası olarak tıkanması, kapitalist sistemin arzu ettiği bir durumdur. Kamu yönetiminin işlemesi, Türkiye gibi ülkelerde gelişen üretim dışı büyümeci sistem için bir tehdittir. Bu nedenle de dava açmanın sisteme meşruiyet sağladığını söylemek totoloji yaratır. Çünkü devlet düzeni modern toplumun her anına içkindir. Sabah kalkıp yüzünüzü yıkadığınızda devlet size merhaba der. Kanalizasyon ve su idaresi oradadır. Sokağa indiğinizde belediye sizi kaldırımlarıyla karşılar. Karşıdan karşıya geçiren ışıklar da öyle... Bu nedenle de devletin bir düzen kurucu olarak varlığını modern toplumlar hayatlarından çıkartamayacaklarına göre ve anarşizan bir devletli toplum olmayacağına göre kamu yönetiminin adilleştirilmesinin sadece küçük bir uğrağı olan yargısal yollara başvurmak ısrarla kamu düzeninin toplum tarafından yaratılma iradesinin sahiplenilmesi olarak görülmedir. 

5. VATANDAŞLIK HUKUKUN TA KENDİSİDİR

Sanırım bu soruya yukarıda yanıt vermiştik. Vatandaşlık hukukun ta kendisidir. Gerisi çıplak doğadır. 

6. MUKTEDİR OLMAYA YÖNELMEK GEREKİR

Yukarıda da vurguladığım gibi hukuk yaratma mücadelesi asıl ve tek bir mücadeledir. Siyasal mücadelenin kendisi bir hukuk yaratma iddiasıdır veya değildir. Türkiye’de toplumsal mücadele pratikleri hukuk yaratma mücadelesine dönüşmemiştir, bir hukuk mücadelesi olarak kalmıştır.  Hukuk mücadelesi de dava kazanmakla sınırlı bir perspektiften öteye toplumsalın örgütlenmesine dair önemli kazanımlar ortaya koyamamıştır. Ekoloji mücadelesi dahil Türkiye’de toplum kesimlerinin kendi kendini yönetme iradesini ortaya koyabilmesi gerekir. Toplumlar üretmek zorundadır. Üretimlerini planlamak ve bu üretimi de yönetmeleri gerekir. Türkiye toplumu geleceğini, doğasını ve emeğini üretmek zorundadır. Bu üretimi de yönetmelidir. Fakat görüleceği üzere seçilen terminoloji bile daha çok, üretimi yönetmekle ilgili değil mevcudu korumakla ilgilidir. Yaşam savunuculuğu değil, yaşamı üretmek bence bugün yapılması gereken şeydir. Ekolojiyi mevcut yönetimlerin koruyamadığını söylemek yeterli değildir. Ülkenin nasıl gelişeceğini, nasıl iyi yaşanacağını, nasıl korunacağını, planlanacağını bir arada düşünmeye sıçranmazsa mevcut durumdan bir ders çıkartılamaz. Muhalefet kalmaya değil muktedir olmaya yönelmek gerekecektir. 

7. İNSAN PARÇALANIRSA ŞEHİR DE PARÇALANIR

Tabii kaçınılmaz olarak var. Adalet siyasal bir olgudur. Pozitif hukuk alanına ait bir kavram değildir. Adil yönetim veya toplum; toplumun siyasal olumlanma düzeyi ile ilgilidir. Siyasal alan için adil olan, adalet sistemi için de adildir. Bu nedenle de adalet kavramlarının meşruiyeti önce toplumla sınanır. Şehrin arsa olduğu yerde, AOÇ’nin paramparça olmasının toplumsal vicdan üzerinde bir etkisi yoktur. Hayat önce toplumun hafızasında ve hayallerinde inşa ediliyor veya yıkılıyor.  Bu bir tasarımdır. İnsan parçalanırsa şehir de parçalanır..

8. ÇEVRE KORUMANIN ARACI OLAN DAVA 

Evet bir kez daha söylemek gerekir, hukuki süreçlerden yalnızca biridir dava açmak. Davanın da amacı bellidir. Halkın meramını yargı yoluyla devlete ulaştırarak karar alma sürecine katılmak. Karar alma sürecine katılınıldığı anda davanın işlevi ortadan kalkar. Amaç yerine gelir. Hukuk yaratmak için yargısal yollarla karar alma sürecine katılmak gerekmez. Çevre korumanın aracı olan dava açarak yargısal yolla karar alma sürecine katılım, davanın aktörleri tarafından bir amaca dönüşebilmektedir. Hatta öyle bir amaca dönüşmektedir ki dava açmakla istenilen hedefler bile unutulmaktadır. Bir süre sonra da bir kaç avukatın yürüttüğü bir yargısal hizmete dönüşmektedir. Tabii ki eğer yurttaşların katılım iradesinin sınırını talep ettikleri dava konusu oluşturuyorsa, kitlesel mücadelenin devam etmesinin de bir sebebi kalmayacaktır. Ancak dava açma iradesinin temsil ettiği değerlerle kitlesel mücadelenin konusu arasında bir çatışma veya bir yakınlık-akrabalık olsa bile bir özdeşlik yoksa kitle mücadelesiyle ontolojik çelişkiler yaşayabilir. Kitle mücadeleleri davayı kendi mücadelelerin bir aracı olarak görüyorlar mı görmüyorlar mı ? Buna yanıt vererek bu sorunun yanıtını almak mümkündür. Kitle mücadelesi neyi amaçlıyor? Bu tartışma bitmek bilmez bolşevik parti menşevik parti tartışmasına da dönüşebilir.. Lakin durumun pek öyle olduğunu düşünmüyorum. Asıl sorununun kitle mücadelesinin iktidar ufuğuyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Siyaseti davaya indirgeyen bir havaleci siyaset tarzının Türkiye’de hakim olduğunu düşünüyorum.  Bu tarz da sadece çevre mücadelesine falan da has değildir. Bu nedenle de kitlesel mücadeleyi sönümlendiren asıl şeyin onun siyasal ufku olduğunu değerlendiriyorum. Kitle örgütlülüğü hukuk yaratmak istedi de bunu mahkeme kararları mı engellemiştir? Böyle bir kitle örgütlülüğü ve önderliği falan 
yoktur. 

SORULAR:

  • 1. Son gelinen aşamada ekoloji mücadelesinin hukuksal süreçlerle bir kazanımı olabileceğini düşünüyor musunuz? Örneğin, termik santrallere, nükleer santrallere, köprü-otoyol inşaatlarına, altın işletmeciliğine hatta taş ocaklarına yol veren, siyasi-ekonomik “sürdürülebilirlik” çizgisini buralarda arayan siyasi iktidarın mahkemelerle durdurulma olasılığı var mı?
  • 2. Takip ettiğiniz, kazandığınız ama bir türlü yargı kararlarını uygulatamadığınız, sonuçta da ekolojik yıkıma, doğa tahribatına ve vatandaşların hak kaybına neden olan davalarınız var mı? Bir iki örnek verir misiniz?
  • 3. Şu anki yasalar ve adalet mekanizması ile ekolojik tahribatı önlemek mümkün mü?
  • 4. Eğer yanıtınız olumsuzsa, açılan her davanın, tıkanan, iyice içinden çıkılamaz hale gelen sisteme olan güveni yeniden oluşturduğu, bir anlamda ona kan taşıdığı görüşüne katılır mısınız?
  • 5. Yurttaşlara bu koşullarda bile olsa  “Hukuktan tamamen vazgeçin” demek mümkün mü?
  • 6. Yanıtınız olumlu ise hukuk mücadelesi yerine yaşam alanlarının savunulması için neler yapılmalı sizce?
  • 7. Sizce halk desteği ve kitlesel mücadele ile yargı kararları arasında doğrudan bir bağlantı var mı?
  • 8. Son olarak, hukuksal süreçler halkın kitlesel mücadelesinin sönümlendirilmesi noktasında siyasi iktidar tarafından kullanılıyor mu? Bergama, Gezi Parkı ve son olarak Artvin mücadelelerini bu açıdan değerlendirilebilir misiniz?


Yarın: Yaşam nöbetlerinden yeni bir hukuk

 

www.evrensel.net