İş güvencesi üzerine

İş güvencesi üzerine

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden ihraç edilen, barış bildirisi imzacısı kamu hukuku doktoru Dr. Cenk Yiğiter, Evrensel'e yazdı.

Dr. Cenk YİĞİTER*

Kapitalizmin küresel aktörleri, 20. yüzyılın son çeyreğine girildiğinde, 30 yıllık bir refah devleti-sosyal devlet deneyiminin ardından hâlâ insanlara vadedilen “kapitalist-liberal cennet”in gerçekleşemiyor olmasının ve bununla kalmayıp kapitalizm yeni bir küresel krize girmesinin faturasını, işçi sınıfının mücadelelerinin ve reel sosyalizmin dayattığı sosyal haklara kesecekti. Sosyal haklar bir bir budanırken, topluma vadedilen cennete bir türlü ulaşılamaması da bu hakların ürettiği piyasa ilişkilerinin doğasına aykırı olan piyasa dışı faktörlere bağlandı. Kapitalizmin merkezinde, sosyal devlet aşamasını takip eden bu neoliberal dönemde sermayenin ilk saldıracağı mesele de işçi sınıfının en önemli kazanımlarından iş güvencesi olacaktı. 

Özel sektördeki bir türlü aşılamayan ve toplumsal refah üretemeyen verimsizliklerin, kamu bürokrasisinin içindeki hantallıkların ve dirençlerin sorumlusu olarak da iş güvencesi gösterildi. Güçlü bir propaganda ile topluma, iş güvencesinden vazgeçmenin tüm toplumun yararına olacağını anlatıldı. Türkiye özelinde toplum, özellikle kamu iktisadi teşebbüslerinde çalışan işçilerin ve kamu kurumlarında çalışan kamu emekçilerinin, “Kapağı bir kez devlete attıktan sonra” yan gelip yattıklarına, kamuyu zarara uğratmaya başladıklarına, yenilikler karşısında direnç odağı haline geldiklerine ikna edildi. Kamudaki tüm sıkıntıların emekçilerin verimsiz çalışmasından kaynaklandığı savlandı. Emekçilerin verimli bir biçimde çalıştırılabilmesinin tek yolu emekçinin korkuyla kuşatılmasıydı. İşini her an kaybetme endişesi taşımayan bir emekçinin özverili bir biçimde çalışmasına imkan yoktu. Türkiye toplumu, henüz sosyal devlet kazanımlarının hayata geçirilemediği bir dönemde neoliberal rüzgara yakalandı. 12 Eylül faşizminin emek ve demokrasi mücadelesinin üzerinden buldozer gibi geçmesi de bu rüzgarın önünde sınıftan yana güçlü bir bariyer kurulmasına engel oldu. Bu süreçte kamu sektöründe iş güvencesinin yok edilmesi süreci, özelleştirme ve kamu hizmetlerinde giderek artan taşeronlaştırma ile sağlandı.

***

Bugün geldiğimiz noktada, AKP-Saray faşizmi, 15 Temmuz’u bir fırsata çevirmek suretiyle OHAL ilan ederek anayasayı tamamen askıya almanın, zaten işlerliği oldukça sınırlı olan parlamentoyu tamamen devre dışı bırakmanın ve anayasasız bir biçimde ülkeyi KHK’ler aracılığıyla yönetebilmenin olanağına kavuştu. 120 bin kadar emekçinin bir gece yarısı çıkan KHK’ler ile işlerinden edildikleri ve sivil ölüme mahkum edildikleri bu süreç, kamu görevliliği istihdam rejiminde yapılacak köklü değişiklikler ve kıdem tazminatının kaldırılması ile yeni bir aşamaya ulaşacak. AKP-Saray faşizmi sermaye için pek çok sıkıntılı alan üretse de bir yandan da ciddi olanaklar anlamına geliyor. Bu anlamda sermayenin “yapısal dönüşüm” taleplerinin hızla ve en pürüzsüz biçimde hayata geçirilebileceği dönem bu. 

Peki, emek cephesi bu saldırıya karşı nasıl savunmasını kuracak ve karşı saldırı hamlelerini geliştirecek? Bugünün manzarası elbette iyimserliğe pek izin vermiyor. Yine de kapitalizmin bu türden küresel veya lokal krizlerinin pek çok öngörülemezliğe de gebe olduğunun farkında olmak lazım. Ancak şunu nasıl yapabileceğimizi şimdiden düşünmemiz gerekiyor: Sermayenin enstrümanları iş güvencesinin ortadan kaldırılmasının bütün olarak toplumun yararına olduğunu savlarken, biz iş güvencesini topluma ne şekilde anlatacağız? Önce şunu açıklayarak başlayabiliriz: KHK’ler ile ihraç sadece insani-toplumsal bir takım trajediler ve travmalar üretmiyor. KHK’ler ile işlerinden edilen emekçiler ile zarar verilen sadece bu emekçilerin kendileri ve aileleri değildir. Kamunun kaynaklarıyla yetiştirilmiş insan gücü ve ciddi bir birikim bir anda heba edilmiştir. Mesleğini edinmek için yıllarını harcamış, sonrasında meslek içerisinde onlarca yılda yetişmiş tek bir öğretmen için harcanan kamu kaynakları yüz binlerce lira ile ifade edilebilir. Yine hakkıyla akademik süreçlerini tamamlayan tek bir akademisyenin yetiştirilmesi için kamu kaynaklarından harcanan para yüz binlerce lira ile milyon lira arasında ölçülebilir. KHK’ler ile böylesi bir kamusal yatırım bir anda heba edilmiş durumdadır. İş güvencesinin yok edildiği bir zeminde bir takım çapsız bürokratlar, kamunun yatırım ve birikimlerini dilediklerince heba edebilmenin de imkanına kavuşmuş olacaklar. 

Ayrıca şunu da topluma anlatabilmek gerekiyor: İş güvencesinden yoksun emekçilerin sadakat gösterecekleri doğrudur. Ancak gösterecekleri bu sadakat işlerine değil işverenlerine sadakat olacaktır. Her an işten atılma endişesi taşıyan bir öğretmen, sadık olmak zorunda kalacaktır. Ancak en temelde öğrencilerini eğitmek olan işine, öğrencilerine, öğrencilerinin geleceğine karşı sorumluluk içinde hukuk kurallarına ve mesleğinin evrensel etik ilkelerine karşı değil; Milli Eğitim Bakanlığının bürokrasisi içinde kendisinin geleceğiyle ilgili her tür kararı verebilme gücüne kavuşmuş amir-işverenlerine karşı olacaktır sadakati. Bir akademisyen artık üniversite ve YÖK bürokrasisi içerisindeki Saray rejiminin uzantıları olan amir-işverenlerine karşı sadık olmak zorunda kalacaktır şüphesiz. Ancak bu sadakat, onun mesleğine, akademiye, üniversiteye, bilime, sonuçları her nereye varıyorsa varsın hakikatin peşine düşme sorumluluğuna sadakatsizlik ile sonuçlanacaktır. İş güvencesine sahip olmayan bir güvenlik emekçisi, gerektiğinde yeterli ölçüde, hukuka ve evrensel insan haklarına uygun bir şekilde güç kullanama sorumluluğunu yitirecek ve işini her an kaybetme endişesi ile kendisine amir-işverenlerinden gelecek her türlü hukuka ve insan haklarına aykırı emri sadakat içinde yerine getirecek bir enstrümana dönüşmekten başka bir çare bulamayacaktır, işini kaybetme ve aç kalma riskini göze alamadığı sürece. İş güvencesinin ortadan kaldırılmasının yaratacağı tahribatı hiç şüphesiz ilk önce ve doğrudan iş güvencesini kaybeden işçi ve ailesi yaşayacak. Ancak bu tahribatın orta ve uzun vadede tüm topluma yansıyacak sonuçlarının muhasebesini ve zarar tespitini yapmak dahi mümkün olmayacak.  

(*)Kamu Hukuku Doktoru. 679 sayılı KHK ile Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden ihraç edildi. Barış Bildirisi İmzacısı ve Eğitim Sen Üyesi.

www.evrensel.net
ETİKETLER Cenk Yiğiter

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.