Muhafazakar plan patladı

Muhafazakar plan patladı

Avrupa'nın Gündemi'nde bu hafta İngiltere seçimleri, Fransa milletvekili seçimi ve Almanya'nın İncirlik'ten çekilmesi var.

İngiltere’de erken seçim ilan ederek iktidarını güçlendirmeyi planlayan Muhafazakar Parti, seçimden birinci parti çıkmasına rağmen mutlak çoğunluğu kaybederek büyük hüsrana uğradı. Ana akım medyanın programını ‘radikal’ bularak yerden yere vurduğu Jeremy Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi ise iktidara yaklaştı. Sonuçlar, İngiltere’deki Muhafazakar iktidarın siyasi krizinin derinleşeceğine işaret ediyor. 
Öte yandan Avrupa’nın seçim gündemi bitmedi. Yarın Fransa’da milletvekili seçimlerinin ilk turu gerçekleşecek. Yeni Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron şimdiden sosyal alanda birçok saldırılara hazırlık yapmaya başladı ama bunların hayata geçirilmesi için Mecliste çoğunluğa ihtiyacı olacak. Özellikle de yaz aylarında yeni bir iş yasasını yaz aylarında gündeme getirmeyi ve yasayı kararnameyle yürürlüğe sokmayı planlıyor. 
Almanya’da ise gündem hükümetin İncirlik’ten çekilme kararını onaylaması. Geç de olsa böylesi bir kararın alınması desteklenirken askerlerin Ürdün’e gönderilmesi konusunda farklı yaklaşımlar var. Freitag gazetesinden aldığımız yorumda olduğu gibi Almanya’nın Ortadoğu’dan tümüyle çekilmesinin doğru olacağı sesleri de yükseliyor.


JEREMY CORBYN, İYİ BİR BAŞBAKAN OLABİLECEĞİNE İNANDIRDI 

Owen JONES
The Guardian


 
BU, zamanımızın en duygusal siyasi altüst oluşlarından biri. Theresa May -sefil, dürüst olmayan bir politikacı, ona acımayın- Britanya’da muhalefeti dağıtma üzerine kurulu bir seçim kampanyası yürüttü. Arsız bir oportünizm, açık bir iktidar gasbıydı: Özel olarak bana söylenen şuydu; May’in takımı tarihe Britanya İşçi Partisinin mezar kazıcıları olarak yazılmanın peşine düştü, bunun tersine (May) kendini yok etti.  

May, “Kendi döneminin en kötü başbakanı” olma unvanını David Cameron’un elinden aldı ki o da bu unvanı, 18. yy’da yaşayan Lord North’tan devralmıştı. May’in sahip olduğu siyasi sermayeye bakın: Olağanüstü seçim üstünlüğü, Britanya basınının neredeyse tamamının desteği ve dünyanın en etkili seçim mekanizmasını arkasına almış olması. 

Müttefikleri, İşçi Partisinin muhalefetini, kanatları koparılmış bir sineği ezmek gibi eğlenceli, eksantrik bir şaka olarak sundular. Parlamentoda 180 koltuklu çoğunluğu alacaklarından son derece emindiler. Kısa bir süre sonra No 10’u [Başbakanlık konutu], tarih kitaplarında “kibir” başlığı altında yer alarak terk edecek.(...)

MİLYONLARIN MEYDAN OKUMASI

(...) Bu Britanya’yı dönüştürmeyi vadeden radikal bir manifestonun ilham verdiği milyonların, adaletsizlikleri ortadan kaldırma ve ülkenin geri kalmasına neden olan çıkar gruplarına meydan okumasıyla ilgili. Size başka türlüsünü söylemelerine izin vermeyin. İnsanlar, sürekli semiren zenginlerin daha çok vergi vermesi; okullara, hastanelere, konutlara, polise ve kamu hizmetlerine daha fazla yatırım yapılması; tüm çalışanların saygın bir geçim maaşına sahip olması; eğitim almak isteyen gençlerin borçlarla askı altına alınmaması; kamu hizmetlerinin halkın kontrolünde olması gerektiğine inanıyor. Yıllarca birçoğumuz bu politikaların milyonların samimi desteğine sahip olduğunu -siyaset ve medyadaki seçkinler tarafından uzak durulup küçümsense de- iddia etti. Ve bugün bu argümanın haklılığı kesin olarak ortaya konmuştur.

Onların, “Bu seçim, İşçi Partisinin daha iyi bir lideri olsa kazanacağını gösteriyor” iddiasını ortaya atıp sıvışmalarına izin vermeyin. Gülünç bile değil. Gerçekten Corbyn’in geçmişteki rakiplerinin, -ve bu kesinlikle kişisel değil- politik olarak farklı bir noktada duran, yalnızlaşmış insanları İşçi Partisine oy vermeye ikna edebileceğine ve partiyi meşhur Blair çöküşünden bu yana en yüksek oy oranına ulaştırabileceğine inanıyor musunuz? Eğer eski bayat, teknokratik merkezcilik yeniden önerilseydi, İşçi Partisi Avrupa’daki diğer kardeş partileri gibi tam bir yenilgiyle karşılaşırdı.

İşçi Partisi artık kalıcı olarak dönüşmüştür. Politik programı tartışılmazdır ve üzerinde fikir birliği sağlanmıştır. Bu, ortadan kaldırılamaz ve kaldırılmayacaktır. Bu politikanın milyonların desteğini kazanamayacağını iddia edenler tamamen yanılmıştır. Hayır, İşçi Partisi kazanmadı, ancak zaten yarışa başladığı noktayı düşünürsek kazanmasına imkan yoktu. Ancak politik programı, partinin Britanya tarihindeki en önemli değişimlerden (taraftar kitlesi bakımından) birini elde etmesini sağladı ve evet, bu, Tony Blair’in 1997’deki çıkışını da geride bıraktı.

GENÇLER TEKMEYİ ATTI

Sosyal demokrasi, Batı dünyasının her yerinde krizde. İngiliz İşçi Partisi, şu anda, çoğu sağcı yönetimler altında acınası kalıntılara dönüşmüş merkez sol partilerin en başarılısı durumunda. Ve aslında Avrupa ve ABD’deki diğer partiler de bu deneyimden ders çıkarmalı.

Ya gençliğimiz? Şu son yıllarda ölçüsüzce mağdur oldular: Öğrenci borçları, konut krizi, güvenceli iş yokluğu, düşen ücretler, sosyal güvenlik kesintileri ve dahası. Genç seçmenler görmezden gelindi, küçük görüldü, hatta şeytanlaştırıldı. Politikayı umursamıyorlar, denildi, ya da bunun için çok tembeller. “30 yaş altındakiler Corbyn’i seviyorlar fakat tembel kıçlarını kaldırıp oy kullanacak kadar önemsemiyorlar!” demişti isimsiz bir Tory (Muhafazakar Parti) milletvekili Huffington Post’ten Owen Bennett’a. Genç seçmenler “tembel kıçlarını” kaldırdılar ve Tory milletvekillerinin kıçlarını tekmelediler. 

Ve bir de medya saldırısı var. Bizim sözde özgür basınımızın -en iyi zamanlarında dahi kokuşmuş- standartlarına göre bile Corbyn ve İşçi Partisi karşıtı kampanyaları mide bulandırıcıydı. Terörizmle, aşırıcılıkla, adını siz koyun, lekelediler. Milyonlarca Britanyalının beynini kolayca yıkayabileceklerini düşündüler. Fakat bu ülkenin insanları medya baronlarının sandığından akıllı, ve milyonlar bu safrayı reddetti. 

Fakat Corbyn ve yönetimi hakkında benim de bir notum var: Corbyn’e, John McDonnell’a, Seumas Milne’e, Siyasi Şefi Andrew Fisher’a ve diğerlerine, rezervsiz ve yürekten bir özür. 

İlk geldiğinde Corbyn’i tutkuyla destekledim ve iki kez kendisine oy verdim. Birkaç hafta önce, üst düzey bir İşçi Partisi milletvekili beni İşçi Partisinin mezar kazıcılarının şefi ilan etti ve gazeteciler, çabalarım için Tory Partisinden şövalyelikle ödüllendirilmemi önerdi.  

Şuna inanıyordum, evet, İşçi Partisi inandığım her şeyi yerle bir edebilecek bir yenilgiye doğru gidiyordu: Anketler böyle diyordu, genel ve yerel seçimler böyle olacak görünüyordu. İnsanların Corbyn hakkındaki kararlarını verdiklerini, ve haksızca, düşüncelerinin öylece değişmeyeceğini düşünmüştüm. 

YANILDIĞINIZI İTİRAF EDİN

Bir parça, az ya da çoğunlukla değil, tamamen yanıldım. Bir ayağını emek hareketine ama diğerini ana akım medyaya basmak, şüphesiz beni grup düşüncesine yakınlaştırdı. Bir daha asla. Corbyn kalıyor, eğer gerçekten de Brexit yaklaştıkça Toryler krize girerse, başbakan olma şansı var, ve iyi de bir başbakan olacaktır. 

Şimdi madem hatalı olduğumu da söyledim -belki de yazmak zorunda kaldığım en tatlı şeydi- öyleyse geri kalan ana akım yorumcular da, bu gazetedekiler de dahil, yanıldıklarını itiraf etmeliler. 

Corbyn destekçilerini -seçildiği günden itibaren- hayalci tarikatçılar olarak yermekte hatalıydılar. İskoçya’da başarısız olacağını söylemekte hatalıydılar. Radikal bir sol programın otomatik olarak seçim felaketine yol açacağını iddia etmekte hatalıydılar. Hayır, İşçi Partisi hükümet olamadı. Fakat çok uzun zamandır olmadığı kadar yakınlaştı. Bizi tekrar tekrar krize götüren şahsi çıkarlara değil, çalışanların çıkarlarına göre işleyecek bir ekonomi inşa edecek sosyalist bir hükümet olasılığı, çoğumuzun kendi yaşam süremiz boyunca olmayacağını düşündüğümüz olasılık, şimdi hiç olmadığı kadar mümkün.  

Bu yüzden evet, Jeremy Corbyn’in küçümsenen tweetinden referansla: Asıl mücadele şimdi başlıyor. 

(Çeviren: Dış Haberler Servisi)


KARARNAMELERLE GEÇİRİLECEK BİR İŞ YASASINI REDDEDİYORUZ 

Politis dergisi


YENİ seçilen Emmanuel Macron, iş yasasını yok etme konusunda el Khomri İş Yasası’ndan daha da ileri gitmeye hazırlanıyor. Valls-Hollande hükümetinin [Anayasanın Meclisi baypas eden] 49-3. maddesini kullanmasından sonra, Macron da Mecliste hiçbir tartışma olmaksızın kararnamelere başvurarak yasa tasarısını zorla onaylatmak istiyor. 2015’de kendi adıyla onaylanan yasanın 49-3 ile onaylanmasını reddettiğini ilan eden Macron şimdi ise tüm tartışmaları engellemek istiyor. 

Bu kesinlikle kabul edilemez ve onu engellemek için ne gerekiyorsa yapmaya hazırız. 

Eğer gerçekten böyle bir tercih kesinleşirse, demokratik tartışmalara, hatta meclise karşı işlenmiş ciddi bir ihlal olacaktır.  

2016’da, mart ile eylül ayları arasında binlerce kişi; genç, işçi, iş yasasının mecliste onaylanmasına karşı mücadele yürütmüştü. Bu yasa, tüm kamuyu yoklamalarının da gösterdiği gibi, ülke genelinde çoğunluk tarafından reddediliyordu. Sendikaların çoğu tarafından da reddedilmişti. Yeni iş yasası tasarısının da yürürlüğe sokulması iş yasasında yapılacak tüm önemli değişikler için sendikalarla müzakere yürütmeyi zorunlu kılan yasaların açıkça ihlali demektir. Kendi cephesinde bile çoğunluğu sağlayamayan hükümetin Anayasa’nın 49-3. maddesinin antidemokratik mekanizmasını yürürlüğe sokmasıyla ancak mümkün oldu. 

MACRON EL KHOMRİ’DEN BETERİNE HAZIRLANIYOR

Seçilen Emmanuel Macron ise bugün, 2016 mücadelesinin hafızasını silme iddiasında ve el Khomri Yasası’nın, sadece işle sınırlı tuttuğu önlemlerin tümümü iş sözleşmelerine yaymak istiyor. [Hükümet] iş yasasını kabaca revize etme projesinde, ücretleri, gerçek çalışma süresini ve çalışma koşullarını da hedef tahtasına koydu. Her işyeri için ayrı bir iş yasası tasarlanıyor, yani iş yasasının gerçek anlamda yok olması hedefleniyor. Sendikalar ise hakları paramparça olmuş “müzakerecilere” indirgenecekler. Hatta, meşru ve ciddi bir neden olmadan keyfi işten atma durumunda, iş mahkemeleri tarafından belirlenen tazminat miktarları için bir üst sınır -yani düşürme- bile düşünülüyor. Ve sendikal haklar ile işçi haklarını sınırlandırmak için personel temsilci kurumlarının birleştirilmesi de düşünülüyor. 

Yani yaz aylarında büyük bir sosyal gerilemenin yürürlüğe sokulması hedefleniyor ve bir kez daha Ulusal Cephe (FN) partisinin popülist söylemlerini güçlendirme riski artırılacak. 

Kamuoyuna seslenmek istiyoruz. Sendikaların, işçilerin, gençlerin, bireylerin, iş kanunu hukukçularının, akademisyenlerin, derneklerin yapmaya karar verdikleri tüm eylemleri destekleyeceğimizi ilan ediyoruz. Özellikle 19 ile 23 Haziran arasında, Macron-Philippe Hükümetine karşı güçlü bir kitlesel hareketi inşa etmeye yönelik alınacak tüm inisiyatifleri destekleyeceğiz. 

HER MÜCADELE GİRİŞİMİNİ DESTEKLEYECEĞİZ

Bu projelerin ne kadar tehlikeli olduğuna dair bir kampanya yürüteceğiz. Birlikte, bu yöntemlere, özellikle de hükümete kararname çıkartabilme yetkisinin verilmesine karşı ortak cephe olarak hareket edeceğiz. 

Kısa vadede ise, eğer “İlerleyen Cumhuriyet” partisi, “Cumhuriyetçiler” partisinin desteği ile ya da onsuz, mecliste çoğunluğu ele geçirirse, iş yasasını yok etmeye yönelik tasarısını hayata geçirebilmek için kolları sıvayacaktır. Bunu kesinlikle istemiyoruz. 

Tam tersine iş yasasını güçlendirecek alternatif önerileri destekleyeceğiz: Yasa lehine normlar hiyerarşisi tekrar devreye sokulması, müzakerede işçi için en faydalı seçeneği seçme imkanı sağlayan “lehine prensibi”nin uygulanması, güvencesiz sözleşmelerin sınırlandırılması, haftalık 32 saat çalışma süresine doğru ilerlemek için çalışma süresinin düşürülmesi; işten atmalara karşı koruma, sosyal güvenlik, iş yoğunlaşması ve überizasyona* karşı mücadele etme, stajyer ve küçük iş yeri kuranlar için gerçek bir koruma, iş müfettişleri ve doktorlarının olanaklarını güçlendirme... 

*ABD’li tekel “Über” in internet teknolojisini kullanarak emekçilere köle koşulları dayatan sistemi

(Çeviren : Deniz Uztopal)


UCU AÇIK GEÇİMSİZLİK ÖLÇEĞİ

Lutz HERDEN
Freitag

ALMAN askerlerinin İncirlik’ten çekilmesi Erdoğan hükümetinin işine yarıyor. Aynı zamanda Berlin’in de... Bu durum, iki tarafın anlaşarak ayrılık kararı alması diye açıklanabilir  ya da öyle de yorumlanabilir. Alman ordusu İncirlik’ten çekilecek ama bu çekilmenin ikili ilişkilere yansıması onarılmaz olmayacak. Ankara ve Berlin anlaşamama konusunda anlaştılar ama görünüşü kurtarabilmek için karşılıklı olarak kurallara uyacaklarını bildirdiler.

Başkan Erdoğan’ın kabinesi, Almanya’nın Fethullah Gülen’in sempatizanı askerlere yani düşmanlarına iltica hakkı tanımasını kendine yönelik hakaret olarak görüyor. Devletin varlık nedeni ile iktidarı korumak örtüştüğü için, Erdoğan’ın yapabileceği başka bir şey yok. 

Berlin hükümeti, milletvekillerinin İncirlik’i ziyaretlerine izin verilmemesinin intikamının, haddini bildirme olduğunu düşünüyor. Bu nifakın dikkat çekici tarafı, askeri bir ittifakın iki üyesi arasında yaşanması, onların birbirini karşılıklı olarak geri adım atmaya zorlanmaları ve gerçekte ağır çatışma içinde olmaları.(...) 

TÜRKİYE, KİMİN YANINDA?

Karşılıklı zıtlaşmadan geri alınamayacak tepkilere gelindi. NATO içindeki antiterör alyansının korunması adına çatışmalara tahammül edilecek. Almanya’nın İncirlik’ten çıkmasından sonra iki ülke arasındaki ortaklığın geri kalan bölümünün korunup korunmayacağı sorun. Dışişleri Bakanı Gabriel’in de belirttiği gibi, Batı’da bu yeni durumdan kârlı çıkanın Rusya olacağı endişesi hakim. (...) Bir gün Suriye sorununda çözüme yaklaşılırsa, Türkiye’nin NATO devletleri yanında değil Rusya’nın yanında yer alacağı da açık.

Bunun ötesinde Kürt birliklerinin içinde yer aldığı çatışmalar sonunda IŞİD’in Rakka’dan kovulması ve buna ABD hava kuvvetlerinin destek vermesinin, Türkiye’nin IŞİD’e karşı tavrını etkileyeceği de kesin. IŞİD’in bölgeden kovulmasıyla Suriye’nin kuzeyinde devlet benzeri bir Kürt otonomisinin kurulacağı tartışma götürmeyecek kadar açık. 

Türkiye yönetiminin geçen yıllarda bölgede ordusuna yönelik saldırılara nasıl sert tepki verdiği biliniyor. Türkiye’nin güneydoğusunda  güçlü bir Kürt topluluğunun ortaya çıkmasından duyulan korku oldukça büyük olduğundan bu tavır devam edecektir.  

Fırsattan yararlanmak

Alman ordusu Türkiye’de kalsaydı bu çatışma potansiyelinden doğrudan etkilenecekti. Eğer Türkiye, şimdikinden de fazla olarak Suriye’deki ateşkeste ve savaş sonrası yeniden inşada garantör olmak isterse nasıl davranılacaktı? NATO veya ABD, Suriye’deki  çözüm ve uzlaşmaları kabul etmezlerse ne olacaktı? Onlarla savaşılacak mı yoksa boykot mu edileceklerdi? 

TÜRKİYE’NİN ÇIKARLARI İLE NATO’NUN ÇIKARLARI FARKLI

Ev sahibi Türkiye’nin çıkarları ile NATO veya ABD’nin çıkarları birbiriyle uzlaşamayacak kadar farklı. Bu nedenle İncirlik’ten kaçan kendini kurtarmış olur. 

Ama Ürdün’e gitmek de nereden çıktı? Orada konuşlanan ordu, kendini her an patlamaya hazır, Batı Şeria ile İsrail arasındaki çatışmanın göbeğinde bulur. Düşünün, Alman askerlerinin ya da Almanya’nın bu durum karşısındaki tavrı İsrail’in nasıl bir tepki vermesine yol açardı? O zaman neden şu an yakalanan fırsat Alman askerlerinin Ortadoğu’dan tümüyle çekilmesi için kullanılmasın?

(Çeviren: Semra Çelik)


 

www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.